4576 Defa Okundu

“Ey iman edenler! Sizi, hayat verecek şeylere çağırdıklarında Allah ve Resulünün çağrısına uyun ve şüphesiz bilin ki, Allah kişi ile kalbinin arasına girer. Unutmayın ki, Onun huzuruna götürüleceksiniz.” (Enfal: 24.)

Son dönemlerde gerek yurt içinde, gerekse batı dünyası başta olmak üzere uluslararası platformda ötekileştirme ve İslamofobi denen algı operasyonları ısrarla gündemde tutulmaktadır. İstismar ve saptırmayı temel hareket tarzı kabul eden bu yaklaşımlarla İslam asıl hüviyetinden çıkarılmak istenmekte, bazı ideolojilerin veya sapkınlık derecesindeki itikat ve telakkilerin ekmeğine yağ sürülmektedir.

Ötekileştirme basit bir tanımlamayla kendinden farklı görülen diğer insanları aşağılamak, değersizleştirmek ve düşman görüp göstermek demektir. Bu tabir bir itham, karalama ve zulüm vasıtası haline sokulmuş, gerçek İslam’dan nefret edilmesine sebep kılınmış ve özellikle batıda İslamofobi denilen bir yargısız infaz zihniyetine dönüşmüştür.

Bu hezeyan ve saptırmaların tarih boyunca İslam’ı öcü gibi tanıtmayı varlık sebebi kabul etmiş haçlı dünyasında zuhur etmesini anlamak mümkündür. İslam dünyasında, özellikle Türkiye’de bu değirmene su taşıyan birtakım yerli tahrifatçı ve reformistlerin halini anlamak ise o kadar kolay değildir.

Bu reformcu ve tahrifatçılara göre Ehl-i Sünnet mensupları yanlış yapıyor, İslam’ı yanlış anlatıyorlarmış… Bunlar, gerçek İslam’ı yaşamaya çalışan Ehl-i Sünnet mensuplarını tutarsızlık, hurafecilik, cehalet hatta bidatle suçluyorlar. Buna mesnet teşkil etmesi için de İngilizlerin empoze ettiği Vahhabilik sapkınlığını ve onun Yeni Selefilik diye adlandırılan versiyonunu da Ehl-i Sünnet kabul ediyorlar. İslam’ın Ehl-i Sünnet bünyesindeki mezheplerden biriyle temsil edilmesini kendi reformist anlayışları açısından büyük tehlike görüyorlar ve Taliban üzerinden İslam’a saldırmayı da ihmal etmiyorlar.

Yine bu reformistler son günlerde Afganistan’da büyük bir tehlike zuhur etmişçesine (!) bu ülkeye İslam âlimleri gönderilsin teklifinde bulunuyorlar.  Buradaki İslam âlimlerinden maksatlarının, kendileri gibi İslam’ı reforme ve tahrif eden, mezhep ve meşrepleri devre dışı bırakan, Sünnet ve hadisleri bir kenara iten, oryantalistlerin empoze ettiği İslam anlayışını seslendiren kimseler olduğu açıktır.

Doğrusu çok enteresan… Çünkü bugün Afganistan’ı dert edinen (!) bu kişilerin sesi ABD’nin bu ülkeyi yerle bir ettiği günlerde hiç çıkmıyordu.

Keza Irak’ta en az bir buçuk milyon Müslümanı şehit ettiği günlerde de çıkmıyordu.

Suriye’de Nusayri Esad’ın sapkın çizgisiyle Şii İran’ın ve zalim Rusya’nın koalisyonuyla start alan Ehl-i Sünnet katliamına da hiç mi hiç itiraz etmemişti bunlar…

Sadece bu örnekler bile onların hangi safı tuttuklarının açık ve net bir delili değil mi?

