880 Defa Okundu

SORU temelden yanlış aslında.

Hakikat tek başına temellük edilebilir mi ki, birisi onu tekeline alsın?

Kendi inhisarında gösterebilsin?

Sahiplik edası ile onu satışa çıkarsın?

Sadece kendisinde olanı “En hakiki” olarak sunabilsin ve diğerlerinde olanı küçümsesin, ötekileştirsin, bâtıl ilan edebilsin…

Hatta onları yok edebilmek için elini ardına koymasın.

Meseleye bu açıklıkla yaklaştığımız zaman elbette bunun mümkün olamayacağını hemen kavrarız.

Ancak yaşadığımız şeyler bununla örtüşüyor mu? Hayır.

Neredeyse hepimiz kendimizi hakikatin tek başına sahibi olma iddiasındayız.

Tüm söylemlerimiz buna göre geliştirilmiş.

Oluşumların temeli bu anlayışa göre atılmış.

Ne yazık ki…

ASKERLİK yıllarımdı.

Mescitte toplanıyor çok çeşitli muhabbetlere giriyor, birbirimizle zenginleşiyorduk.

Türlü anlayıştan, meşrepten insanlar vardı.

Herkes kendi mesleğini kutsuyor, tek çıkış yolunun bu olduğunu düşünüyor ancak bunu direkt söylemek yerine farklı fikirlerle diğeri yenilmeye çalışılıyordu.

Hem seviyorduk birbirimizi hem de yenmek için can atıyorduk.

Bunu yaparken temel motivasyonumuz kendi temsil ettiğimizi düşündüğümüz meşrebimize bir üye daha kazandırabilmekti.

Oysa gizliden gizliye mücadeleye giriştiğimiz kişiler Müslümandı.

Mü’mindi.

Salat ehliydi.

Yine de bunu yeterli görmüyor giriştiğimiz mücadeleye söz yarıştırarak devam ediyorduk.

İçimizde hemen askerlik öncesi bir eşiğe bende olmuş çok samimi, içten ve bir o kadar da dobra bir arkadaşımız vardı.

Sözü bizler gibi hiç dolandırmamıştı. Toz kaldırmamıştı.

Bir gün yekten “Kardeşim ne konuşuyorsunuz, başka yol mu var, en büyük kapı burası, sizler de benim gibi bu kapıdan geçmelisiniz. Başka büyük kapı olsa ben de oraya giderdim.”

Hepimiz bir şoklanma durumu yaşadık.

Mücadele alenîleşmişti.

Hiç kimse kendi yolunu yöntemini sorgulamaya yanaşmıyor birbirine yendirmeme derdiyle çaba sarf ediyordu.

Bu konu yıllarca zihnimde asılı kaldı.

Üzerinde çokça düşündüm.

Gelgitlerim oldu.

Erişkin yaşlarımda bu konuyu gönlüne, bilgisine, görgüsüne, samimiyetine ve tarafsızlığına güvendiğim ehil birine sorma fırsatım oldu.

“Hakikat kimin tekelinde ki?” cevabını aldım.

Devam etti:

“Hakikat senin tekelinde olamaz.

Onun da olamaz, berikinin de…

Tek elde toplanacak bir husus değildir.

Hakikatin arayıcısı olmalı insan. Hayatına anlam katmak için buna şiddetle ihtiyacı vardır. Ama bu mesele “Mutlakçılık” kabul etmez.

Tek doğru benim diyen yalancılığının ilanını yapıyordur.

Anamal bende, anayol burası, diğerleri tâli yoldur denilemez.

Hakikat evvela doğruluk ister. Dürüstlük ön şarttır.

İnsan hakikati ne vakit bütünüyle kavrayabilmiş ki, onu tekeline alıp satışa çıkarabilsin?

Sen hakikatin meftunu ol, arayıcısı ol.

Kişinin gerçeklik ile kurduğu münasebet kişiseldir, beşeridir, herkeste farklılık gösterir.

Hakikatin sahih arayıcısı evvele bunu fark edip içselleştirdiğinden tek doğru benim diyemez.

Kendi yorumunu sabitleyip mutlaklaştıramaz. Tercih ettiği tevili gerçeğin yerine monte edemez.

Bu yapılırsa eğer otorite ortaya çıkar.

Bağnazlık baş gösterir.

Müsamaha dünyamızdan çekip gider.

Cehalet derinleşir.

Fanatizm onaylanır hatta kutsanır hâle gelir.

Taassup bu kişileri ele geçirir.

Özgürlük tehlikeye girer ve iradeye ipotek konulur.

Gizli açık her türlü baskı ve şiddet meşru görülmeye başlanır.

Karşıtlık duygusu körüklenir ve yaşanan acılar katmerlenerek çoğalıp artar.”

İTİRAZA o gün mecal bulamamıştım.

Şimdi de bulamıyorum.

Siz ne dersiniz peki?

Hakikat bizim tekelimizde mi?

Ya Selâm!

Yorumlar