1148 Defa Okundu

“Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyenler, “Bir kısmına inanırız ama bir kısmına inanmayız” diyenler ve bunlar arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu, işte gerçek kâfirler bunlardır ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” (Nisa: 150 - 151.)

Arz hadislerinin senet olarak sakatlığı, mevzu (uydurma) hadisleri araştıran bütün hadis âlimlerinin ortak şikâyet noktasıdır. Çünkü hadis diye rivayet edilen bu sözlerin senetleri de metinleri de sıkıntılıdır. 

Senetlerine baktığımızda bu senetlerde (râvî zincirinde)

- Ya kopukluk vardır,

- Ya kim oldukları bilinmeyen meçhul adamlar vardır,

- Ve yahut da sika, yani güvenilir olmayan adamlar vardır. 

Arz hadislerinin ulemaca reddedilişinin birinci sebebi budur.

Metinlerine gelince:

Bu metinler hemen bütün hadisler hakkında bir ön yargı oluşturuyor, hepsini şüphe ve şaibe altında bırakıyor. 

İkinci sebep de budur.

Ayrıca bu arz eylemi, dinî yapıyı, yani Kuran ve Sünnet bütünlüğünü paramparça etmektedir. Zaten bu işin temelinde Sünneti / hadisleri dinin kaynağı kabul etmeme zihniyeti vardır. Bu kabul ise Sünnet / hadis kaynaklı bütün hüküm ve emirleri bir çırpıda ortadan kaldırmakta, dini tahrif ve tahrip etmektedir. 

Dini parçalamak, yok etmek, imha etmek sonucunu doğuracak böyle bir ameliyeyi Hz. Peygamberin (s.a.v.) teşvik etmesi hiç düşünülebilir mi? Elbette ki düşünülemez.  

Diğer bir fecaat noktası da şudur:

Hadisleri Kuran’a arz edecek olanlar kimlerdir? Bu kimseler nasıl bir ehliyete sahip olmalıdırlar, bu bilinmemektedir. Bu durumda yüce dinimiz her önüne gelenin üzerinde ameliyata kalkıştığı bir bünye haline gelmez mi? 

Şüphesiz ki Allah’ın binası olan yüce İslam, bu tür tahrifatçıların eline ve insafına terk edilemeyecek, her türlü noksanlıktan münezzeh ilahî bir yapıdır. Bu ilahî yapı, Allah’ın Kitabı Kuran ve Kuran’ı tefsir ve şerh eden Hz. Peygamberin vahiy kaynaklı Sünnet ve hadisleriyle oluşmuş noksansız bir binadır. 

Dinimizin ikinci kaynağı olan Sünnet ve hadisleri, onların Kuran’la bir bütünlük oluşturduğunu göz ardı ederek, sanki Kuran’a alternatif bir konumda gibi göstermeye çalışmak dini yıkmanın ta kendisidir. Bu, İslam düşmanlarının arayıp da bulamadıkları bir fırsattır. İslam’ı deforme etmeyi amaçlayan bu Sünnet ve hadis dışlayıcılığı, İslam âleminde kendilerine “Kurancılar” diyen nasipsizlere yaptırılmaktadır. Meselenin felaket boyutu işte burasıdır.

Hadislerin Kuran’a arz edilmesinden doğacak arıza, yanlış ve tehlikelerden bazıları şunlardır:

1- Hadislere Şüpheyle Bakmak, Onlar Hakkında Şaibe Oluşturmak:

Hadislerin Kuran’a arzı, hiçbir istisna ve kural tanımadan yapılınca kalplere “hadislere şüpheyle bakmak” gibi bir fitne ve fesat tohumu eker. 

“Ne bileyim hadis midir değil mididir, sahih midir, uydurma mıdır” gibi sözler tüm hadisler hakkında şaibe oluşturur. Bu şaibe Müslümanlar arasında fitne fesada, tartışmalara ve neticede tefrikaya sebep olur. 

Bu tespitimiz bir vehim değildir, tam tersine bugün bütün İslam coğrafyasında yaşanmaktadır. Hemen hemen her Müslüman buna şahittir. 

