1144 Defa Okundu

“Dikkat edin, bana Kuran ve onun bir misli verildi…” (Ebû Dâvûd, Sünnet 6; İbn Mâce, Mukaddime 2; Tirmizî, İlim 10; Ahmed b. Hanbel, 6/8)

Hadis inkârcılığı ve istismarcılığından sonra, Sünnetin / hadislerin Kuran’a arz edilmesinin manasını ve bu çerçevede İslam âlimlerinin Kuran - Sünnet / hadis münasebetine nasıl baktıklarını açıklamak da bir mecburiyet olmuştur. 

Öncelikle hadislerin veya Sünnetin Kuran’a arz edilmesi ne demektir, bunun üzerinde duralım:

Hadisin Kuran’a arzı demek, hadisleri Kuran’la karşılaştırıp, acaba Kuran’a uyuyor mu, uymuyor mu diye bir denetime tâbi tutmak ve eğer uyuyorsa hadis olduğuna, uymuyorsa da hadis olmadığına, yani “uydurma hadis” olduğuna hükmetmek demektir. 

Bu arz işinde hadislerin türü, çeşidi ile ilgili hiçbir sınırlama yoktur. Mesela mütevatir hadislerden zayıf hadislere kadar bütün hadisler arz işleminden geçirilmek istense, bunun önünde herhangi bir engel yoktur. 

Bunun manası açıktır:

Burada bütün hadislere başlangıç itibariyle “şüpheli” gözüyle bakılması söz konusudur. Hadislerin Kuran’a arz edilmesinin sanki bir mecburiyet gibi gösterilmesi, Hz. Peygamberin (s.a.v.) bütün hadislerinin budanması demektir. 

Bunun ne büyük bir vahamet olduğu ortadadır. 

İşin bir vahamet noktası da bu hadisi Kuran’a arz işini yapacak kimselerin nasıl bir ehliyet taşıyacaklarının da belli olmamasıdır. 

Buna göre okur yazarlığı olan, belki biraz da Arapça bilen sıradan bir kimsenin hadislerle bu şekilde istediği gibi oynayabilmesinin önünde de bir engel yoktur. 

Bu tehlikeli gidişin ne feci sonuçlar doğuracağını, bunun dini kuşa çevirmek anlamına geleceğini tahmin etmek hiç de zor değildir.

Hadislerin Kuran’a arz edilmesi işinin, kimilerinin iddia ettiği gibi ihtilafların Kuran ve Sünnete havale edilmesiyle hiçbir ilgisi yoktur. 

Evet, ihtilafların dinin kaynakları olan Kuran ve Sünnete havale edilmesi emredilen ve yapılması istenen bir iştir. (Bak: Nisa: 59.)

Hadisin yani Sünnetin Kuran’a arzı ise, dinin iki kaynağını birbiriyle çatıştırmak sonucunu doğuracaktır. Bu ise Nisa Suresinin 150 ve 151. Ayetlerinde geçtiği gibi “Allah ile Resulünün arasını ayırmak” anlamına gelir. Zaten Kurancıyız diyenlerin yaptıkları da budur. Bu hususu gelecek yazımızda ele alacağız. 

Arz hadislerinin birden çok olup farklı ifadelerle bazı muteber kaynaklarda da rivayet edilmiş olması, bir kısım araştırmacıları bunların hepten inkâr edilmemeleri görüşüne sevk etmiştir. Ancak bir evvelki yazımızda belirtildiği üzere, arz hadislerinin hem senet hem de metinleri yönünden son derece sorunlu olduğu, bu sebeple âlimlerin tepkilerine yol açtığı da ortadadır.

Bu hadislere meşruluk kazandırmak isteyenler, Hanefi ulemasının hadisleri Kuran’a arz ettiği iddiasını ortaya atmışlardır. Hâlbuki Hanefi ulemasının yaptığı bambaşka bir şeydir ve bunun her hadisi Kuran’a arz etmekle hiçbir ilgisi yoktur. 

