616 Defa Okundu

Aziz dostlar, bu köşe yazımızda sizlere tarih ve günümüz penceresinden bakarak sesleneceğiz  ve yazacağız. Bugünkü konumuz, ülkemizin ve milletimizin geleceği için oldukça büyük ve hayati öneme sahip bir konudur. Büyük bir ilgi ve dikkatle okuyacağınızı umarız.

           Tarihten günümüzde iktidarları ve muhalefetleriyle ülkemizi büyük felaketlere sürükleyen kötü muhalefet  örneklerinden  bahsedeceğiz. Yazılarımızı takip edenler bilirler, bunlardan zaten zaman zaman bahsetmiştik. Gelişmelerin önemine binaen konuya yeniden değineceğiz.

           Meşrutiyet veya demokrasiyle idare edilen ülkeler içinde,  iktidarlarıyla ve muhalefetleriyle  oldukça radikal  ve yakışız söylemleri  ve eylemleriyle bunlardan en çok zarar gören ülkelerin en başında Türkiyemiz gelmiştir. Bu kötü örneklerden birincisi  bize Meşrutiyet döneminde (1908 – 1918)  bir imparatorluk kaybettirmiş, Cumhuriyet dönemindeki diğer üçü ise 1950  - 1980 zaman diliminde üç uğursuz darbeye sebep olmuştur. Uğursuz olmuşlardır, çünkü bunlarla demokratikleşme sürecimiz kesintiye uğramış,   ekonomik  gelişmemize ise  büyük darbe vurulmuş, bu olup bitenler sonucu  ülkemizi, bölgemizde ve dünyada süper güç olmaktan alıkoymuştur.

      Bizde, “en kötü iktidar ve  muhalefet kötü muhalefet örnekleri” 1908 – 1918 zaman diliminde yaşanmış, öyle ki, iktidar partisi İttihat ve Terakki Partisi ile ana muhalefet partisi  Hürriyet ve İtilaf Partisi arasında yaşanan kötü muhalefet örnekleri, oldukça radikal ve kötü muhalefet söylemleri Osmanlı Devleti’nin tasfiyesinde rol oynayan önemli sebepler arasında yer almıştır. Öyle ki, bu iki parti iktidara oynamak uğrunda birbirlerini güç durumlarda bırakmaya yönelik, İmparatorluğun azınlık unsurlarını  hükümete karşı isyanlara kışkırtmalarının yanında, (bunu daha çok İtilafçılar  yapmıştır), İttihatçılar ise,  daha da ileri giderek, İtilafçı yanlısı hükümetleri yıkabilmek  için, Osmanlı’nın yenileceğini bile bile düşmanları ile harbe kışkırtmışlar, bize Balkanları bütünüyle  kaybettirecek  1912 Balkan Harbi bu sebepten çıkmış ve üstelik de harp içinde bile kötü siyasi muhalefet örneklerinden olarak, İttihatçı  bir komutanın  verdiği emiri İtilafçı bir subayın dinlememesi veya İtilafçı  bir  subayın verdiği emri ise İttihatçı bir  subayın yerine getirmemesi sonucu 150 yılda kazandığımız Balkanları 15 günde kaybettik. İki parti arasında yaşanan bu çok kötü muhalefet örneği Bulgar ordusunu İstanbul’u son savunma hattı Çatalca İstihkamlarına  kadar getirdi. (Belgelere  dayalı olarak geliş bilgi için benim şu iki  kitaplarıma bakınız: Kendi İtiraflarıyla Jön Türkler Nerede Yanıldı?, s. 9 – 576)  ve Bilinmeyen Tarihimiz,  s. 9 – 205).

       Demokrasimizi kesinti  ve ekonomimizi geriliğe uğratan  günümüzdeki üç kötü siyasi muhalefet örnekleri ise şunlar olmuştur: 1950 – 1960 zaman diliminde  iktidar partisi Demokrat Parti’nin Başbakanı Adnan Menderes ile Cumhurbaşkanı Celal Bayar’la  ana muhalefet partisi CHP ve genel başkanı İsmet İnönü arasında yaşanan oldukça kırıcı ve yıkıcı kötü muhalefet örnekleri, radikal söylemleri  ve eylemleri  olmuş, ana muhalefet tarağından “istibdat değil, hürriyet isteriz” argümanı  üzerine kurgulanan  bu savaş, en sonunda Ordu’nun dolduruluşa getirilmesi sonucu 27 Mayıs 1960 darbesine sebep olmuştur. (Belgelere  dayalı olarak geniş bilgi için benim şu kitabıma bakınız: 27 Mayıs 1960 Darbesinin İçyüzü Menderes Nasıl Devrildi? 1950 – 1960, s. 9 – 550)

         Diğer iki kötü örnek ise şunlardır: 1965 – 1971 zaman diliminde  iktidar partisi Adalet Partisi  genel başkanı ve Başbakan Süleyman Demirel ile ana muhalefet partisi  CHP ve lideri İnönü,  1977- 1980 zaman diliminde ise, yerine göre koalisyon hükümetleriyle   birisi iktidar, diğeri ana muhalefet   AP lideri Demirel ile CHP lideri Bülent Ecevit arasında yaşanan kötü muhalefet örnekleri olmuştur. Genelde bu kötü örnekler kendisini,  68 Kuşağının ortaya çıkmasıyla başlayan ve her yeri kasıp kavurur hale gelen   “Anarşinin önlenmesi” argümanı etrafında cereyan etmiş, iktidarıyla  ve muhalefetiyle, bu olayları “iktidar olmak” çirkin hesaplarına  âlet eden partiler, bunların önlenmesine yönelik “ortak akıl ve politikalar” la  kararlara varamadıkları  için  bunlardan ,”ülke bölünecek, komünizm ve irtica gelecek” korkusu ve endişesiyle dolduruşa getirilen TSK tarafından  “bunları önlemek için ” denilen 12 Mart 1971 ve 12 Eylül  1980 Darbeleri yapılmış, bunlarla ülkemiz yeniden “güdük kalmak” a mahkum  edilmiştir. (Belgelere dayalı olarak benim şu kitabıma bakınız: (Türkiye’de Politikada Şiddetin Perde Arkası 1876 – 1996,  s. 9 – 450).

