5 °c

Halil İbraam Amca

“Kavlan ağacının altı…” Fatsa’nın resmi olmayan merkezidir “kavlan ağacının altı.” (Kural tanımaz Karadeniz aklının, ‘Çınar’a ‘Kavlan’ demesini hoş görelim!) Gizli sevdalılar onun gölgesinde buluşur. Çocuklar güç bela parasını denkleştirdikleri dondurmalarını onun asırlık gölgesine yaslanarak yalar. Uzun yoldan gelip de şöyle bir nefeslenmek isteyen ihtiyarlar kavlan ağacının gölgesinde duraklar. Oğlunu askere gönderen yüreği yanık analar kavlan ağacının yaprak hışırtılarına yaslar ruhlarını. Yağmur şıpırtısının en güzel duyulduğu yerdir orası. Kar tanelerinin apak bir silueti tamamladığı huzur köşesidir. 

Kavlan ağacının hemen yanı başındaki küçük dükkânda çorap satılır. Halil İbraam amcanın dükkânında. Ayağı üşümüş okul öğrencileri Halil İbraam amcanın gözlerinin içinde ararlar sıcaklığı. Cömerttir Halil İbraam Amca, kerem sahibidir; muhtaç olana istetmeden verir vereceğini. Uzun yola niyetli, çorap kaçığından korkan tedbirli hanımlar, akşam “hayırlı bir iş için” ziyarete hazırlanan babalar kavlan ağacının hemen yanı başındaki o küçük dükkâna uğrar. ‘Selpak’ların vefasızlığına alışmışların vefasını özlediği o nostaljik mavi ekose desenli beyaz mendiller sadece orada bulunur.

“Biz ehlibeytteniz” dedi bana. “Kim ehlibeytten değil ki!” diye sormuştum ben de. Gülmüştü. “Biz” derken, beni de onu da onları da içine alacak bir gönlü olduğunu fark etmeyişime yandım. Ukalalık işte!

Yine de işe yaradı ukalalığım. Onlarca yıl kalbinde sakladığı kocaman bir “Âh!” çıktı ağzından. “Kendilerini ‘ehlisünnet’ diye neredeyse kutsayanlar, ‘Hasan’ dediğimde, ‘Hüseyin!’ diye yazıklandığımda, gözlerimin içine şüpheyle bakarlar. ‘Yoksa sen şii misin?’ demeye getirirler. Hele bir de Kerbela dersem, Alevisi de Sünnisi şaşkınlaşır.”

Halil İbraam amcanın dükkânında yapacağınız en büyük yanlış kapıdan elinizde suyla girmektir. Öfkelenir. Gördüm gözlerimle. “Kızım,” dedi, “suya niye para verdin?” Yarım kalmış pet şişeyi, nezaketle elinden aldı müşterisinin. “Oldu mu şimdi? Aşk olsun!” Tezgâhın altından üzeri buğulanmış taze suyu çıkardı; avucuna koydu nezaketle.

Yarım yüzyılı aşkın bir süredir açık olan dükkânda her gelene su veriyor Halil İbraam Amca. Gelene değil sadece, kaldırımdangeçene, dükkâna şöyle bir uğrayana, aradığını bulamayana… “Niye?” duran soran gözlerime, şefkatle bakarak: “Ben Kerbela ehlini suluyom oğlum…” dedi. “Elimden başka ne gelir!”

İçi yanıyordu bunu söylerken. Sanki şimdi burada susuz bırakılmıştı evlad-ı resül. Sanki şimdi  Hüseyn’in[ra] kucağında günlerdir susuzluktan dudağı çatlamış bebek sinsi bir okla vurulmuştu. Sanki şimdi akıyordu sıcacık kanı şühedanın.

Az önce haber geldi Halil İbraam Amca’dan. Terk etmiş Fatsa’yı… Memlekete gitmek üzere çıkmış yola. Sıla hasreti ağır basmış; veda etmiş dünyaya. Ehl-i Kerbela’nın oraya doğru, elinde suyla yola çıkmış.

YORUM YAZIN

adınız ve soyadınız ile yorum yapabilirsiniz
YAZIYA İLK YORUMU SİZ YAPIN

Diğer Yazıları

Tüm Yazıları

Son gelişmelerden anlık haberdar olabilirsiniz.
istiklal.com.tr bildirim ile, web sitesine girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.