Konunun iyi anlaşılması, bir karışıklığa meydan verilmemesi için, başta Hanefi mezhebi imamı ve bu mezhepteki müçtehitler olmak üzere, hak mezhep imamlarımızın “Sünnetin Kuran karşısındaki konumu” hususundaki duruşları, fikir ve görüşleri nasıldır, buna bakalım:

Hanefi mezhebi âlimleri Kuran - Sünnet münasebetini şu üç madde ile açıklarlar:

1- Sünnet Kuran’ı takviye eder.

2- Sünnet Kuran’ı tefsir edip açıklar.

3- Sünnet Kuran’ın bir hükmünü tahsis eder. (Ebu Zehra, “Ebu Hanife”, 292 – 294.)

Ancak Sünnetin Kuran’ı tahsisi için, Sünnetin veya hadislerin mütevatir veya meşhur olması lazımdır. 

İşte Hanefiler Sünneti / hadisleri Kuran’a arz ediyor denilen olay budur. Bu, Kuran’ı tahsis edecek hadislerin meşhur veya mütevatir türden olması zorunluluğuyla ilgilidir. (Aynı kaynak.)

Yoksa Hanefilerin Sünnetle ve hadislerle amel etmeye dair hiçbir problemi yoktur. Dahası onlara göre hadis veya Sünnet meşhur yahut mütevatir olursa, ayetlerin hükmünü tahsis bile edebilir.

Bu durum arz hadisleriyle hadis ve Sünnete karşı oluşturulmaya çalışılan güvensizliğin tersine, hadis ve Sünnete verilen, verilmesi emredilen önemi gösteriyor. 

Hanefilerin bu yaklaşımıyla arz hadislerindeki bütün hadislere şüpheyle bakma mantığı aynı şey olabilir mi? Hanefilerin yaptıkları hadisleri Kuran’a arz etmeyi savunanlara delil ve örnek teşkil eder mi?

Burada Kuran’ı saptırmak için hadis - Sünnet inkârcılığı ve istismarcılığı yapan tahrifatçı ve ifsatçıların, buna ilave olarak bir de mezhep istismarcılığı yaptıklarını görüyoruz. Buna şaşılmaz. Zira davası batıl olanlar için her yol meşrudur. 

Hanefilerin Sünnet ve hadislere verdikleri bu önemi, diğer üç hak mezhepte de görmek mümkündür. 

İmam Malik de Sünnetin yukarıda beyan edilen üç fonksiyonunu aynen benimser. (Ebu Zehra, “İmam Malik” 260 – 267.)

Hatta İmam Malik’e göre haber-i vahidler bile bazen Kuran’ın umumunu tahsis, mutlakını takyid edebilir. Hele haber-i vahidle gelen Sünnet ve hadisler “Medine ameli” ile desteklenirse daha da kuvvetli hale gelir. (Ebu Zehra, “İmam Malik” 283 – 286, 296.)

Hadislerin Kuran’a arz edilmesini emreden rivayete “mevzu / uydurma” diyen İmam Şafiî ise sahih hadislerle amel etmenin Allah’ın emri olduğunu (İmam Şafiî, Risale, 80), böyle bir hadisle amel etmeyenin aklını kaçırmış olacağını belirtir. (Zehebi, Tezkiretü’l Huffaz, Beyrut ts I, 362; Şafiî, Risale, 76 – 89.)

Bu sebeple Sünnet ve hadisler Kuran’ı tefsir ve takyit etmekle beraber, Kuran’ın bir hüküm getirmediği konularda da müstakil olarak hüküm koyar. Sünnet ve hadislerin koyduğu hükümler zahiren Kuran’a muhalif görünse bile bu durum maksadın tayinine delalet eden karinelerin (delillerin) bilinmeyişindendir. (İmam Şafiî, el – Umm, Beyrut ts. VII, 273, 286. Bkz: Gazali, Mustasfa, I, 179.)

