5000 Defa Okundu

İnsanın bazen kutsal metinlerin kendisine indiğini tahayyül etmesi veya peygamberler ile birlikteymiş gibi düşünmesi kadim dönemden bugüne birçok insanın uyguladığı bir yöntem. Hatta bazen Hz. Peygamber (sav) döneminde sahabiler, kendi aralarında “Hz. Peygamberin yanında iken farklıyız onun yanından ayrılırken farklılaşıyoruz” diye yakındıklarını biliyoruz. Şimdi bugün şöyle bir soru sorsak: Zatı Risaletpenahileri bugün İslam alemini ziyaret etse, Müslüman ülkelerin ve cemaatlerin hali pürmelalini görmüş olsa ne derdi?

Bu soruya herkes kendince mutlaka bir cevap verecektir. Fakat Rusya’nın en büyük ve dünyanın en tanınmış romancılarından Fyodor Dostoyevski (1821-1881) “Karamozov Kardeşler” adlı romanındaki “Büyük Engizisyoncu” hikâyesi  herkesi derin düşünceye gark eden önemli sahnelerden biridir. Hikâyede Hz. İsa On Altıncı yüzyıl İspanyası’na döner, ibret alınacak olaylarla karşılaşır, ancak eski İspanya, aslında modern Avrupa’dır. Hikâye şöyledir:

On altıncı yüzyıl Sevilla’sı engizisyonun tahakkümünü son derece arttırdığı, her gün onlarca kişinin dini sapkınlık nedeniyle meydanlarda yakıldığı bir zamandı. Güneyden esen rüzgarların taşıdığı kırmızı toz bulutlarıyla karışmış havadaki ağır ceset kokusu insanların ciğerlerini tırmalıyordu. Çarmıhın O’nun zayıf bedenini ezdiği gibi; hayat da her gün umutsuz ve çaresizleri daha da aşağılıyor, altında eziyordu. İşte böyle bir dönemde herkes bir kurtarıcı bekliyordu...

İsa Mesih böyle bir günde yeryüzüne döner. Herkes sanki onu ilk teşekkül anından bu yana tanıyormuşçasına yanında toplanmış, etrafında ince bir hat oluşturuyor. Gözleri görmeyen yaşlı bir adam, “Bana şifa ver ki seni görebileyim.” dedikten sonra gözlerindeki perde kalkar; o sırada daha cesedi henüz katılaşmış bir çocuk tabutta yatmaktadır. Mesih onu diriltiyor, çocuğun annesi O’na “Evet, sen O’sun” diyor ayaklarına kapanıyor. O sırada Büyük Engizisyoncu, Kardinal mağrur gözlerle O’nu izlemektedir. Daha dün gece bir sürü ayrıksı insanı yaktırdı. Bunu hatırlayarak kendine olan inancını tazeliyor. Küçük kızın ayaklandığını uzaktan gören Kardinalin şakaklarındaki kır saçları titreşiyor, muhafızlara bir el işaretiyle yakalama emrini veriyor. Zaten itiraz alışkanlığını çoktan yitirmiş halk, buna da ses çıkaramıyor. Derin bir sükût içinde muhafızlara onu tutuklamaları için yol veriyorlar.

Zindana atılan Mesih’in akşam saatlerinde yanına Büyük Engizisyoncu Kardinal geliyor ve O’na konuşma hakkı tanımadan uzun bir konuşma başlatır:

“Demek sensin! Sensin, öyle mi?” diyor. Karşılık almayınca aceleyle, “Cevap versene, bir şey söyle!” diye ekler. “Ama ne söyleyebilirsin, söyleyeceklerini çok iyi biliyorum. Zaten bundan önce söylediklerine başka bir şey katmaya hakkın yok. Neden bize engel olmak istiyorsun? Bize engel olmak için geldiğini kendin de biliyorsun. Ama yarın ne olacağını biliyor musun? Senin kim olduğunu bilmiyor, bilmek de istemiyorum. O musun, yoksa sadece O’nun benzeri misin? Kim olursan ol, hemen yarın hüküm giydirip en azılı zındık olmak suçuyla yakacağım seni. Bugün ayaklarını öpen halk, yarın bir göz işaretimle atılacağın ateşe odun taşımaya koşacak, bunu biliyor musun?.. Gerçekten O musun?..” Bakışını mahpustan ayırmadan derin düşünceye dalıyor. Sonra gözlerini O’ndan ayırmadan, “Evet, belki sen de biliyorsun bunları,” diye ekliyor.