“Biz Kurancıyız” diyenler bu fitnenin tam merkezinde bulunmaktadır. “İndirilmiş din, uydurulmuş din” nitelemeleri de, işte hadisler üzerinde uyandırılmaya çalışılan bu şüphe ve şaibeden kaynaklanmaktadır.

Burada Hz. Peygamber adına yalan söz uydurmanın ya da onun gerçek sözünü kabul etmeyip yalanlamanın tehlikesini haber veren şu hadisi tekrar hatırlatalım:

“Kim bana yalan bir söz isnat etmeye kalkarsa veya benim söylemiş olduğum bir sözü reddederse cehennemde oturacağı yere hazırlansın.” (Ebu Ya’lâ I, 74, r: 73; Taberânî, el Mucemü’l Evsat, III, 173 r. 2838, Ali el- Muttakî, X, 235, r. 29239. vs.)

Hadislerin Hz. Peygamberden sonra uydurulduğunu iddia etmek ise, yüz yirmi beş bin sahabenin hepsini birden güvenilmez kabul etmek, hatta onları birleşerek Hz. Peygambere ihanet etmekle suçlamak demektir. Hâlbuki sahabenin adaleti ve güvenilirliği Kuran’la sabittir. (Bak: Tevbe: 100; Haşr: 8 - 10.)

Kurancıyız diyenler Kuran’da gerçekten samimi iseler bu ayetlere ne diyecekler?

Hadisleri sahabe uydurdu şeklindeki şüphe ve şaibenin altında şöyle bir mantıksızlık da yatmaktadır:

Bu takdirde Hz. Peygamber yirmi üç senelik peygamberlik müddeti boyunca hiç mi konuşmamıştır? Bu saçma sapan kabuller, sahiplerini Sünnet ve hadisleri, sonuç itibariyle de Hz. Peygamberi inkâra götürür. Allah muhafaza eylesin.

Bilinen bir gerçektir ki Hz. Peygamberin ismet, yani masumluk, günahsızlık sıfatı vardır. O, emin / güvenilir bir peygamberdir, “Resul-i Ekrem”dir, “muhbir-i sadık”tır, yani doğruyu söyleyen bir habercidir.

Hadislerin Kuran’a arz edilmesinin altında yatan cinayetleri, üstü kapalı itikadî tehlikeleri fak edebiliyor muyuz?

2- Arz İşinde Zımnen “İki Farklı İrade” Kabulü Vardır:

Hadislerin Kuran’a arzını tasarlayanlar, farkında olarak veya olmayarak iki farklı irade kabul etmiş olurlar. Bunlardan birincisi Allah’ın iradesidir ki bu Kuran ayetleriyle tecelli etmiştir. İkincisi ise (hâşâ) sanki buna alternatifmiş gibi gösterilen Hz. Peygamberin iradesidir, o da Sünnet ve hadislerle tecelli eder.

İşte arz işi, hadis ve Sünneti ikinci iradenin sonucu kabul etmek, ona güvensizlik duymak ve güvenilir hale getirmek için de Kuran’la test etmek demektir. Vahamet buradadır. Çünkü Hz. Peygamberin Sünnet ve hadisleri de tıpkı Kuran ayetleri gibi vahiy kaynaklıdır, yani güvenilirdir. Bunda şüphe ve şaibe var gibi göstermek, Hz. Peygambere iman ve itaatteki zafiyettendir.

Ortada iki değil, tek irade vardır, o da Allah’ın iradesidir. Hz. Peygamber bu iradeye ram olarak Allah adına hareket eden bir elçidir. 

Kuran Allah kelamıdır, vahy-i metluvvdur. Sünnet ve hadisler ise Hz. Peygamberin lisanından sâdır olsa da yine vahiy kaynaklıdır. Dolayısıyla ortada birbirine muhalif iki irade yoktur. Tüm Sünnet ve hadisler Allah’ın emri ve izniyle varid olmuştur. Ve buna dair Kuran’da birçok ayet mevcuttur. Mesela Hz. Peygamberin kitabı açıklama, yani tebyin görevi Bakara: 151. ve Cuma: 3 ayetlerinde geçmektedir.