       Uzatmayalım, günümüze gelindiğinde ise, tarihimizde yaşanan 6’ıncı iktidarıyla ve muhalefetiyle kötü siyasi muhalefet örneklerinin en radikal, yıkıcı  ve kırıcı  söylemleri ve eylemleriyle günümüzde, tarihten dersler alınmaksızın yeniden yaşanmaya başlanmıştır. Yaklaşık 20 yıldan beri iktidarda bulunan AK Parti Genel Başkanı  ve başbakan, şimdi cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’la ana muhalefet  partisi CHP ve lideri  Kemal Kılıçdaroğlu  yanında, onunla “Millet İttifakı” adı altında “Seçim İttifakı” kuran diğer küçük partilerin toplumumuzun ve demokrasimizin kaldıramayacağı  kötü muhalefet örneklerinden kısaca bahsetmek istiyoruz.

       Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan’ın kendisine muhalefet partilerinin yıkıcı ve kırıcı  kötü muhalefet örneklerine bakarak “Türkiye’de muhalefet sorunu var” demesi yerden göğe kadar haklılık arz etmektedir. Tarihimizde zaten bunu, Başbakan Adnan Menderes de ana muhalifi İnönü’nün  kırıcı ve yıkıcı muhalefeti (üst üste üç seçimi kaybetmesini hazmedemedi ve muhalefetini  artırdı)  sonucu söylemiş, bunun ülkeyi büyük bir felakete doğru sürüklemekte olduğundan bahsetmişti ama, kendisi de en sonunda İnönü’ye karşı bir alternatif olarak yıkıcı ve kırıcı iktidar muhalefeti propagandasına  başvurması, onun tam bir çifte standardı oldu. Menderes, bu yola başvurmasa idi belki  de darbe olmazdı.

      Günümüzde de Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın muhalefet partilerine  karşı iktidar  muhalefet üslubu Başbakan Menderes’in yanlış üslubuna benzemekte ve iktidarın bu radikal söylemleriyle de ülkede sanki “Bir de iktidar sorunu var” çağrışımı akla gelmektedir. Sayın Erdoğan’ı, yaptığı büyük atılımlarıyla severiz. Onu sevmemiz demek, hatalarını da görmemezlikten gelmemiz anlamına gelmez. “Dost açı söyler, doğru söyler” demişler. Halife Hz. Ömer ne demiş: “Benim hatalarımı bilip de baha söylemeyenler benim dostum değildir” demiştir. Bütün  siyasi liderlerimizi, hiçbir art niyetimiz olmaksızın  bu açıdan tenkide alıyoruz.

       Muhalefet  partilerimiz, zaten yıllardır seçimleri kazanamamaları sonucu iyice hırçınlaşmaları  ve “bekara avrat boşamak kolaydır” misali, iktidar partisine alabildiğine, ülkemizin kaldıramayacağı  kırıcı ve yıkıcı  propagandalar  yapmaya devam etmektedirler.  Özellikle kendisinin iktidar olması ve üstelik de “Bütün milletimizi  temsil eden Cumhurbaşkanı olmak” sıfatıyla da Sayın Erdoğan’ın bunlara kızarak kendisinin de radikal muhalefet örnekleri  sergilememesi gerekir.  Bence, bu cümleden olarak İyi Parti Lideri Sayın Meral Akşener’in Rize gezisi sırasında karşılaştığı halkın tepkisiyle ilgili olarak  şunları söylemesi şık olmamış, zaten kendisini iyice yıpratmak isteyen muhalefet partilerinin eline “altın” bir fırsat daha  vermiştir: “Gelin hanıma çok ileri gittiğinden memleketim Rize’de ona  bir ders verdiler. Daha neler olacak daha neler. Bunlar daha iyi günler…”

     Rize gezisine  tepki günlerine  denk gelen günlerde (26 Mayıs 2021) , Ayasofya caminde bir hafızlık töreninde bir vaizin kürsüden “Geçmişte Ayasofya’yı müzeye çeviren  Atatürk’ü  kastediyor” görüşüyle, bundan “iktidardan aldığı cesaretle ” denilerek,  “kafirler ve hainler” diye bahsetmesi de Türkiye’de  bir de “vaizlik sorunu” nun olabileceğini ortaya koşmuştur. Artık olmuş bitmiş, milletimizin  arzusu doğrultusunda  camiye çevrilmekle meselesi  çözüm bulmuş  bir Ayasofya işini,  mazisinden bahisle yeniden deşelemenin hiç kimseye ve ülkeye  bir faydası olmaz.   Hükümet, bundan da büyük zarar görmüş, kendisine  hücum için  muhalefetin eline diğer bir “altın” fırsat daha verilmiştir. Yahya Kemal ve  Mehmet Akif’in yazdıkları ve söylediklerine göre, Türkiye’nin bir de “Vaizlik Sorunu” olup, onlara göre, “eğitilmemiş ve donanımlı  olmayan vaizlerimizi dinleyenler,  dinimizi gerçek anlamda öğrenemezler ve hatta bunları dinleyenler dinden bile soğurlar” gerçeği de dikkate alınırsa, bu kuruma da bir çekidüzen verilmesi gerekir düşüncesi kendisini göstermektedir. 

Yorumlar