6824 Defa Okundu

“Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygamber'e karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir gidiş yeridir.” (Nisa: 115.)

Daha önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi Ehl-i Sünnet yolu, Kuran’da “sırat-ı müstakim” diye vurgu yapılan gerçek İslam yoludur.

Cenab-ı Hak bu yüce dine bizzat kendisi Kuran’da “İslam” adını verdiği halde (Maide:3, Âl-i İmran: 19.) “İslam” kelimesi yanında maksadı anlatmak için yeri geldiğinde “Ehl-i Sünnet” ifadesini de kullanmak bir zaruret olmuştur.

Bu zaruret, Kitap ve Sünnet’e gerçek anlamda tâbi olan, Hz. Peygamber ve Sahabenin yolunda yürüyen ve böylece hakkı anlama ve yaşama bahtiyarlığına erişen seçkin İslam toplumunu, kendini İslam diye tanımlayan bidat ve dalalet fırkalarından ayırmak gayesine matuftur.

EHL-İ SÜNNET HAKKI BULMADA İSABET ETMİŞTİR

Ehl-i Sünneti “fırka-yı naciye” yani “kurtuluş yolu” olarak bidat ve dalalet fırkalarından ayıran delillerden belki de en önemlisi “yetmiş üç fırka hadisi” diye bilinen hadis-i şeriftir ki, mealen şöyledir:

“Ümmetim yetmiş üç fırkaya (parçaya) ayrılacaktır, biri müstesna bu fırkaların hepsi cehenneme girecektir.”

Bu uyarıyı duyan ashab soruyorlar:

“Ya Resûlüllah! Kurtulacak olan fırka-yı nâciye hangisidir?”

Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle cevap veriyorlar:

“Benim ve ashabımın yolundan gidenler.”

Ahmed Ziyâuddin Gümüşhânevî’nin “Ehl-i Sünnet İtikadı” adlı kitabında bu hadis-i şerifin altında şu not yer alır:

“Bu hadis-i şerifi, büyük hadis âlimi İbn Mâce Hazretleri Sünen adlı çok kıymetli kitabında zikretmiştir. Bid’at ve dalalet fırkalarının propagandalarına kapılan bazı câhil ve gafillerin bu hadis için “aslı yoktur, mevzûdur” demeleri, büyük bir edepsizlik ve küstahlıktır. Mezkûr hadis İbn Mâce’den başka Tirmizî, Ebu Davud ve Dârimî gibi büyük hadis imamları tarafından da rivâyet olunmuştur.” (A. Ziyâuddin Gümüşhânevî, Ehl-i Sünnet İtikadı, Arapçadan Tercüme Edenler: Abdulkadir Kabakçı, Fuat Günel. 7. Baskı, Bedir Yayınevi, İstanbul 1996.s:7.)

Keza Cabir b. Abdullah’tan rivayet edilen bir başka hadis-i şerifte de Ehl-i Sünnet yolunun hakka ulaştıran yegâne yol olduğuna vurgu yapılmaktadır:

Câbir b. Abdullah’tan gelen sahih bir rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.v.) toprağa düz bir çizgi çizdi ve bu çizginin üstüne elini koyup şöyle buyurdu:

“İşte bu Allah’ın yoludur.”

Daha sonra o çizginin sağına ve soluna da çizgiler çizdi, “Bunlar da değişik tefrika yollarıdır. Her birinin başında ona çağıran bir şeytan vardır” buyurdu. Bilâhâre şu mealdeki ayeti okudu:

“Bu benim dosdoğru yolumdur. Öyleyse ona uyun. Sizi onun yolundan ayıracak başka yollara uymayın.” (En’am: 153.) (İbn Mâce, Mukaddime 2; Dârimî, Mukaddime, 23; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/435.)

Bu hadislerde kurtuluş, yani necat yolu olarak ancak Hz. Peygamber ve Sahabesinin yolunun gösterilmiş; bidat ve dalalet fırkalarının ise doğru istikameti bulamayan şeytanî yollar olduklarına dikkat çekilmiştir.

Ehl-i Sünnetin hakkı bulmada isabet ettiğine dair, ayet-i kerimelerde de delil ve işaretler vardır. Örnek olarak Nisa: 115 ve Bakara: 137. ayetleri verebiliriz:

“Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygamber'e karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir gidiş yeridir.” (Nisa: 115.)

Görüldüğü gibi ayet-i kerimede Hz. Peygambere (s.a.v.) karşı çıkmanın yanı sıra “müminlerin yolundan başka yola uyup gitmenin” de “sapkınlık” olduğu, kişiyi ebedî azaba sürükleyeceği haber verilmektedir. Böylece sırat-ı müstakim üzere yaşamanın Resule ve onunla beraber olan müminlerin (Sahabenin) yoluna tâbi olmakla gerçekleşeceği anlaşılmaktadır. Nitekim tefsirlerde bu gerçek açıkça vurgulanmaktadır. Misal olarak Elmalılı Tefsirinden bir alıntı yapalım:

“(Bu ayet) Resulüllaha karşı çıkmak müminlerin yoluna gitmemek olduğu gibi, müminlerin yoluna gitmemek de Resulüllaha karşı çıkmak demek olduğunu açıkça anlatmış ve buna binaen icma-yı ümmet (İslam âlimlerinin ittifakı) ile dahi doğrunun ortaya çıkacağını ve ona da uymanın “farz” olduğunu göstermiştir. Bunun için Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat âlimleri bu ayeti icma-yı ümmete uymanın farz olduğunu ifade için sevk olunmuş bir delil olarak anlamışlar ve delalet yönünü çeşitli şekillerde izah etmişlerdir. “İttiba” kelimesi de asıl meselenin “uyma” esası üzerinde cereyan ettiğini gösterir…”   (c: 3, s: 84.)

