1128 Defa Okundu

Bir dershanede felsefe grubu öğretmeni olarak çalışıyordum. Sınıfa girdim. Ders anlatmaya başlayacağım. Ben başlamadan öğrencinin biri sordu: “Hocam felsefe anlatmak caiz mi?.. Felsefe bölümünden mezun oldum. Diplomamda da “Felsefeci” yazıyor. Dört yılını felsefe okumaya adamış ve yüksek lisansına da aynı alanda devam etmekte olan biri olarak toplumumuzda felsefeye yönelik farklı bakış açılarına rastladım. Bir felsefeci olarak kimi zaman önyargının kurbanı oldum. Kimi zaman da felsefeci olduğum için desteklendim. Felsefenin beni daha vicdanlı, mantıklı ve cesur yaptığını söyleyenler oldu.

Herkesin felsefeden kastı farklı bir şey olabiliyor. Kimin gerçek filozof olduğu kimin olmadığı da tartışmalıdır. Fakat yine de tarihe mal olmuş birkaç figürden yola çıkarak fikir yürütmeye çalışabiliriz. Mesela İngiliz filozof ve matematikçi Alfred North Whitehead (1861-1947) Platon’un büyüklüğünü ifade etmek için bütün bir batı felsefe tarihinin Platon’a düşülmüş dipnotlardan ibaret olduğunu söylemektedir. Platon’a “Eflatun-u İlahi” denmektedir. Onun için “Tanrısal Platon” ifadesi de kullanılır. Ya da en rahat anlayabileceğimiz şekilde ona “Yunanca konuşan Musa” da denmiştir. Peki neden?

Platon eserlerinde neyi ispat etmeye çalışmaktadır? Çoğu eserini okudum. İnsanın anne ve babasına saygı duyması, yaratıcıya saygı duyması, devletine bağlı kalması, iyilik yapması, kötülüğe iyilikle cevap vermesi gerektiği... Nefsin terbiye edilmesi gerektiği, ruhun ölümsüz olduğu... En ünlü eseri “Devlet” on kitaptan oluşur. Onuncu kitabın son kısmında insanın öleceği ama ölmesiyle beraber başka bir alemde yeniden var olacağı açıklanır. Öteki alemde bu dünyada iken yaptığımız iyi ve kötü her şeyden hesaba çekileceğimiz açıkça ortaya konur. Diğer dünyada iyiler ödüllendirilir kötüler ise cezalandırılır.

Platon’un (M.Ö. 428-348) daha Hristiyanlık ve Müslümanlıktan önce bu hakikatleri aynı şekilde ifade etmesi onun bu bilgilerinin ilahi kaynaklı (Yahudilik) olduğunu gösteriyor. İngiliz filozof John Locke (1632-1704) ise “Eğitim Üzerine” isimli kitabında insanın metafizik konularda düşünerek bir hakikate ulaşamayacağını söyler. Ona göre bu yüzden metafiziğin öğretilmesine gerek yoktur. Vahiy öğretilmelidir. O, “Tanrı ve kendi ruhumuz dışında maneviyatla ilgili yaptığımız en belirgin ve en büyük keşifler bize Tanrı katından vahiyle inenlerdir.” der.  Vahiy maneviyatın öğrenildiği birinci kaynak olmak durumundadır.

İmmanuel Kant (1724-1804) da dini eğitimin küçük yaşlardan itibaren verilmesi gerektiğini söyleyenlerdendir. Açıkçası felsefe tarihi hakkında bilgi edindikçe bazı felsefecilerin vahyi ne kadar takdir ettiklerini daha iyi görüyorum. Felsefe; günümüzde öyle algılanmasa bile, tarihte vahyi takdir etmenin en gelişmiş yöntemlerinden biri olarak ön plana çıkmıştır. Yalnız bu işin en önemli şartı kapsamlı şekilde düşünebilmek. Yeni çıkan felsefe ağırlıklı “Teklif” dergisinin ilk sayısı da bu temayı işliyor. Müslümanların mükellefiyetinin batı birikim ve düşüncesini de içine alacak şekilde geniş düşünmek olduğu iddia edilmiş.  

Bir kabı ancak daha geniş bir kap içine alır diyor “Teklif Dergisi” yayın kurulu. Tahsin Görgün hocanın “Açık Oturum” kısmında Fransız filozof Jean Paul Sartre’nin (1905-1980) özgürlükle ilişkisini çok güzel özetleyen bir ifadesi var. Özgürlüğünün tek delilinin nikahsız yaşaması olduğunu gerçekçi bir dille vurgulamış... Kant, “Yöntemi olmayan insanlara güvenilmez” der. Bu evrensel gerçek tüm çıplaklığıyla ortada. Felsefe; kapsamlı düşünmek ve kendimizi de batıyı da sorgulamak için güzel bir yöntem. Yöntemlerimize onu da eklemenin hayırlı olacağını düşünüyorum.    

Yorumlar