İmam Şafiî gibi düşünen Ahmed b. Hanbel de, “Kuran’ın zahiri ile sünnet ve hadisler reddedilemez. Zira Kuran’ın manasını ve delaletini sünnet tayin eder. Bu yüzden Kuran’ın umumuna muhalif diye hadis reddedilmez. Böyle bir hadis aslında Kuran’ı beyan ve tefsir etmiştir. Görülen muhalefet zahiridir, izah edilebilir. Bu sebeple Kuran’a muhalif bahanesiyle hadis terk edilemez.” der.

Sünnet ve hadislerin Kuran’a zıt gibi görülmesi durumunda bu zıtlığın zahiri olduğunu, bu tür hadislerin mutlaka bir izahının olması gerektiğini savunan âlimlerden bazıları şunlardır:

İbn Hazm, İbn Ebî Şeybe, Suyûti, İbn Abdilberr, Kurtubî, Şevkânî, Sağânî, Fettânî, İbnü’l Arrak, Aliyyu’l Kârî. (İbn Hazm, İhkam, I, 114 – 117; İbn Ebî Şeybe, Musannef, Beyrut 1989, VIII, 363 vd.; Suyûtî, Miftah, 2 vd.; İbn Abdilberr, Câmî II, 190.; Kurtubî, Tefsir I, 38. vs.)

Sünnet ve hadislerin dindeki bu önemli yeri açısından, mevzu (uydurma) olanların diğerlerinden ayrılması elbette ki hayati önem arz eder. Hz. Peygambere (s.a.v.) ait olan gerçek hadislerle ona ait olmayan sözleri birbirinden ayırmak için birçok İslam âlimi derinlemesine araştırmalar yapmıştır. “Hadis İstismarcılığı” yazımızda kendilerinden deliller aktardıklarımız da dâhil olmak üzere, bu âlimlere “mevzuat yazarları” yani mevzu (uydurma) hadisleri inceleyip gerçek hadislerden ayıran âlimler denir. Allah onlardan razı olsun.

Bütün mevzuat yazarları arz hadislerinin hemen tamamının uydurma olduğuna deliller getirerek bunlara karşı çıkmışlar ve bunların dinde delil sayılamayacağına hükmetmişlerdir. 

Sünnetin Kuran’la bütünlüğüne, Sünnet ve hadislerin nasıl anlaşılması gerektiğine dair mezhep imamlarının, müçtehitlerin ve İslam âlimlerinin beyan ve yaklaşımları ortadayken, hadislerin (hâşâ) sanki çok bir önemi yokmuş gibi ehliyetsiz kimselerce Kuran’a arz edilmesinin, sonra da bu kişilerin kendi kafalarına göre “şu hadistir, bu değildir”, “bunu attım, şunu kabul ettim” gibi bir yaklaşım getirmelerinin dinde yeri olabilir mi? 

Açık ve net konuşalım:

Bu yapılanın anlamı -kelimelerin manasını bilerek ve bu kelimeleri özellikle seçerek söylüyorum ki- TAHRİFATÇILIK, TAHRİBATÇILIK, BİDATÇILIK (SAPTIRICILIK), İFSATÇILIK (BOZGUNCULUK), DİNİ YARGILAMA (REFORMCULUK), DİNİ YIKMAK VE İMHA ETMEKTİR. Bunu yapanların ebedî hayatlarının zindan olacağı, yine Kuran, Sünnet ve hadislerin açık delilleriyle sabittir. 

Bir Müslümanın Sünnet ve hadislere nasıl bakması gerektiğini, Kuran-ı Kerim’de direkt ya da dolaylı olarak seksen kadar ayette bulmak mümkündür. Şayet bu konuda bir araştırma yapılabilse ciltlerle kitap ortaya çıkar. Ama bu konuyu yeterli şekilde anlamak için, sadece yazının başında spot olarak aktardığımız hadis-i şerife bakmamız bile kâfidir. Hadisin mealini tekrar verelim:

“Dikkat edin, bana Kuran ve onun bir misli verildi…”

Hz. Peygamberin (s.a.v.) “Bana Kuran verildi, bir de onun bir misli verildi” diyerek anlatmak istediği nedir?

Hiç şüphesiz ki Kuran Allah’ın kelamıdır. Lafzı ve manasıyla mucizedir. Tilavet edilir (okunur) ve onunla -namazda olduğu gibi- ibadet edilir.

