9664 Defa Okundu

“Kendilerine gelmiş kesin bir delil olmadığı halde, Allah’ın ayetleri hakkında mücadele edenlerin göğüslerinde ancak yetişemeyecekleri bir kibir vardır.” (Mü’min: 56.)

Mustafa Öztürk Vakasını çok yönlü olarak tahlil edeceğimizi, konuyla ilgili ilk yazımızda siz okuyucularımıza beyan etmiştik. Takdir edersiniz ki bu çok yönlülük içinde ilk sırada değerlendirilmesi gereken şey, meselenin akaid boyutudur.

Bu şahsın akaid ihlali anlamına gelen diğer pek çok yanlışını ilerleyen yazılarımızda gündem edeceğiz. Bugünkü konumuz ise, başlıktan da anlaşılacağı üzere, onun Kuran’ın mana ve lafzıyla bir bütün olarak Allah tarafından indirildiğini inkâr ederek, Kuran’ın lafzının Hz. Peygambere ait olduğunu söylemesidir.

Esasen onun bu manaya gelen yazılı ve sözlü birçok ifadesi mevcuttur. Ama biz onun bu batıl, saçma ve yer yer alay ihtiva eden cümlelerini buraya taşımaktan sarf-ı nazar ediyor ve ibretlik bir örnek olması bakımından KURAMER Yayınlarından çıkan Cihad Ayetleri adlı kitabındaki şu cümlesini aktarmakla yetiniyoruz:

“… Bize göre Kuran’daki lafızlar Hz. Peygamberin kendi diliyle Allah hakkında konuşmasıdır…” (Cihad Ayetleri, s: 226.)

O, yine aynı kitabının 155. Sayfasında da, vahyin mana olarak indiğini makul kabul etmekte, fakat lafız olarak indirildiğine itiraz ederek, onun Hz. Peygamber tarafından formüle edildiğini, Kuran’ın yol haritasını Hz. Peygamberin çizdiğini söylemektedir.

I- BU İDDİANIN MANASI NEDİR?

Bu şahsın iddiasına göre, Kuran Hz. Peygambere sadece mana olarak indirilmiştir; lafız olarak ise (hâşâ) “Allah kelamı değil, beşer sözü”dür.

Hâlbuki Kuran’ın hem mana hem de lafız olarak Allah tarafından indirildiği ve bütünüyle “Allah kelamı” olduğu, her türlü tartışmanın ötesinde, güneş gibi açık olan bir gerçektir.

Öncelikle şunu söylemek isteriz:

Bu, “Mustafa Öztürk orijinli” bir söylem değildir. O, bu sözleriyle İslam’ı tahrifi amaçlamış oryantalistlerin iddialarını seslendirmektedir.

Kaldı ki bu tarz iddialar, yani “Peygamber (hâşâ) Kuran’ı kendisi uyduruyor” şeklindeki söylem, ilk önce Mekke müşrikleri tarafından öne sürülmüştü.

Cenâb-ı Hak onlara ayetlerle meydan okumuştur ki onlardan bazıları mealen şöyledir:

“Eğer kulumuza (Muhammed’e) indirdiğimizden (Kuran’dan) şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sure getirin, Allah’tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın; eğer doğru iseniz. Yok yapamadıysanız, ki hiçbir zaman yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının.” (Bakara: 23 – 24.)

“De ki: And olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kuran’ın bir benzerini getirmek için toplansalar, yine onun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka çıkıp yardım etseler de.” (İsrâ: 88.)

“Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki: Öyle ise siz de onun benzeri uydurulmuş (dahi olsa) on sure getiriniz. (Hatta) eğer doğru iseniz, Allah’tan başka çağırabildiklerinizi de çağırınız.”  Yok eğer bunun üzerine size cevap vermedilerse, artık bilin ki, bu Kuran ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir. Ondan başka ilâh yoktur. Artık Müslüman oluyorsunuz, değil mi?” (Hud: 13 -14.)