Netice itibariyle Kuran’la Sünnet ve hadisler bir bütündür. Bu bütünün adı İslam dinidir. Kim bu bütünü parçalar, Sünnet ve hadisleri Kuran’dan ayırmaya çalışırsa, dini parçalamış, Allah ile Resulünün arasını ayırmış olur. Nitekim yazımızın başındaki spot ayetlerde Allah ile Resulünün arasını ayırmaktan bahsedilmekte ve bunu yapanların uğrayacağı ceza anlatılmaktadır. Lütfen bu ayetleri mealen tekrar okuyalım.

Unutmayalım ki Kuran’da Allah’a ve Resulüne itaatin yan yana zikredilmesi çok hikmetler ihtiva eder. Esasen mutlak manada itaat Allah’adır. Resule itaat ise Allah adınadır. Bu hiçbir kayıt ve şarta bağlı da değildir. (Bak: Nisa: 80.)

Peki o zaman Allah’a itaatten sonra neden Resule itaat de zikredilmiştir?

Çünkü Resule itaat Allah’a itaati müşahhas  / somut hale getirip yaşanan bir realite haline sokar. Bunun gibi Resule itiraz yahut itaatsizlik de Allah’a itiraz ve itaatsizlik sayılmıştır. Mesela Ahzab: 57’de “Allah’a ve Resulüne eziyet edenler” ifadesi geçmektedir. Hâlbuki hiç kimse (hâşâ) Allah’a eziyet edemez. Ama Allahu Teâlâ Resulüne eziyeti kendine eziyet kabul etmektedir ve bu şekilde de cezalandıracaktır.

Ezcümle Hz. Peygamber ve onun Sünnet ve hadisleri olmadan İslam dini olmaz. İyi bir araştırma yapılırsa görülür ki, dinî hükümlerin büyük çoğunluğu (yüzde seksen doksan gibi bir kısmı) hadis ve Sünnet kaynaklıdır. Hadis ve Sünnetin inkârı bu hükümleri mesnetsiz bırakır. Bu da dinin içinin boşaltılması demektir. Zaten Kurancıyız diyen ifsatçıların bilerek veya bilmeyerek yaptıkları da budur. Aslında hedef Kuran’dır. Ama bunu açıkça seslendiremedikleri için hadis ve Sünneti inkâr etme ve zaafa uğratma yoluna gidiyorlar. Yine Hz. Peygamberin Sünnet ve hadislerini dışlamak -Allah muhafaza- insanı kelime-yi şehadetin ikinci aslı olan Muhammedün Resulüllahın inkârına sürükler. Bu ikinci asıl olmadan La ilahe illallah demenin tevhidi ifade etmeye yetmeyeceği, mahiyetini kaybedeceği açıktır. 

Bu sebeple Hz. Peygamberin otoritesinin, Sünnet ve hadisin dışlandığı yerde Kurancıyız nümayişleri boş laf ve kendini kandırmaktan başka bir şey değildir. Kendine Kurancıyım diyen bir kimse bu büyük yanlışı eğer ihanetinden yapmıyorsa mutlaka cehli mürekkep bir ahmaktır. 

3- Arz İşinde Ehliyet Sorunu:

Hadisi Kuran’a kimler arz edecek? Bunu yapacak olanların alt yapıları, ilmî donanımları, takva ve ihlâs mertebeleri nasıldır? Hikmetten nasipleri ne derecedir? Kuran’a, Sünnet ve hadislere vukufiyetleri var mıdır? Bu ve benzeri soruların cevapları verilmeden arz işine kalkışmak, dağdaki katili çağırıp eline bıçağı vererek hastanede ameliyat yapsın diye doktor olarak görevlendirmeye benzer. Ama bu, Kurancıyız diyen fesatçıların ve onların patronlarının işine iyi gelir tabi.