Bakara:137 de mealen şöyledir:

“Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yola girmiş, hidayeti bulmuş olurlar. Yok eğer yüz çevirirlerse onlar sadece ve sadece didişmenin içindedirler. Allah onlara karşı sana yeter. Ve O, işitendir, bilendir.”

Bu ayet-i kerimede de ehl-i kitap (Yahudi ve Hıristiyanlar) kast edilerek “onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa” ifadesi kullanılmış, böylece kurtuluş için Allah Resulü ve Sahabesinin yolu, yani müşahhas manada Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat akidesi şart koşulmuştur.

Bütün bu gerçekler bize, kendi yollarının İslam olduğunu söyleyen ama itikadî, fikrî, ilmî ve amelî cihetle sırat-ı müstakimden sapan pek çok fırka ve akımın olduğu ve olacağı gerçeğini de öğretmektedir.

Nitekim Ehl-i Sünnet ifadesini ilk kullanan Hasan Basrî (r.a.) ve İmam Azam’ın da (r.a.) bu tabiri gerçek Kitap ve Sünnet yoluyla bidatçıların yolunu birbirinden ayırmak için tercih ettikleri bilinmektedir.

Aynı zaruret günümüzde de söz konusudur. Çünkü bugün sapkın ekol ve tahrifat hareketleri, belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çoktur ve etkin vaziyettedir. 

“Ehl-i Sünnetin alamet-i farikası nedir?” diye bir soru sorulacak olsa buna şöyle cevap verilir:

“Kuran ve Sünnet’i Allah’ın muradı istikametinde ve Resulüllahın (s.a.v.) tanımladığı; tatbik, emir veya tavsiye ettiği şekilde anlamak ve yaşamaktır.”

Buna göre diyebiliriz ki, hakkı bulmak ve hak üzere istikrar ve istikamet sağlamada ancak Ehl-i Sünnet yolcuları muvaffak olabilir.

Çünkü Allah Ehl-i Sünnet yolundan yürüyenlere, yani Hz. Peygamber ve Sahabesinin hayatını, Resulün Sünnet ve hadislerini baş tacı edenlere, nurunu, feyzini ve bereketini vermek suretiyle lütfetmiştir. Bu çok önemli bir husustur.

Müslümanların kahir ekseriyetini oluşturan, “sevad-ı a’zam” denen bu topluluk, gerçek İslam ölçülerini korumada ve Kuran - Sünnet gerçekleriyle bütünleşmede, gerek itikadî, gerek ilmî, gerekse amelî yönden hiçbir çelişkiye düşmeden var olagelmiştir. Bu, Allah’ın lütuf ve kereminden başka bir şeyle izah edilemez.

Tarih boyunca pek çok Ehl-i Sünnet âliminin, sapkın bidat ve dalalet fırkalarının batıl görüşlerini nasıl çürüttüklerini, onların karşısında hakkı nasıl ortaya çıkardıklarını bilenler, bu hakikati teslim etmekte güçlük çekmezler.

Allah’ın Ehl-i Sünnet mensuplarına lütuf ve keremde bulunduğunu, bu sebeple Ehl-i Sünnet ölçüleri karşısında hiçbir bozuk fikir ve inancın tutunamayacağını İmam Gazali şöyle anlatır:

“Allahu Teâlâ Hazretleri kulları arasında ehl-i hakkı ve Ehl-i Sünneti benimseyip tercih eden insanlar yaratmış ve onların kalplerini yakîn nurlarıyla mamur eylemiştir. Böylece bunlar Allah Resulünün getirdiği ilahî hakikatlerin sırlarını anlamakta güçlük çekmemişlerdir.

Fırka fırka olan insanlar arasında, Allah’ın lütuf ve ihsanına mazhar olanlar işte bu ehl-i hak ve Ehl-i Sünnet mensuplarıdır.

Çünkü onların gönüllerini ilahî nur ile aydınlatan Cenâb-ı Hak, dinin hakikatlerini anlayıp bu ümmete anlatmak için onlara yardım etmiştir.

Onların içlerini şeytanın vesvesesinden ve sapıkların sapkınlıklarından korumuş, lisanlarını güçlü kılmış, bu lisan kuvvetiyle birlikte kuvvetli deliller ihsan etmiştir. Bu güçlü lisan ve deliller karşısında hiçbir bozuk akideli kimse barınamamıştır. (El- İktisat fi’l İtikat / İtikatta Sözün Özü, Hisar Yayınevi, Mütercim: Ömer Dönmez, s: 5.)

Bir hakikati teslim etmek adına deriz ki, bu satırların sahibi İmam Gazali Hazretleri de, bahsettiği güçlü delillerle desteklenen, yakîn nuruyla kalpleri mamur kılınan, karşısında sapık akideli tek bir kişinin barınamadığı ve bütün bu sebeplerle Allah’ın bu ümmete bir lütfu ve ikramı olan seçkin kullardan biridir. Allah ona rahmetiyle merhametiyle muamele eylesin.

Yorumlar