Kuran’ın Allah kelamı olduğunu inkâr ederek, onu (hâşâ) Hz. Peygamberin uydurduğunu söyleyen Mekkeli müşriklerin, bu iddialarını seslendirirken kullandıkları bir tabir de “esâtîrul evvelîn”dir ki, bu “eskilerin masalları” demektir. (M. Öztürk de benzer şekilde Kuran kıssalarına “mitoloji” diyerek aynı yaklaşımı sergilemektedir. Bunu müteakip yazılarımızda ele alacağız.) Kuran, bu iddialara da yer vermiş ve bunu söyleyenlerin kalplerinde Kuran’ı anlamaya engel kat kat örtü ve kulaklarında da bir ağırlık olduğunu, bundan dolayı inanmayacaklarını haber vermiştir. O ayetlerden biri mealen şöyledir:

“İçlerinden kimileri de vardır ki, seni Kuran okurken dinler. Fakat biz onların kalplerine onu zevkiyle anlamalarına engel (olmak için) kat kat örtü (kabuklar) gerdik; kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Artık onlar her belgeyi (mucizeyi) görseler de yine inanmazlar. Hatta sana geldiklerinde seninle tartışıp çekişirler ve kâfirler de, ‘Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir’ derler.” (En’âm: 25.)

Hülasa Kuran’ın Allah kelamı olduğunu inkâr eden diğer bütün herkes gibi, Öztürk’ün de bu iddiasına getirebileceği hiçbir makul delili yoktur, olamaz.

Tam tersine ortada insaf ve vicdan ölçülerini de aşan bir sorumsuzluk, alaylı bir üslup vardır. Bunun altında yatan sebep ise, yazının başında mealen zikrettiğimiz ayetin mucizevî bir şekilde ortaya koyduğu gibi, göğsünde yatan, ama asla yetişemeyeceği kibir olsa gerektir.

Kuran’ın manasıyla lafzı arasındaki bütünlüğü inkâr etmek, aynı zamanda “dini parça parça etmek” demektir:

“Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiçbir alakan yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır, sonra (Allah) onlara yaptıklarını haber verecektir.” (En’am: 159.)

“Kuran’ı parçalara ayıranlar yok mu; Rabbine andolsun ki yaptıklarından dolayı muhakkak surette onların hepsini sorguya çekeceğiz!” (Hicr: 91 – 93.)

Anlaşılan odur ki, ilimden anlamayan, selim bir mantık ve muhakemeden mahrum bu şahsın gözleri, iki büyük hakikate karşı perdelidir. 

Onlardan biri bütün haşmeti, kul takatini aşan i’caz yapısıyla Kuran-ı Azîmu’ş-Şan, ikincisi de beşeriyetin şahikası, hayatı bütün insanlığa örnek, en yüce ahlakın sahibi, Allah’ın elçisi ve sevgilisi Resul-i Ekrem Hz. Muhammed’dir (s.a.v.).

Bu iki büyük gerçeği anlatmakta kalemler ve diller aciz kalır. Ciltlerle eser yazılsa, ancak deryadan bir katre sayılır.

Ama gözlerini bu gerçeklere kapatarak dünyasını zindana çeviren bu kişiye ne anlatılabilir ki?

Bu hal, kendisi açısından bir “nasipsizlik” olmakla birlikte, meseleye kamu adına bakıldığında mukaddeseta, milli ve manevi değerlere bir saldırı mahiyetindedir.

Müslüman milletimizin imanının korunması, milli ve manevi açıdan zarar görmememiz adına, meselenin mutlaka bu yönüyle de ele alınması gerekir.

II- BU İDDİA HZ. PEYGAMBERE (s.a.v.) ATILMIŞ BİR İFTİRADIR

Bu, Allah Resulünün bütün risalet hayatı boyunca, ama hususen on üç senelik Mekke döneminde müşriklerin ağızlarından hiç düşürmedikleri bir iddia idi. Yukarıda da geçtiği gibi, Allah’ın “Madem öyle, o halde bir benzerini de siz getirin” şeklindeki meydan okuması karşısında hepsi de aciz ve zelil düştü. 

