5560 Defa Okundu

“Sonra Rabbi onu seçti; sonunda tevbesini kabul etti ve (ona) doğru yolu gösterdi.” (Tâ- Hâ: 122.)

“Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti…” (Bakara: 31.)

Hz. Meryem validemize yapılan çirkin iftiradan sonra, bu ve bir sonraki yazımızda bir başka bedbahtın Hz. Âdem (a.s.) ve Hz. Havva’ya cehalet isnat eden şarkısının gündeme gelmesiyle yaşanan tartışmalara ışık tutacak bir değerlendirme yapacağız.

I- AYETLERLE HZ. ÂDEM (a.s.)

Öncelikle Hz Âdem (a.s.) atamızı Kuran ayetleriyle tanımaya çalışalım:

Hz. Âdem (a.s.) ilk insan, ilk peygamber ve Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. (Bakara: 30.)

Hz. Âdem (a.s.) yaratıldıktan sonra Allahu Teâlâ tarafından kendisine bütün isimler öğretilmiştir. (Bakara: 31.) Bu “bütün isimler”den maksadın ne olduğunu ilerleyen satırlarda tefsirlerden faydalanarak ortaya koymaya çalışacağız.

Cenâb-ı Hak meleklere, halife olarak yarattığı ve isimleri öğreterek Rabbani ilimle donattığı Hz. Âdem’e (a.s.) secde etmelerini emretmiştir. Bu emre İblis - Şeytan hariç bütün melekler itaat etmişler, Şeytan ise kendisinin ateşten, Âdem’in topraktan yaratılmasını bahane ederek ona üstünlük iddia etmiş, kibre kapılmış ve secde etmeyerek Cenâb-ı Hakka isyan etmiştir. (Tâ-Hâ: 116.) Burada secde edilmesi gereken, elbette ki yüce Allah’ın emridir. Ama bu emrin hikmetinden olarak Hz. Âdem’in (a.s.) üstünlüğünün tanınması da söz konusudur.

Sonra Hz. Âdem’e (a.s.), eşi Havva annemizle beraber cennete yerleşmeleri (Bakara: 35.), fakat cennet içinde bir ağaca yaklaşmamaları emredildi. (A’râf: 19.)

Şeytan aleyhilâne Hz. Âdem (a.s.) ve eşine vesvese vererek o ağaçtan yemelerine sebep oldu. (Tâ-Hâ: 120.) Bunun üzerine cennetten çıkarıldılar. (Tâ-Hâ: 123.)

Hz. Âdem (a.s.) bu yasak fiili işlemekle Rabbine asi olduğunu fark edince büyük bir pişmanlık duydu. (Tâ-Hâ: 121.)

Şeytan da Hz. Âdem (a.s.) ve eşine yasak ağaçtan yemeleri için vesvese vermek suretiyle onların şahsında bütün insanlığın düşmanı oldu. (Tâ-Hâ: 117)

Hz. Âdem (a.s.) samimiyetle çok büyük bir pişmanlık duyarak Allah’a yöneldi, tevbe etti. Cenâb-ı Hak da tevbesini kabul ederek onu âlemler üzerine seçti ve zürriyetinden insanlığın hidayet önderleri peygamberler gönderdi. (Tâ-Hâ: 122; Âl-i İmran: 33 – 34; Meryem: 58.)

Evet, Kuran’da Hz. Âdem (a.s.) hakkında verilen bilgiler ana hatlarıyla bu şekildedir.

II- BU AYETLERDEN ÇIKAN BAŞLICA SONUÇLAR

Kuran’da verilen bu bilgiler ışığında Hz. Âdem’in (a.s.) durumuyla ilgili şu tespitleri yapmak zaruri olmaktadır:

- Hz. Âdem (a.s.) ilk insan ve ilk peygamber ve aynı zamanda yeryüzünde Allahu Teâlâ’nın iradesini hâkim kılacak bir halife (halifetullah) olarak yaratılmıştır. Bunun anlamı büyüktür; ciltlerle kitap olacak keyfiyettedir.

- Ona eşyanın isimlerinin öğretilmesi, eğitiminin Allah tarafından, yani Rabbani olduğunu gösterir. Rabbani ilim hatasız bir şekilde kalbe ilka edilir ve devamlı canlı kalarak unutulmak gibi bir noksanlığa maruz kalmaz. Buradan Hz. Âdem’in (a.s.) mahlûkatı ve gayesini tanımakla “Allah’ı bilme” ilmi demek olan “marifetullah” ilmine sahip olduğu anlaşılmaktadır. Onunla başlayıp diğer bütün peygamberlerde de devam eden bu hal, peygamberlerin “fetanet” sıfatıyla birlikte düşünülmelidir. Yani ne Hz. Âdem’e ne de başka bir peygambere cehaletin zerresi dahi isnad edilemez.

