37588 Defa Okundu

Yaklaşık 10 gündür, muhatap olduğum her türlü sosyal kanaldan, başta, saf yürekli kardeşlerim olmak üzere ve tabii ki onlardan önce hüküm vermekte aceleci, önyargılarını omuzlarında yıldız gibi taşıyan, kendilerince samimiyet ölçmekle görevli, iman kalite kontrol memuru atanmış bilumum sosyal medya ahalisi şu basit soruyu soruyor: “Ahlaksız dizinin danışmanı olduğunuz doğru mu?”

Önceki gün çok sevdiğim bir dostum beni rezil eden(!) haberi, fotoğrafını ekleyerek aynı soruyu sorunca, basit bir gramer kuralını hatırlatma ihtiyacı duydum. “Bu cümlede en az iki tane yargı var. Hangisini soruyorsun? Dizinin ahlaksız olup olmadığını mı? Benim diziye danışman olup olmadığımı mı?” Diziye danışman olduğum doğrudur. Diziye danışmanlık yapmayı da doğru buluyorum. Utanıp saklıyor da değilim. Dizinin yayınlanmış bölümlerini youtube’da her oynattığınızda, jeneriklerde adım yazılı zaten.

Peki dizinin ahlaksız olduğu doğru mu?

Ona buna ayar vermekte pek mahir, Müslüman nezaketinden hayli uzak üslubuyla, sözüm ona refikimiz ve yandaşımız, sehven “İslamî” diye nitelendirilen ama hiç de İslamî olmayan “Müslümancılık”ı benimseyen, bazı matbu ve sanal yayın organlarının, bugün musalla taşında yatıyor olsam hakkımda “iyi biliriz!” diyecek sorumluları ve yazarları, kendilerince dizinin “ahlaksız” ve “rezil” olduğuna karar vermişler. Benim de güya sır gibi sakladığım ayıbımı ifşa etmişler: “Rezil dizinin danışmanı Senai Demirci çıktı!” Alt metni okuyor olmalısınız: “Rezil dizinin rezil danışmanı Senai Demirci!”

Önyargısını sopa olarak kullanan, rekabeti ve polemiği varlık sebebi yapmış, toptancı düşünmeyi ve sloganla muhakeme etmeyi neredeyse hayat tarzı haline getirmiş, öfkeli bu güruha karşı, ne konuşursam konuşayım anlamayacakları için, kanaatimce, “Meryem Orucu” düşüyor üzerime. (Bakınız, Meryem Suresi) Muhatap olmadım ve muhatabım değiller; itibar suikasti yaptıkları ve onura kast ettikleri için, şimdilik, ilk TC mahkemelerinde hesaplaşacağız. Beni fazlasıyla meşhur yapacağını bildiğim halde vakti ve emeği israf edici, umudu ve huzuru soğurucu bu polemik değirmenine su akıtmayı benden beklemeyin.

Peki bu makaleyi niye yazıyorum? Polemik olsun diye değil. İyi niyetli, safdil, hakkımda hak etmediğim hüsnüzan besleyen kardeşlerimi korumak için yazıyorum bu makaleyi. Bundan sonrası onlara aittir.

“Şu kadar yıl eserlerinizi okudum, bende emeğiniz çok. İyi ama nasıl olur? Yani siz de mi? Büyük hayal kırıklığı yaşadım. Lütfen haberin yalan olduğunu söyleyin!” diye gözümün içine bakıp, kırılan hayallerini onarmak isteyen saf yürekli kardeşlerim, belli ki benim kadar “ahlaksız dizi” etiketinin mağduru olmuşlar. Belki onca karmaşa içinde tutundukları bir dalı kırmışlar. Yüreklerini yasladıkları cılız ama duru bir ses boğulmuş. Evladının sorularıyla baş edemediği için, “hocam, bizim oğlan garip sorular soruyor, sizinle bir konuşsa…” diye sığındıkları bir kaynak kurumuş gibi.   

Hayır; kırılan, kuruyan, boğulan ben değilim. Hâlâ bıraktığınız yerdeyim, benim saf yürekli kardeşlerim. Bir yerlere gitmiş falan değilim. Hatamla sevabımla, kusurumla eksiğimle, yaramla zaafımla, kardeşiniz, amcanız, ağabeyiniz, çok istiyorsanız “hoca”nız olarak buradayım. Ne “din adamı”yım ne “kutsal şahsiyet”im. “Örnek kişi”, “rol model”, “ideal eş”, “mükemmel yazar”, “mucize terapist”, “harika baba” gibi bir iddiam olmadı, olamaz da… Seslendirdiğim hakikat bana ait değil ki, ben faraza ahlaksız çıkarsam hakikati çürütsün, gözden düşürsün. Dillendirmeye çalıştığım, anlamak için akıl teri döktüğüm Kur’ân için “en iyi ben bilirim!” demedim; herkes gibi hakikatin öğrencisi olmaya çalıştım. Acısını duymadığım, sancısını çekmediğim bir şeyi yazmamaya itina gösterdim. Kalıbımı koyduğum yere kalbimi de koymaya azmettim.

Her sanat eseri gibi, Gel Dese Aşk da, bir aynadır; olan biteni yansıtır; olması gerekenleri telkin etmez. “Böyle oluyor” der en fazla. “Böyle olmalı!” demez. Didaktik ahlak tavsiyesi, sanatçının işi değil, sanatın amacı değildir. Derdi olan sanatçı, bilge yönetmen Osman Sınav’ın elini taşın altına koyarak yaptığı gibi, gizli bir yarayı açığa çıkarmayı hedefler; görülmesi ve onarılması için yolları gösterir. Kimseyi yola getirmez; yolları gösterir. Senaryonun amacı açık:  Aşkın yittiği, ilişkilerin donuklaştığı, sahici etkileşimin bittiği, işler yolunda gidiyormuş gibi yapılan, sahih bir etkileşimin kapısını aralayacak çatışmaların ertelendiği, en azından benim terapist olarak onlarcasına tanık olduğum, milyonlarcasının var olduğunu bildiğimiz “derin dondurucuda bekleyen” evliliklerin dinamiklerini tasvir etmek. Her insanın başına gelebilecek bir savrulmayı tasvir etmek. Kimsenin sınanmadığı günahın masumu olmadığını hatırlatmak ki, fazlasıyla ahlakçı kesilmiş bir toplumda, ahlakçılıktan ahlaklı olmaya çağrıdır bu…

Gel Dese Aşk’ta, insanın düşüşünü gösterirken, insanın düştüğü yerden kaldıracak diyalog yollarını gösteriyoruz. Yaralanmışlara onarılmanın mümkün olduğunu müjdeliyoruz. Daralmışlara genişlik sunacak alternatifleri sinema diliyle göstermeye çalışıyoruz. Kendilerini bir köşeye sıkışmış hissedenlere, hâlâ bir seçenekleri olduğunu hatırlatıyoruz. Mesele özetle budur.

Senaryoda olmayan, ama senaryonun ima ettiğini sanarak, bir takım ensestiyöz ilişkileri olmuş gibi dillendirenler sadece kendi kafalarındaki fantezileri ele veriyor zannımca. Bu da insanî bir zaaftır elbette; anlamaya çalışırım.

Yine de, kendi düştükleri söz ahlaksızlığını konu alan bir dizi bekliyorlarsa, başıma gelenler sayesinde, insanın iç dünyasını sürprizlerine aşina bir terapist olarak, bu dizinin danışmanlığını yapmaya çalışacağıma söz veriyorum.

Yorumlar