Kuran’ın lafzının Hz. Peygambere ait olduğunu söylemek, onun “Muhbir-i Sadık” yani dosdoğru bir haberci olduğu gerçeğini inkâr ve de o “Emin Resul”e en büyük iftiradır. 

Hz. Peygamberin Allah adına söz uydurmak gibi bir yola asla tevessül etmeyeceği, farz-ı muhal böyle bir teşebbüste bulunacak olursa feci bir şekilde cezalandırılacağı, şu ayet-i kerime ile haber vermektedir:

“Eğer peygamber bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık. Hiçbiriniz buna mâni olamazdınız.” (Hakka: 44 – 47.)

Keza ayetler, “Kuran’ın Allah tarafından korunacağını” (Hicr: 9.), “ona hiçbir batılın asla yaklaşamayacağını” ( Fussilet: 42.) da haber vermektedir.

Burada Mustafa Öztürk’ün Peygamberimize böyle bir iftira atarken içine düştüğü ikiyüzlülüğe de dikkat çekmek isteriz.

Şöyle ki:

Onun, Kuran’ın Allah kelamı olduğuna itiraz etmesinin sebebi, (hâşâ, sümme hâşâ!) Kuran’da güya Tanrıya yakışmayacak ifadeler olduğunu söylemesidir. Aklınca Allah’ı bunlardan tenzih ediyormuş (!) havasına girmektedir.

Peki o halde soralım:

Tanrıya yakıştıramadığın (!) sözleri Peygambere nasıl yakıştırıyorsun? Hem “Bunları Tanrı söylemiş olamaz” diyorsun; hem de “Hz. Peygamber” “Peygamber Efendimiz” gibi hürmet ifadeleri kullanarak “problemli” bulduğun bir dili, Allah Resulüne isnat ediyorsun. Tiyatro mu oynuyorsun, yoksa Müslümanların aklıyla alay mı ediyorsun? Bu iki yüzlülük ve samimiyetsizlik değil de nedir?

Dahası, “Biz Cebrail’i görmedik, ama Peygamberimize itimat ettiğimiz için söylediklerine inanıyoruz” gibi laflar ederek, “Peygambere güven” ilkesinden bahsediyorsun. Burada düştüğün çelişkiyi nasıl izah edersin? İnsan güvendiği birini -hem de bir peygamberi- tanrı adına bir dil kullanmakla, o dilin de ahlakî birçok sorun ihtiva etmesiyle suçlayabilir mi?

Görüldüğü gibi burada yapılan şey, aslında bal gibi de Allah Resulünü (s.a.v.) itibarsızlaştırmaktır, ona iftira atmaktır. Ama o bunu açıktan yapmak yerine, Peygambere güvendiğini söyleyerek peşinden saf zihinlere şüphe tohumları serpmeye çalışmaktadır. İşte meselenin vahametini teşkil eden sinsilik buradadır.

III- ALLAH’IN KELAM SIFATININ İNKÂR EDİLMESİ

Kuran’ın lafzının Hz. Peygambere ait olduğu iddiası Allahu Teâlâ’nın “Kelam” sıfatını, yani Onun “mütekellim” olduğunu inkâr etmek anlamına gelir. Zira her şeye kadir olan Allah, kelam sıfatının tecellisi olarak Kuran’ı harf, kelime ve cümle örgüsüyle, bir dil üzere -Arapça- indirmeye de kadirdir.

Şu ayet bunu anlatmaktadır:

“And olsun biz Kuran'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık…” (Kamer: 17.)

Âlimler bu iddianın, yani Kuran’ın lafzının Allah kelamı olmadığı iddiasının tehlikesine önemle işaret etmişlerdir.