I- TAHRİFATÇI REFORMCULARIN EHL-İ SÜNNETİ SUÇLADIKLARI VASIFLAR

Tahrifatçı reformistlerin Ehl-i Sünneti suçladıkları üç önemli husus vardır:

1- Mezhepçilik Suçlaması

Reformistlerin mezhepleri inkâr ettiği herkesin malumudur. Onlar bir mezhebe bağlı olmayı, adeta bölünme parçalanma nev’inden bir suç kabul ederler. Hâlbuki mezhep, müçtehit derecesindeki İslam âlimlerinin Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas’a (edille-yi şeriyyeye) tâbi olarak, Asr-ı Saadet’teki İslam anlayışını daha sonraki nesillere aktarmak üzere ortaya koydukları kural, kaide ve fetvalardır. Dolayısıyla Ehl-i Sünnet bünyesindeki bir mezhebe tâbi olmak, Resulüllahın (s.a.v.) getirmiş olduğu sahih ve gerçek İslam’a tâbi olmak demektir.

Peki reformistler ne yapıyorlar?

Kuran’ı, nakli devre dışı bırakıp kendi cüce akıllarını öne çıkararak felsefî bir mantıkla yorumluyorlar. Daha doğrusu “çağın şartlarına göre” saptırıyor, tahrif ediyorlar.

Soruyoruz:

Bu durumda, sırat-ı müstakimden, sevad-ı azamdan ayrılmak suretiyle asıl bölücülüğü kendileri yapmış olmuyorlar mı?

Üstelik her reformcunun ayrı bir telden çaldığını düşündüğümüzde, dört hak mezhebi kabul etmeyen bu sapkın zümrenin, çetelesini tutamayacağımız kadar çok bölünme ve parçalanmaya sebep olacağı ortadadır. Dolayısıyla asıl bölücüler Ehl-i Sünnet mensuplarını mezhepçilikle suçlayanlardır.

2- Tasavvufçuluk ve Tarikatçılık Suçlaması

 Tasavvuf, yani dinin kalbî boyutunu ifade eden “ilm-i ahlak”, İslam’ın derinliği mesabesindedir. Nübüvvetin devamı olan velayet yolu tasavvufun temelini teşkil eder. Rusuh sahibi âlimlerden bahseden ayet-i kerimeler (Âl-i İmran:7, Nisa: 162.) ile gerçek İslam âlimlerinin peygamber vârisi olduğunu haber veren hadis-i şerif (Buhari, İlim 10.) bu seçkin zümrenin Kuran ve Sünnet’te övüldüğünün ve dini yaşamada diğer insanlara öncü ve örnek olduklarının delilidir.

Tasavvufun tatbiki anlamına gelen tarikat ise aynı hedefe, yani sırat-ı müstakime çıkan farklı yollardır. Çerçeve Ehl-i Sünnet çerçevesidir. Şüphesiz burada kastedilen tasavvuf ve tarikat, Kuran ve Sünnet çizgisinde, istikameti doğru olanlardır. Bu ölçüye uymayan anlayışlar, sapkın ve istismara yönelik örnekler konumuzun dışındadır. Buna göre tahrifatçı reformistlerin tasavvufçu olmak sanki bir suçmuş gibi gerçek Müslümanları bunla suçlamaları kendi çarpık ve şaşı bakışlarının neticesidir.

Meseleye başka bir zaviyeden bakalım:

Eğer tasavvuf ve tarikat erbabı olmak -istismarcıları hariç tutarak söylüyoruz- bir suç ise, o zaman milli ve manevi kimliğimizin sembol isimleri diyebileceğimiz Hz. Mevlana’nın, Hacı Bayram Veli’nin, Hacı Bektaşi Veli’nin, Eşrefoğlu Rumi’nin, Akşemseddin’in, Ahi Evran’nın, Aziz Mahmut Hüdai’nin ve adını burada sayamadığımız daha nice velinin bu milletin harcındaki emeklerini nasıl izah edeceğiz?

Belli ki bu reformcular zımnen bu maneviyat erbabını da aynı kategoriye koyup itham etmiş olmaktadırlar.  Bu büyükleri anlamadan Müslüman Türk’ün kimlik ve karakterini çözmek de mümkün değildir. Ama işin bu kısmı reformistlerin umurunda bile değildir.

Onlar oryantalist ağa babalarının verdiği talimat doğrultusunda görev yapmakla kendilerini müsterih görüyorlar. Hâlbuki dinlerarası diyalog, tarihselcilik, tevhid-i edyan gibi projelere hizmet etmekle, mezhep ve meşrep düşmanlığı ve Sünnet ve hadis dışlayıcılığı yapmakla tarihin belki de en mahut, en berbat ve en bedbaht neslini temsil etmektedirler.