- Yine bu ayetlerden Hz. Âdem’in (a.s.) cennetteki yasak ağaca yaklaşmak suretiyle işlediği hatadan büyük pişmanlık duyarak tevbe ettiğini, Allah’a niyazda bulunduğunu, tevbesinin kabul edilerek affedildiğini de anlıyoruz. Bu bizler için, Hz. Âdem’in (a.s.) şahsında insanın beşer olarak nefsine kapılıp hata yapabileceği, fakat hatasında ısrarlı olmaması gerektiği, samimiyetle pişman olup tevbe ettiği zaman affedileceği mesajını taşıyan bir derstir.

- Hz. Âdem (a.s.) seçilmiştir. Onun zürriyetinden gelen bütün peygamberler de seçilmiştir. Peygamberliğin son halkasında Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) bulunmaktadır. Nübüvvet ve risalet onunla kemale ermiş, İslam ekmel seviyesine ulaşarak Allah’ın razı olduğu, bütün insanların tâbi olması gereken bir din haline gelmiştir. Bu gerçek Kurtubi Tefsirinde şöyle ifade edilir:

“Hz. Âdem’in künyesi ‘Ebu’l – beşer’ (insanların atası) dir. Künyesinin “Ebu Muhammed” olduğu da söylenmiştir. Böylelikle o, son peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.v.) adıyla künyelenmiş olmaktadır. Bunu es – Süheylî söylemiştir. Hz. Âdem’in cennetteki künyesinin “Ebu Muhammed”, yeryüzündeki künyesinin de “Ebu’l- beşer” olduğu da söylenmiştir.” (c: 1, s: 557.)

- Yine bu ayetlerden anlaşıldığına göre Allah’ın razı olduğu, hidayet yolunun rehberlerinin başı olan Hz. Âdem’i (a.s.) cennetten mahrum eden şeytan, Hz. Âdem atamızın şahsında bütün insanlığın en büyük düşmanıdır. (Yasin: 60.)

- Hz. Âdem’e (a.s.) yöneltilen cehalet isnadının ne kadar adi ve asılsız olduğunu göstermesi açısından aşağıdaki esaslar üzerine etraflıca düşünülmesi gerekir:

1- O, Allah’ın halifesi olarak yaratılmıştır.

2- Ona isimler öğretilmiştir; nebevi ve ledünni ilimler bahşedilmiştir. Bu sebeple üstün kılınmıştır. Hatta meleklerden bile üstün olduğu haber verilmiştir. (Ruhu’l Beyan c:1, s: 117.)

3- Peygamberler silsilesi onunla başlamıştır.

4-  Onun hakkındaki bu bilgiler ilk insanın medeni ve âlim olduğuna delildir.

Bakara: 31’de ona isimlerin öğretildiğinin haber verilmesi tefsirlerde uzun uzun izah edilir. 

Mesela Elmalılı Hamdi Yazır Tefsirinde, ayette geçen “külleha” kelimesi çerçevesinde “İstiğrakın (genelleştirmenin) kapsamı ne kadardır?” sorusu gündem edilir, önceki müfessirlerden görüşler aktarılır, sonunda şu hükme varılır:

“Ve elif lam genelleştirmeye hamlediliyor. Bundan ‘kıyamete kadar olmuş olacak bütün şeylerin isimleri’ manasını anlayanlar da olmuştur…

Her ne olursa olsun, burada kati kesin olan nokta, Hz. Âdem’e az veya çok lisan öğretilmiş ve onun ilim ve kelam sıfatlarına mazhar kılınmış olması, kelam ve dil meselesinin hilafet işinde önemli yerinin bulunmasıdır. Lisan hususunda bütün Âdemoğulları, zamanımıza kadar vaki olan tenevvü (çeşitlenme) ve ilerlemelerinin hepsini, esas itibariyle Hz. Âdem’in yaratılış bakımından şereflendirildiği bu isimleri öğrenme özelliğine borçludur…” (c: 1, s: 266 – 267.)