İmam Gazali, el- İktisâd fi’l İ’tikad’da, Allahu Teâlâ’nın mütekellim (konuşan) olduğunu, bunu kabul etmemenin vahyi, dolayısıyla da peygamberlere kitap gönderilmesini inkâr sonucunu doğuracağını şöyle anlatır:

“Âlemin yaratıcısının mütekellim (konuşan) olduğunu iddia ediyoruz. Bu hususta bütün Müslümanlar icma etmişlerdir…

Allah’ın mütekellim olduğunu kabul etmeyen bir kimse, peygamber fikrini de kabul etmez…

(Allah) hakkında kelam tasavvur edilmezse, peygamber nasıl tasavvur edilebilir?

Mesela bir kimse çıkıp da “Ben size yerin elçisiyim” ya da “Dağın elçisiyim” dese, yerden ve dağdan kelam ve risaletin çıkmasının imkânsız olduğuna inandığımız için onun sözüne hiç itibar etmeyiz.

İşte bunun gibi Allah hakkında kelamın (konuşmanın) imkânsız olduğuna inanan bir kişiden, peygamberi tasdik etmesini beklemek abestir ve düşünülemez. Çünkü Allah’ın (c.c.) kelam sıfatını tekzip eden, o kelamı tebliğ edeni de yalanlayacaktır. Zira elçilik tebliğden ibaret olduğu gibi, elçi de tebliğ edenden ibarettir…” [i]

Gazali yine aynı eserinde, Kuran’daki lafız ve mana bütünlüğünü anlatmak babında, biri ses ve harften meydana gelen zahirî kelam, diğeri de gönül kelamı olmak üzere iki çeşit kelamdan bahseder. Onun insanı misal vererek gönül kelamından bahsetmesi, âlimlerin “kelam-ı nefsî” dedikleri “kadim kelamı” anlatmak içindir. Bu “kelam-ı nefsî”nin ne olduğunu ayrıca ele alacağız.

Buradan anlaşılan şudur:

Kuran’ın mana ve lafzını birbirinden ayırarak lafzının Allah’a ait olmadığını söylemek, önceki satırlarda da geçtiği gibi Kuran’ı ve dini parçalamak, Kuran’ın Allah kelamı olduğunu inkâr etmek demektir.

IV- M. ÖZTÜRK’ÜN KURAN’A VUKUFİYETSİZLİĞİ

Kuran üzerine bu kadar sorumsuz cümleler kurabilen, ona alaylı tenkitler getirebilen bu şahıs, aslında Kuran ilimlerine, özellikle de Arapçaya, tahmin edilemeyecek kadar vukufiyetsiz biridir.

Dr. İhsan Şenocak’ın “Mustafa Öztürk’ün Kuran’a Attığı İftiralar” adlı yazısından küçük bir alıntı yaparak siz değerli okuyucularımıza bu konuda bir fikir vermek isteriz:

Oryantalistlerle Aynı Dili Konuşmak

Mustafa Öztürk’ün dört makalesinin birinde, tek bir ayet kullanması, onu da “lâ hükme illâ lillâh” diye yanlış yazması, hem kendi seviyesini, hem de onun yazılarına onay verenlerin ilmî ve ahlakî kariyerlerini göstermesi açısından önemlidir. “Vaiz Şenocak Vakası” başlıklı sebbiyesinde “ben de biraz Arapça bilirim” babında Latin harflerle yazdığı ibarede ise, “cemi” bir mevsufa “müfred” bir sıfat getirerek “Avâmil” düzeyinde bir metin okuyan öğrencinin bile yapmayacağı hataya düştü. “Elhamdülillahillezî ehhele abîdehu’l-fakîra…” diyerek “fakir”in “mevsufu” olan kelimeyi “ubeyd” yazması gerekirken “abd”ın çoğulu olan “abîd” şeklinde terkibe aldı fakat manayı doğru verdi, “kulcağız” dedi.

Diyeceksiniz ki insan hata yapmaz mı? Elbette yapar. Fakat bir tefsir hocası, bir yazısında tek bir ayet yazıp, onu da yanlış yazması bir seviye meselesi değil midir? Bu kıymette bir Arapçaya sahip olan birinin kalkıp da Kuran hakkında konuşmasının anlamı nedir?