Kaldı ki ehliyetli âlimler eliyle de olsa hadislerin Kuran’a arzı, temelden yanlış ve İslamî yapıyı bozacak mahiyettedir. İslam âlimlerinin arz işine karşı çıkması, başta bu hikmete binaendir. Hiçbir delile ve mesnede dayanmadan Allah’ın dinini bozacak teşebbüslere kalkışanlara şu ayetleri hatırlatırız:

“İnsanlar içinde öyleleri vardır ki bilgisi, kılavuzu ve aydınlatıcı bir kitabı olmadığı halde, büyüklük taslayarak, başkalarını Allah yolundan saptırmak için Allah hakkında tartışır durur. Onun dünyadaki payı rezil rüsvâ olmaktır; kıyamet gününde ise ona yakıcı ateşin azabını tattıracağız.” (Hac: 8 – 9.)

4- Ulemanın Hadisler Üzerinde Yaptığı Çalışmaları Göz Ardı Etmek:

Arz hadislerine sarılıp Sünnet ve hadisler hakkında güvensizlik gösterenlerin yaptıkları bir büyük yanlış da, hadislerin bugüne gelişigüzel bir şekilde geldiğini, İslam âlimlerinin bu konuda çalışma yapmadıklarını düşünmeleri veya bu büyük çalışmayı görmezlikten gelmeleridir. 

Biraz İslamî kültüre sahip olan herkes bilir ki İslam’da ilimlerin anası hadis ilmidir. Kuran’dan sonra dinin ikinci kaynağını oluşturan hadisler, Kuran’ı şerh ve izah ettikleri gibi, kendileri de bizzat dini hükümlerin önemli bir kısmına kaynak olmuştur. Bu fonksiyonuyla hadisler, Akaid, Tefsir, Fıkıh, Kelam, Tasavvuf vs. gibi bütün İslamî ilimlere mesnet teşkil etmiştir. Her İslamî disiplin Kuran’dan sonra hadislerle sabit olmuştur. Sadece hadislerle yapılmış Kuran tefsirleri bile vardır. İbn Kesir Tefsiri gibi.

Tefsirler temelde rivayet ve dirayet tefsirleri olmak üzere ikiye ayrılır. Rivayet tefsirleri yoğunlukla nakle dayanır. Bu da ayetin ayeti tefsiri, hadisin ayeti tefsiri ve diğer haberleri ihtiva etmektedir. Taberi, Beğavi, Kadı Beyzavi tefsirleri buna örnektir. 

Eğer bir kimse hadislerden şüphe ederse bütün İslamî ilimler çöker. Bu da bir başka cihetle dinin tahrif ve tahrip edilmesidir. İşte bundan dolayıdır ki hadis kaynaklarına çok önem verilmiş, mevzu (uydurma) hadisler tereyağından kıl çeker gibi ayrılmıştır.

İslam âlimleri, özellikle de muhaddisler bu sahada büyük gayret ve titizlik göstermişlerdir. Ömrünü hadislere vakfetmiş binlerce âlimin kılı kırk yararak hadisleri senet ve metin olarak tespit ettikleri, bunları tedvin (toplama), tasnif (sınıflandırma) ve şerh (izah ve açıklama) ettikleri ve bu konuda tarihin eşine rastlamadığı sağlam bir metod izleyip, son derece titizlik ve hassasiyet gösterdikleri vicdanı olan herkes tarafından kabul edilmektedir. Bu emeğin hakkını teslim etmeyen sadece İslam düşmanlarıdır. Buna da şaşmamak gerekir.  Çünkü onların misyonu bunu gerektirmektedir.

Bilerek ya da bilmeyerek bu misyona hizmet edip onlara avukatlık yapan yerli tahrifatçı ve reformcuların da ayıkması, tevbe edip bu yoldan dönmeleri en samimi temennimizdir. Yazımızı ayet olarak gelen şu dua ile bitirelim:

“Ey Rabbimiz! Bize ihsan ettiğin hidayetten sonra kalplerimizi haktan saptırma, bize kendi katından rahmet ihsan eyle! Şüphesiz ki, Sen bol ihsan sahibisin.” (Âl-i İmran: 8.)

Yorumlar