972 Defa Okundu

Millet olarak birçok şeyin ve üstelik hatırı sayılır ölçekte cahiliyiz. Cehaletin ise toplumsal yıkımlar üzerindeki etkisinin büyüklüğü, kalıcılığı ve yarattığı travma başlı başına bir yazının ve hatta kitabın konusudur.

Hukukun üstünlüğü ilkesi ve kuralına karşın cehaletimiz, ilkenin içeriğine dair nüfuz edemeyişimiz, toplumsal hayatın ve emin olunacak bir yönetimin olmazsa olmazı kabilinden olan bu ilke heba edilmiş, anlaşılamamış ve hatta anlaşılmak gibi bir istek ve arzu içerisine dahi girilmemiştir.

Bu lakayt, ciddiyetsiz ve dahi ahlaksız duyarsızlık sonucunda ciddi, saygın, güvenilir bir devlet, sistem ve millet olamayışımızında lokomotif gerekçesi olmuştur. Peki o halde neydi ve ne anlama geliyordu bu Hukukun üstünlüğü?

Hukukun üstünlüğü, hukukun üzerinde hiç bir kişi ve kurumun olamayacağı, kişi ve kurumun neye ve nereye tekabül ettiğinin hiç bir önemi olmadığından lakayt ve layüsel bir davranış içerisine giremeyeceği, hükmün ve yönetimin kayıtsız şartsız hukukun kendisine ait olduğu gerçekliği ve ilkesidir.

Böyle bir ilkenin sistematik şekilde uygulandığı, uygulanırken de tek bir istisnaya dahi yer verilmeyeceği ehemmiyetle hayata geçirildiği bir devlet ve halkı güven, huzur ve emniyet içerisinde yaşama hakkını elde etmiş demektir.

Üstelik bu güven, huzur ve emniyetin sınırlarının olmadığı, eğitim hakkının emniyet ve güvende olduğu, barınma hakkının emniyet ve güvende olduğu, seyahat, ekonomi, düşünce ve ifade hürriyetinin, gösteri ve yürüyüş hürriyetinin güvende olduğu bir yapı, sistem ve nilletin varlığı anlamını taşımaktadır.

Hiç istisnasız herkesin fert fert hukukun güvencesi altında olduğu ama aynı zaman da hiç kimsenin imtiyazının olmadığı, hukukun karşısında herkesin mutlak eşit olduğu, hesap vereceği, yapılan işin ve makamın ne olduğunun zerre kadar öneminin olmaksızın tek sorumlu olunan ve hesap verilecek yegane enstürmenın hukuk olduğu ilkesinin beninsenmiş olduğu sistem güven veren ve hayatiyeti garanti altında olan bir sistem ve millettir.

Kavramın, Batı menşei bir kavram olduğu, Avrupa'nın aydınlanma süreci içerisinde ehemmiyetle sahiplenildiği ve hayata geçirilmesi gerektiği noktasında ki kararlılık, halk ve devlet içerisinde alabildiğince imtiyaz sahibi olan kilisenin, Monark yapının ve elbette feodelitenin de ipini pazara sürmüş, bütün imtitazlarını ellerinden almış, tepe ile taban arasında ki hakkaniyet eşitliğini sağlamıştır.

Böylesi bir adalet ve hakkaniyetin şaşmaz bir ilke olarak belirlenip istisnasız pratize edildiği Avrupa da Cumhurbaşkanı ile halk, Başbabakan ile halk, Kral ile halk, Papa ile halk arasında herhangi bir imtiyaz kalmamış ve görevlerinin önemi ve anlamı dışında mutlak eşitliğin vurgulandığı ve uygulandığı münevver bir devlet ve millet yapılanması ortaya çıkmıştır.

Usul ( şekil ) ve esasa dayalı anlam kargaşasının tamamen ortadan kalktığı, esasın usülden çok daha evla olduğu ve uygulamada da bu ilkenin ehemmiyetle vurgulanıp uygulandığı her kara parçası bir huzur, güven ve yaşanılası bir yer olmuştur.

İşte bu sebepledir ki Avrupa ülkeleri bizim gibi ülke vatandaşlarının ilk tercihi, yaşamak ve yerleşmek için ciddi emek, para ve çaba harcadığı ülkeler olmuşlardır. Kendinizin ve haklarınızın güvence altında olduğunu bildiğiniz, herkes ile ama hiç istisnasız herkes ile eşit olduğunuzu bildiğiniz ve bu eşitliğinizinde hukukun bizatihi kendisinin garantisi ve güvencesi altında olduğunu bildiğiniz bu ülkeler, sığınılacak birer liman olduğu gerçekliği Müslümanların bile yadsıyıp inkar edemediği bir gerçekliktir.

Şuan içerisinde bulunduğumuz ekonomik buhranın, siyasi buhranın, hukuki buhranın, sosyolojik buhranın, düşünceyi ifademeyişin, gösteri ve protesto hakkının ve benzeri bütün buhranların tek geçerli gerekçesi, bahsini yaptığımız hukuki üstünlüğü kuramayışımız, kararlı, etkin ve güvenli bir sistem ve devleti hayata geçiremeyişimizin sonucudur.

Ülke olarak içerisinde bulunduğumuz buhran ve dolayısıyla yaşam sevincimizin can çekişiyor oluşu, hukukun üstünlüğü ilkesinin tek kişinin üstünlüğü ilkesine kurban verilmiş olmasından başka hiç bir şekilde açıklanması da mümkün olmayan büyük bir hatadır.

Millet olarak gelişmemiş, aydınlanma dönüşümünü tamamlayamamış, hukukun üstünlüğü ilkesine bakış açısını dinin kendisine hakaret olarak algılamış bağnaz yapı ve direnç, beraberinde dinsiz, düzensiz, tutarsız, lakayt ve layüsel bir düzenin altında inim inim inleyen bir topluluk türetmişiz.

Hukukun, yani belirleyici hakemin dini usül, yol, yöntem ve hukuk mu yoksa beşeri hukuk mu olacağı kavgası, koca bir kaosun oluşmasına ve bu kaotik ortamı da kendi süfli emellerine payanda kılan çakalların kuluçka evresine anlamlı ve müsait bir zemin oluşturmuştur.

Toplum, ülke ve devlet olarak bu kavramın hayatiyetinin farkına varmadıkça, ivedi ve istisnasız uygulamadıkça bir arpa boyu yol alamayacak ve kişilerin, partilerin ve avanelerin değişmiş olması mevcut durumun bir '' mukadderat '' haline dönüşeceği gerçeğinin üzerini kapatamayacaktır.

Ya hukukun üstünlüğü ya da hukukun üstünlüğü....

 

 

 

 

 

 

Yorumlar