Kuran’ın yanında “onun bir misli” diye anlatılan şey ise, vahy-i gayrı metluv olan, yani Kuran gibi ibadetlerde okunmayan, ama kaynağı vahiy olan Sünnet ve hadislerdir.

Şayet bir söz Hz. Peygambere (s.a.v.) ait ise, o söze muhalefetin küfrü icap ettirdiğinde şüphe yoktur. Zira o Peygamber (s.a.v.) Allah’ın elçisidir, vahyin kontrolündedir. Konuştukları ona vahyedilmiştir. (Necm: 3 – 4.) Onun Kuran’ı tebliğ görevi olduğu gibi onu açıklama (tebyin) görevi de vardır. Bu gerçek, Kuran’la sabittir. (Bak: Bakara: 151, Cuma: 3.)

         Her ne kadar Kuran Allah’a, hadisler ve Sünnet Hz. Peygambere nispet edilse de, vahiy olmaları cihetiyle her ikisi de aynı kaynaktandır, yani Allah’tandır.

Hz. Peygamberin dini tebliğinde asla beşerî sıfatları öne çıkmaz. Ondan zelle denen hatalar vâki olmuşsa da bunlar vahiyle düzeltilmiştir. O halde dini vaz’eden Allah’tır. Dinde tek irade vardır, o da Allah’ın iradesidir. Allah Resulünün iradesi ise Allah’ın iradesine râm olmuştur. Tasavvufî terminoloji ile söylersek, Resulün iradesi Allah’ın iradesinde fani olmuş, yok olmuştur.

İşte bundandır ki Allah, Resulüne kayıtsız şartsız itaati emretmiştir. (Bak: Nisa: 80. vb.)

Bu sebeple Resule itiraz veya isyan da Allah’a itiraz veya isyan muamelesi görmektedir. (Bak: Nisa: 115.)

Cenâb-ı Hak, Kuran’da Resulünün (s.a.v.) kendi emir ve iradesi dışına çıkmayacağını beyan etmiştir. Resulün böyle bir teşebbüsü asla olamaz, olmamıştır. Ama farz-ı muhal böyle bir şey tasavvur edilecek olsa bile, bunun cezasının ne olacağı Kuran’da şöyle anlatılır:

“Eğer Peygamber bizim adımıza bazı sözler uydursaydı, kesinlikle onu bütün gücümüzle yakalar, sonra onun şah damarını keserdik. Sizden hiçbir kimse de bize karşı onu koruyamazdı.” (Hakka: 44 – 47.)

Buradan çıkan netice şudur:

Allah’ın Resulü Allah adına hareket eder. Kuran vahiyledir, onu getirip tebliğ eden odur. Sünnet ve hadisler de vahiydir. Allah’ın emri ve izniyle dini açıklamak için onları söyleyen, uygulayan ve uygulanmasına nezaret eden de yine odur. O halde Kuran ve Sünnet (hadisler) bir bütündür. Bu bütünün ortaya koyduğu gerçek, İslam dinidir. Kim bu bütünü parçalamaya kalkışırsa bilelim ki bilerek ya da bilmeyerek dini yıkmak gibi âlemde işlenebilecek en menfur, en vahim, en çirkin ve en büyük cinayetin faili durumuna düşmüş olur.

Hadis ve Sünneti Kuran’dan ayırmak çabaları da asla bir Müslüman projesi değildir. Allah’ın Kuran’da “sizin ve benim düşmanlarım” (Mümtehine:1.) diye haber verdiği gayrimüslimlerin, Yahudi ve Hıristiyan müsteşrik, oryantalist ve reformist sapkınların projesidir. 

Müslüman ayık, uyanık ve basiret sahibi olmalıdır. Ehl-i küfrün inadına, istikameti Allah rızası olan dik bir duruşla Hz. Peygambere, Sünnete, hadislere, İslam’ın bütün kavram ve müesseselerine sımsıkı sarılmalıdır. 

“Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Kâfirler hoşlanmasa da Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saf: 8.)

 

Yorumlar