Sonra Engizisyoncu, Hz. İsa’ya konuşma fırsatı bile tanımadan, hayli uzun bir monolog başlatır: İncil’e göre İsa vaftizinden sonra çölde kırk gün kırk gece oruç tutup ibadet etmiş. Açlık hissettiği bir anda Şeytan gelip ona, “Tanrı oğlu isen, buradaki taşları ekmek haline getir, karnını doyur,” demiş. İsa, “Kitaplarda, Yalnız ekmekle yaşanmaz yazılıdır,” cevabını vermiş. Çünkü eğer bunu yaparsa, özgür iradenin hiçbir anlamı kalmayacak. Ona göre insanlar aç kalma pahasına inancı tercih ederlerse, ancak o zaman Tanrı’ya inanabilirler.

Bunun üzerine Şeytan, İsa’yı kutsal şehre götürüp bir kilisenin en yüksek kulesine çıkarmış. “Tanrı oğlu isen, kendini aşağı at,” demiş. “Çünkü Kitaplar, böyle bir şey olunca meleklerin kollarını uzatarak Seni tutacaklarını yazıyor.” İsa, “Tanrını denemeye kalkışma” sözleriyle Şeytanın ikinci iğvasını da reddetmiş. Çünkü İsa’ya göre insanlar Tanrı’yı, hiç bir mucizeye başvurmadan kayıtsız şartsız sevmelidir.

Şeytan bu defa onu yüksek bir dağa götürmüş. Yukarıdan, aşağıda serilmiş dünyayı göstererek, “Bana secde edersen hepsi Senin olur!” demiş, İsa, ancak Tanrının önünde secde edildiğini söyleyerek Şeytana onu rahat bırakmasını emretmiş, ibadetine devam etmiş. Çünkü İsa’ya göre ruhsal krallığın yanında yeryüzü krallığı dediğin ne ki!

Bu monologdan da anlıyoruz ki ötelerin terbiyesinde olanlar yeryüzü krallığını umursamasalar da, birileri için kolay vazgeçilecek bir lokma değildi. Şaşaasıyla, gücüyle, şöhretiyle, şatafatıyla vb albenisiyle…

Engisizyon insanlara ekmek vererek onları kendine bağlıyor, hileleri mucize diye gösteriyordu. O yüzden insanlar gökyüzü krallığı yerine yeryüzü krallığınının zahiri yemlerini tercih ediyorlardı. Halbuki sadece İsa’nın değil, ne Muhammed (sav), ne Musa (as), ne İbrahim (as)’ın buna ihtiyacı yoktu. Peki, Peygamberlerden sonra gelenler dinleri fırkalara böldükleri gibi neden kendilerini dinin asıl sahibi olarak göstermeye çalıştılar. Herkes dinin bir yanından tuttu kendi görüşünün hak olduğunu iddia edip diğerlerini ötekileştirdi ya da tekfir etti.

İşte, Dostoyevski’nin bu hikayesinde olduğu gibi Hz. İsa’nın hiç beklenmediği bir anda yerüzüne gelip umut dağıtması “Büyük Engizisyoncu” ve cemaatini rahatsız etmişti. Ama halk Hz. İsa’nın gelişinden rahatsız olmamış bilakis yeniden imandaki ‘sevgi’yi keşfetmişti. İlahiyatçılar, papazlar, hocalar, din alimleri Hz. İsa’nın kilisenin kurduğu düzene çomak sokmasını kabul edilmez bir şey olarak gördüler ve o yüzden İsa da diğer uyarıcılar gibi suçlu bulundu. Şafakla birlikte diğer suçlular gibi ateşe atılarak diri diri yakılacaktı...

Şimdi burada durup şöyle bir döşünelim: İslam peygamberi Hz. Muhammed (sav) bugün İslam dünyasını ziyaret etseydi, ne derdi? Dini derslerin verildiği İlahiyat fakültelerini ziyaret etse, ilahiyat hocaları ve dekanlar O’nu hoca olarak derse alırlar mıydı? Yoksa Hz. Peygamberi diploması olmadığı için “mülakat” ve “imtihan” şartı mı getirirlerdi? Cami hocalarına uğrasa veya Diyanet İşlerine uğrasa, ne olurdu? Dini cemaat liderleri cemaatlerini fesheder miydi? Yoksa “Ey Muhammed! Doğru yolda olan biziz, bize uymazsan seni bile tanımayız mı?” derlerdi? Selefi, sufi, gelenekçi, modernist, ilahiyatçı, radikaller, medrese hocaları, şeyhler, seyyidler ve şerifler nasıl davranırdı sizce? Talebeleri, Bilal, Ebuzer, Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Süheyb, Fatıma, Aişe, Hatice, Muaz, Mus’ab olan Hz. Peygaber (sav)’den bahsediyorum. Hadi biraz düşünelim ve bugünkü müslümanların haline bir de o nazardan bakalım..

Yorumlar