Sonra isimle müsemmanın irtibatı vurgulanır. Buna göre isimden maksat, isimlendirilen varlıkların tanınması ve bilinmesidir. İzahat şöyle devam eder:

“Gerçekten isimlerin asıl medlulleri, eşyanın ilmi suretleridir. Kelimelerin mevzuu lehi (konusu) asıl bunlardır. Demek Âdem’e önce eşya ve bilhassa nesilleriyle ilgili ilim verilmiş ve bundan başka bu bilgilere ait isim ve dile ait suretler de öğretilmiştir. Meleklerde olmayan da budur. Bunlar takdir edilmiş ve yere inişten sonra da Hz. Âdem bunların yapılışlarını yerde görmüştür. Burada fiilî olarak ilmin fıtrî (doğuştan) veya sonradan olma meselesi vardır…” (s: 268.)

Aynı konuda Kurtubi Tefsirinde de şöyle denmektedir:

“… ‘Bütün isimleri öğretti’ buyruğunda ‘isimler’ ‘ifade ve ibareler’ anlamındadır. Çünkü mutlak olarak kullanılmakla birlikte isim ile müsemma kastedilebilir… Dilde ismin bizzat ibareler gibi değerlendirildiği de olur. Çoğunlukla kullanılan da bu şekildedir. İşte yüce Allah’ın “Âdem’e bütün isimleri öğretti” buyruğu, konuyla ilgili açıklama şekillerinin en meşhuruna göre böyledir.” (c:1, s: 559 -560.)

Tefsirlerde bu izahların devamında, isimlerin zat yerine kullanıldığı, dolayısıyla müsemmayı ifade ettiği, böyle olunca da Hz. Âdem’in (a.s.) bütün mahlûkatı (eşyayı) hem ismiyle hem de mahiyet ve gayesiyle tanıdığı anlatılır.

Yukarıda da geçtiği üzere, mahlûkatın vasıf ve gayesini bilmeye, bunların Allahu Teâlâ’nın varlığına ve birliğine delil olduğunu görmeye “marifetullah / Allah’ı bilme ilmi” denir. İşte Hz. Âdem (a.s.) bu ilme vâkıf idi. Ona isnad edilen cehalet ise, Allah’tan gafil olmak, Allah’ı bilmemek ve tanımamak anlamına geldiği için, Hz. Âdem’in nübüvvet ilmiyle taban tabana zıt bir iddiadır.

Konuyla ilgili son bir alıntı da Ali Sabuni Tefsirinden yapalım:

“Allah Âdem’e (a.s.) isim verilen bütün varlıkların isimlerini öğretti. İbn Abbas “Allah Âdem’e her şeyin ismini öğretti. Hatta çanak çömleğin ismini bile öğretti” der. Sonra o varlıkları meleklere gösterdi ve onları susturmak maksadıyla sordu ve dedi ki: “Hilafete benim halife tayin ettiğim kimseden sizin daha layık olduğunuz hususundaki iddianızda doğru iseniz, bu gördüğünüz mahlûkatın isimlerini bana bildirin.” Kısacası Allahu Teâlâ Âdem’e meleklerin bilmediği şeyleri öğretmek, eşyayı, isimleri, cinsleri ve dilleri meleklere değil de, özel olarak ona tam bir şekilde tanıtmakla, onun meleklere karşı üstünlüğünü gösterdi. Bunun üzerine melekler acz ve kusurlarını itiraf ederek dediler ki: “Ey Allah’ım! Seni noksanlıktan tenzih ederiz. Bizim senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sana hiçbir şey gizli kalmaz. Şüphesiz sen her şeyi bilirsin. Sen hikmetinin gerektirdiği şeyden başkasını yapmazsın.” (c: 1, s: 75 – 76.)

- Kuran ayetlerinden ve bu ayetleri izah eden muteber tefsirlerden gelen bütün bu deliller, Hz. Âdem’in (a.s.) sahip olduğu büyük ilmi, nübüvvet nurunu, bütün insanlığın -özellikle hidayet rehberi olan peygamberlerin- atası olduğu gerçeğini ortaya koymakta; onun mahlûkata dair bilgisinin Allah’tan geldiğini, yani marifetullah ilmine hakkıyla vâkıf olduğunu göstermektedir. İşte cahil cühelanın, ruh ve akıl hastalarının, bilenin bilmeyenin ileri geri konuştuğu Hz. Âdem (a.s.) gerçeği budur.

 

Hz. Âdem’e (a.s.) cehalet isnat etmek, asıl bunu yapanın cehli mürekkep olduğunu, bedbahtlığını, reziletini, hem kalp hem de akıl gözündeki körlüğü gösterir.

Gelecek yazımızda -inşallah- Hz. Âdem’i (a.s.) ve diğer mukaddesatı hedef alan bu saldırıların -eğer önü alınmazsa- bizi nasıl bir uçuruma sürüklediği hususunda bir değerlendirme yapmaya çalışacağız.

 

 

 

Yorumlar