Hacere Ana

Hacere Ana

Bir annenin acı çığlığı yırtıp geçiyor tüm perdeleri. Dağıtıyor cümle kalıpları. Nerede, kime karşı, kimlerin yanında, ne zaman, kimlere karşı; hiç önemi yok. Haberciliğin standart 5N1K’sı iflas ediyor anne haberinde. N’ler de K da bire iniyor. Şimdi, burada, nedensiz oluyor olan.

Anne cümlesini duyar duymaz, suyun saf akışını duyuyoruz hemen kalbimizin yanı başında. Canımız yanıyor; hiç hesapsız. Hep oradayız çünkü. Annemizin dizi dibinde. Anneliğin hatırının yanıbaşında. Adreslerin birincisi, bi’tanesi. Belki de tek sahihi.

Bir annenin “oğlumu bana verin!” çığlığını hafifletecek, dışlayacak, yalıtacak, uzak bir köşeye savuracak, soğutacak hiçbir bağlam yok; şükür. Ne siyasal ne kültürel ne konjonkturelbir bağlamı vardır bu sözün. Tüm makul gerekçeleri, türlü hamasi bahaneleri, bayat ince diplomatik hesapları iptal eder.

Karşımızda silahsız biri vardır. Silahlanan muktedirlerin en güçlü silahlanma gerekçesi olan saldırı paranoyası geçersizleşmiştir. Kapı önünde savunmasız bir kadın oturmaktadır. “İyi ama…”ların , “Aslında şey…”lerin, “Konu şu…”ların, “Bir bilgimiz yok…” ların, “Konunun takipçisi olacağız…”ların, “Yetkili kurullarda şey edeceğiz…”lerinhepsi birden kapı dışarı edilmiştir. Orada, merdivenin başında, bir “ana” beklemektedir. İstediği, ekmek değil. Para değil. İş değil. Karnında büyüttüğü, doğum sancısını çektiği, ak sütüyle emzirdiği, uğruna kan uykularını kurban ettiği, sırtında canla başla taşıdığı, hayallerini omuzlarına astığı, yakasına umutlarını bağladığı, canını canından öte sevdiği evladını istiyor. Hepsi bu…

Ne süsleme var ne eğip bükme ne manevra “Oğlumu bana verin!” cümlesinde. Ayrılacak ögeleri bile yok bu cümlenin. Yalın. Çıplak. Yakıcı. Vurucu. Saf. Duru. Temiz.Hiçbir karşı komplo teorisi, “Oğlumu bana geri verin!” talebinin duruluğunu bulandıramaz. “Yok efendim, bunları devlet destekliyor…” “Arkalarında şunlar bunlar var…” yakıştırmaları annenin feveranına kılıf olamaz. Velev ki doğru olsun komplo teorileri ve yakıştırmalar, bir annenin evladını istemesi, hâlâ çıplak bir oktur. Hasbi bir kalbin yayından çıkmıştır ve her kalbe batar. Kalbin hükmettiği yerde, hesaplar çöker, savunmalar düşer, yakıştırmalar söner.

Hacere Ana’nın başlattığı eylemi, Safa ve Merve tepeleri koşturan Hacer Ana’nın çağımıza düşen silueti olarak okuyabiliriz. Evladı için canhıraş seyirten, hiç umulmadık yerden su uman bir ana yüreğini çağdaş şablonlar, bilindik siyasal çerçeveler içinde kuşatamaz. Hiçbir terazinin kefesinde tartıya gelmez annenin ince sızısı. Sonunda çölün kumları arasından berrak, duru, serin bir ümit fışkırır anne hatırına. Adı “zemzem” olur. Kaynağı bize uzaktadır; hacılar bidonla getirir; ama ne önemi var. Suların hepsi zemzemdir dünyayı çöl bilene. Her yudum suda dudağına göklerin değdirildiğini gören her daim zemzem içer.

Kalbinde yanıp tutuşan sessiz duayı soğuk duvarların, sessiz taşların, sıcak kumların avucuna koyan bir anne o duvarları yıkar, o taşları yumuşatır, o çölü göle çevirir. Samimiyetinin hatırına sebepleri geçersizleştirir Rahman. İmanı imkân diye okutur.

Hakikatin tarihi, bir anne tarihidir. Havva Ana, insanın düştüğü yerden kalkışının sembolüdür; “Sen bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, zayi oluruz!” sözüne katkısı her insan için ümit pınarıdır hâlâ. Asiye Ana, acımasız Firavun’un sarayında kanatları merhamete açılan toz kanatlı bir kelebeğin öyküsüdür; hâlâ çırpınmaktadır semâda. Meryem Ana, utancın ve sancının rahminde, kınamaların ve aşağılamaların kuyusunda onurun ve ümidin inşasının nöbetini tutar. Âmine Ana sessiz bir fısıltının, razı olunmuş bir hasretin avuçlarından Muhammedî kevseri içirir bize. Ve Fatma Ana, kabalıklar arasından sıyrılan inceliğin, sığlıkların cangılında filizlenen zarafetin, öfkelerin Kerbela’sında kanlı dudağıyla tebessüm eden nezaketin beşiğini sallar hâlâ…

Analara kazandıranlar kazanır. Analara kaybettirenler kaybetmiştir vesselam.

Yorumlar