3- Tekfircilik Suçlaması

Bu reformistler Ehl-i Sünnet mensubu gerçek Müslümanları tekfircilikle de suçluyorlar. Tekfir, elde itikadî anlamda yeterli delil olmadan haksız yere bir Müslümanı küfürle itham etmek demektir. Bu hususta ölçü olan hadisler mealen şöyledir:

“Bir mümini küfür ile itham eden onu öldürmüş gibi olur.” (Buhari, İman 7; Tirmizî, İman 16)

“Bir kimse Müslüman kardeşini tekfir ederse, küfür ikisinden biri üzerine döner.” (Müslim, İman 26)

“Herhangi bir Müslüman diğer bir Müslümanı tekfir ettiğinde o kâfirse kâfirdir, değilse kendisi kâfir olur.” (Ebu Davûd, Sünnet 15)

Ehl-i Sünnet’in ölçüsü bu olduğuna, yani yeterli delil olmadan hiç kimse tekfir edilemeyeceğine göre, Ehl-i Sünnet’i tekfircilikle suçlamak ne anlama gelmektedir? Yani reformistler Ehl-i Sünnet’i tekfircilikle suçladıklarında, yukarıdaki hadis-i şeriflere göre kendileri tekfirci durumuna düşmüyorlar mı?

Katiyetle bilinmelidir ki Kuran ve Sünnet yolunda olan Ehl-i Sünnet mensupları, İslam’ın ihya eden, dirilten mesajlarının tatbikçileri ve tebliğcileridirler. Onlar insanları şu ayet-i kerimede haber verilen, hayat bahşeden saadete davet ederler:

“Ey iman edenler! Sizi, hayat verecek şeylere çağırdıklarında Allah ve Resulünün çağrısına uyun ve şüphesiz bilin ki, Allah kişi ile kalbinin arasına girer. Unutmayın ki, O’nun huzuruna götürüleceksiniz.” (Enfal: 24.)

Burada meselenin bir boyutuna daha işaret etmek isteriz:

Tahrifatçı ve reformcular Ehl-i Sünnet mensuplarını verdiğimiz bu üç örnek dışında başka birçok hususta daha karalamaya çalışarak tam bir ifsat kampanyası yürütmektedirler.

Ve bunu yaparken de güya İslamî gerekçelerle hareket ediyormuş gibi bir izlenim vermektedirler.

Hâlbuki imza attıkları bunca tahrifat sebebiyle gerçek İslam ölçüleri karşısında, tarih ve millet önünde hesap vermek zorunda olan bizzat kendileridir. Tarih bu vebali yazacak, bu tahrifatın hesabı kendilerinden er geç sorulacaktır.

Çünkü yaptıkları, İslam’ı kadim düşman olarak gören batının, haçlı zihniyetinin ve onların uzantısı olan oryantalistlerin avukatlığına soyunmaktan başka bir şey değildir.

“Tek kaynak Kuran” diyen bu mahut kişiler acaba Kuran’ı açıp da şu ayetler üzerinde bir vicdan hassasiyetiyle hiç düşünmezler mi?

“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları veli / dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileri / dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Maide: 51.)

“Sen onların dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da senden asla razı ve memnun kalmayacaklardır. De ki: “Asıl doğru yol ancak Allah’ın yoludur.” Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır.” (Bakara: 120.)

Ezcümle demek isteriz ki bu tahrifatçı ve reformcular tabiri caizse köpeksiz köy bulmuş, değneksiz geziyorlar. Bu dini, bu vatanı, bu milleti sahipsiz zannediyorlar. Batının çöplüğünden öten baykuşlar misali cennet vatanımızın tertemiz toprağını, suyunu ve havasını kirletiyorlar. Biz onları tıynetlerinden, saptırmalarından, ithamlarından ve gerçek ilme olan uzaklıklarından tanırız. Bilmelidirler ki bazı fırsatlar bulup hezeyanlarını kusuyorlarsa da bu topraklardan onlara ekmek çıkmaz. Ellerinde kalacak olan kendi sapkınlıkları, saptırdıkları masum insanların vebali, dünyadaki hezimet ve ahiretteki rezillikleridir.

 

Yorumlar