EN KOLAY ÖLÜM

Ülkesine büyük hizmetler yapmış ve kralın gözüne girmiş bir adam günün birinde ihtirasının esiri olup bir suç işler ve ölüm cezasına çarptırılır. Yalvarmalar yakarmalar fayda etmez. Fakat adam itibarlı biri olduğu için Kral ona bir ayrıcalık tanıyıp ölüm şeklini kendisinin seçmesini, nasıl istiyorsa o şekilde öldürüleceği hakkını tanır.

Cellatlar adamın tutsak olduğu zindana gelerek kralın kararını ona iletirler. Kralın sözü var. Ölüm şeklini kendin belirleyeceksin. Nasıl ölmek istiyorsan seni o şekilde öldüreceğiz derler. Adam biraz düşündükten sonra; “Ben hep insanın yaşlılıktan ölmesinin en rahat ölüm olduğuna inanmışımdır” der. Eğer kral bana seçme hakkı tanıyorsa “yaşlanarak ölmeyi tercih ederim” der. Verdiği sözü çiğneyemeyen kral mahkûmu serbest bıraktırır ve yaşlanıp ölünceye kadar ona kimse dokunmaz.

İnsana ölmeden hemen önce bir hayat muhasebesi yapma imkânı tanınmış olsaydı, acaba neler düşünürdü? Yoksa muhasebe yapmaya fırsat kalmadan “ölmeden önce ölür müydü?” Hani bir düşünür diyor ya; “Eğer ölümün çaresi bulunsaydı herkes ölmek isterdi.” Demek ki ölümün çaresi olmadığı için kimse ölmek istemiyor. Yıllarca insanlar, madem ölüm var… O halde hayatı daha anlamlı kılmanın ve yaşamanın üzerine kafa yormuşlar.

Şair Ruhsâtî bir şiirinde;

Gün bugünkü gündür saat bu saat

Daha dünkü günü göremezsin ha

Ansızın dururken ölüm gelirde

Bir saat evinde duramazsın ha

Bu dörtlükte zamanı üç boyutlu olarak ele alan şair; yaşanılan anın öneminden bahsederken, dünün muhasebesini yapmanın sadece anı anlamlı kılmanın ve “keşke”lerden uzak, ondan ders çıkarıp “an”da makul davranmanın öneminden de bahsediyor. Geçmiş için hayıflanmaktan ziyade istiğfar ve tövbe edilebileceğini, gelecek için telaşlanmanın gereksizliğinden, anı yaşamanın gerekliliğinden dem vuruyor. Ayrıca ölümün aniden geleceğini, ölümün ertelenip unutulmayacağından, hayatla ölüm arasında tutarlı bir dengenin sağlanmasının gerekliliğine dikkatleri çekiyor.

Şair Ruhsâtî şiirin devamında;

Güvendiğin dallar eline gelir

Kazandığın mallar hep miras kalır

Bülbül gibi dilin kapanır kalır

Dahi bir salavat veremezsin ha

Burada ölümün soğuk tarafını dile getiren şair; malın, mülkün, makamın, güzel sözün, tatlı dilin, boyun –posun, yakışıklılığın ya da güzelliğin fayda sağlamayacağını ifade ediyor.

Devamında;

Oğlun kızın figan edip ağlarlar

Ayrılık oduna ciğer dağlarlar

Gözün yumar çeneciğin bağlarlar

Eşini dostunu göremezsin ha

Ölüm geride kalanlar için bir ayrılıktır zamanla unutulur, ağlamanın, ağıt yakmanın, gözyaşı dökmenin bir şeyi değiştiremeyeceğinden bahsediyor.

Bir daha fayda vermez malın melalin

Bütün hasret kalır kaş-ı hilâlin

Hoşnut et hem çocuk hem iyalin

Bir daha hatırın soramazsın sen

Dünyada biriktirilen servetin alın teriyle de kazanılmış olsa faydasız olduğunu, mutlaka miras olarak birilerine kalacağını, öldükten sonra dünya malıyla irtibat kurulamayacağından bahsediyor.

Bütün canlıların bir gün hayatlarının son bulacağı hakikatine binaen bütün şairler şiirlerinde mutlaka ölümden bahsetmişlerdir.

Çile şairi Necip Fazıl’ın ki de bambaşkadır…

İki yıldız arası göğe asılı hamak…

Uyku, uyku… Zamansız ve mekânsız, uyumak.

Uyumak istiyorum; başım bir cenk meydanı;

Harfsiz ve kelimesiz düşünmek Yaradanı.

İlgisizlik, her şeyden kesilmiş ilgisizlik;

Bilmeyiz ki, en büyük ilme denk bilgisizlik.

Usandım boş yere hep gitmeler, gelmelerden;

Bırakın uyuyayım, yandım kelimelerden!

Değerli okurlarım bugün Yalova Devlet Hastanesinde ameliyat olacağım.

Dualarınızı eksik etmeyiniz İnşaallah…

Kalın sağlıcakla…