Oryantalist Paret’in Kuran’ın -hâşâ- uydurma olduğunu belirten görüşlerine katıldığını ikrar eden, ayrıca oryantalizmin Kuran’la alakalı iftiralarından hareketle Allah’ın kitabında hatalar olduğunu iddia eden Öztürk’ün, bu ifadeleriyle oryantalizmin Türkiye distribütörü olduğuna itiraz etme hakkı var mıdır?

Daha Ne Yapacaktı?!

Kuran’a uydurma diyen Paret’e katılan, Allah’la alay eden, kıssaların hakikat olduğuna inanmaya “dogmatikliktir” (Mustafa Öztürk, Kıssaların Dili: 99) diyen, Kuran-ı Kerim’deki ayetlere rağmen Allah Rasulü’ne nisbet edilen “bütün hissi mucizelerin uydurma olduğunu” savunan Öztürk Kuran’a daha nasıl saldırabilirdi ki?

Bize Kuran-ı Kerim gibi tek bir harfinde hata olmayan bir Kitab indiren ve onu tahriften koruyan Allah Azze ve Celle’ye secdeler olsun.” [ii]

Bu satırlardan Mustafa Öztürk’ün Kuran’a ve onun diline ne kadar yabancı olduğunu anlamak mümkündür. Fail ile mef’ulü, mastar ile fiili, isim ile sıfatı, cemi’ ile müfredi birbirinden ayırt edemeyecek bir durumda olan bu şahıs, acaba hangi cesaretle edebî bir mucize olan Kuran dilini tenkit edebiliyor ki?

Ehli olan bilir ki Tefsir ilminde, şiirle istişhad diye bir metod kullanılır. Bu, kelimelerin anlamlarına dair Arapça şiirlerden delil göstermek demektir. Buna göre bir tefsircinin Arapça bilmesi yetmez, -Kuran’ı tefsir için taşıması gereken diğer bütün şartlar yanında- Arap edebiyat ve kültürüne de vâkıf olması gerekir. Görüyoruz ki M. Öztürk Arapçanın alfabesi mesabesindeki konularda bile birçok yanlış yapıyor. Hiçbir tefsir kuralına uymadan hevâ ve hevesten konuşuyor. Onun bu haliyle Allah’ın kitabını eleştirmeye kalkması kadar büyük bir nasipsizlik, cüretkârlık, hadsizlik ve hatta komiklik olabilir mi? Cahil cesur olurmuş, çocuk da ateş korunu akide şekeri zannedermiş ya, böyle bir şey bu…

Burada sormak istiyorum:

Bu davranışın, Fransa’daki Charlie Hebdo Dergisinin karikatürlerle Kuran’a, İslam’a, Hz. Peygambere saldırmasından ne farkı var?

Tek bir farkı var; o da o derginin safını açık belli ederek “dışarıdan” saldırması,  M. Öztürk’ün ise yaptıklarına “akademik çalışma”, “ilmî araştırma” süsü vererek “içeriden” vurmasıdır.

Onun için İslam’a dışarıdan -mesela Fransa’dan- bir saldırı olduğunda gösterilen tepki kadar, hatta ondan çok daha fazla, içeriden, bizden sandıklarımızdan gelen saldırılara da tepki verilmelidir.

Allah akıl fikir versin de, bu şahıs ne kadar büyük bir akıl tutulması içinde olduğunu, hem kendine hem de Müslüman milletimize telafisi imkânsız ne büyük zararlar verdiğini anlasın…

Şu ayet-i kerime, karşı karşıya olduğumuz manzarayı nasıl da ibretlik bir şekilde anlatıyor:

“De ki: Size, iş ve davranışları bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? Onlar, iyi yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.” (Kehf: 103 – 104.)

[i] İmam Gazali, el- İktisat fi’l İtikat / İtikatta Sözün Özü, Mütercim: Ömer Dönmez, Hisar Yayınları, İstanbul, s: 106 - 107.

 [ii] http://dintahripcileri.com/mustafa-ozturkun-kurana-attigi-iftiralar-dr-ihsan-senocak/

 

Yorumlar