5836 Defa Okundu

“Mezhep İmamları Kuran’da Methedilen Rusûh Âlimlerdendir”

Ehl-i sünnet mezheplerinin, onların müçtehit imamlarının hak yolda olduklarına, İslam’ı doğru anlayıp yaşamak için onlara tâbi olunması gerektiğine dair ayetlerden delil ve işaretlere bu yazımızda da devam edeceğiz.

8- Âl-i İmran Suresi 7. Ayet

“İlimde Ruhsat Sahibi Âlimler ve Kalplerinde Eğrilik Olanlar”

Ayet-i kerimenin meali şöyledir:

“Sana bu Kitabı indiren O’dur. Bunun ayetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu ayetler, Kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih ayetlerdir. Kalplerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyiflerine göre tevil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun tevilini Allah’tan başka kimse bilmez. İlimde derinleşmiş olanlar (rusûh sahipleri), “Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.”

Bu ayet-i kerimede konumuzla ilgili olarak iki çeşit âlim anlatılmaktadır.

Bunlardan biri, ilimde derinleşmiş olanlar, yani rusûh sahipleridir ki, bunlar gerek muhkem, gerekse müteşabih ayetlerin hepsinin Allah’tan olduğunu bilir ve tasdik ederler; bu ayetlerin hepsine birden teslimiyet gösterirler.

Diğeri de kalplerinde maraz (hastalık) ve eğrilik bulunanlar, niyetleri bozuk olanlar, heva ve heveslerini esas alarak, Kuran’daki müteşabih ayetlerin peşine düşenler, bu ayetlerin manalarını saptıranlardır.

İlimde derinleşmiş gerçek âlimlerden mahrum olduğumuz günümüzde, kalplerinde maraz / eğrilik bulunan “âlim kisvesindeki saptırıcıların”, Sünnet ve hadisleri devre dışı bırakarak, akıllarına göre konuştuklarını ibretle görüyoruz.

Bu sebeple ayet-i kerime geçmişteki, İslam’ı doğru anlayıp anlatan gerçek müçtehit âlimlere işaret ettiği gibi, günümüzde manevi yol kesici ve saptırıcıların varlığına da delil teşkil etmektedir.

“Rusûh / ilimde derinleşmiş âlimler” tabiri tefsirlerde şöyle izah edilir:

“Rusûh (derinleşmiş olmak), bir şeyde sebat bulmak demektir. Sabit olan her şeye râsih denilir

Hz. Peygambere (s.a.v.) ilimde derinleşmiş olanlar hakkında sorulunca şöyle buyurdu:

“Yeminine bağlı kalan, diliyle doğru söz söyleyen, kalbi de dosdoğru olan kimsedir.”

İbn Abbas’dan rivayet edildiğine göre, “ilimde derinleşmiş olanlar” buyruğu, Aziz ve Celil olan Allah’ın ismine atfedilmiştir. Ve bunlar da müteşabihi bilenler arasında yer alıp, bu müteşabihi bilmelerine rağmen, “Biz ona iman ettik” demektedirler. Ayrıca er-Rabî, Muhammed b. Cafer b. ez-Zübeyr, el-Kasım b. Muhammed ve başkaları da bu görüşü belirtmişlerdir.” (Kurtubi Tefsiri c: 4, s: 108- 111.)

Ali Sâbûnî Tefsirinde ise şöyle denmektedir:

“İlimde derinleşmiş kimseler ise, müteşabih ayetlere ve bunların Allah katından geldiğine inanırlar ve “Muhkem ve müteşabih, hepsi hak ve gerçektir. Çünkü Allah kelamıdır” derler. Akl-ı selim sahibi ve münevver kimselerden başkası düşünüp öğüt almaz.” ( c:1, s: 340.)

Tefsirlerden aldığımız bu izahlara göre, dinde rusûh sahibi, derinleşmiş âlimler, hem muhkem hem müteşabih ayetleri bilen, aralarında bir fark gözetmeden hepsinin Allah’tan olduğuna iman eden ve teslimiyet göstererek dinde hikmeti arayan mümtaz kimselerdir.

Bunun, Kuran ve Sünnet’i (hadisleri) kavramış, bunlardan hüküm çıkararak ümmet-i Muhammed’in ihtiyaç duyduğu fetvaları onların önüne uygulamaya hazır bir şekilde koyan mutlak müçtehitleri, gerçek âlimleri, yani mezhep imamlarını anlattığında şek ve şüphe yoktur.

Ayette kendilerinden bahsedilen diğer güruh olan, kalplerinde maraz (hastalık) ve eğrilik bulunan âlim kisvesindeki saptırıcılara gelince; tefsirlerde bunların sıfatlarına da işaret edilmektedir.

Kurtubi Tefsirinde şöyle denir:

“Müteşabih olana tâbi olanların, Kuran-ı Kerim hakkında şüphe uyandırmak ve ayağı saptırmak için müteşabihe tâbi olmaları ve bu maksatla müteşabih olanları öğrenmeleri ihtimalden uzak değildir…

Bu ayet-i kerime kâfir, zındık, cahil, bidat sahibi bütün kesimleri genel olarak kapsamına almaktadır.” (c: 4, s: 104.)

Ali Sâbûnî Tefsirinde de şöyle denmektedir:

“Yüce Allah şöyle buyurur: Kalplerinde hidayeti bırakıp dalalete düşme eğilimi bulunanlar, müteşabih ayetlere uyar ve onları kendi arzularına göre tefsir ederler. Bunu yapanlar, insanları dinleri hususunda fitneye düşürmek ve halka sapık Hıristiyanların yaptığı gibi Allah’ın kelamını tefsir etmeyi murad ettikleri intibaı vermek için yaparlar. Nitekim Hıristiyanlar Hz. İsa (a.s.) hakkında “O, Allah’ın Meryem’e ulaştırdığı kelimesi ve kendisinden bir ruhtur.” (Nisa: 171) mealindeki ayeti, Hz. İsa’nın (haşa) Allah’ın oğlu olduğu ve ondan bir parça olduğu şeklinde yorumlamış, bu iddialarına delil getirmişler; Hz. İsa’nın (a.s.) ulûhiyetini iddia etmiş ve onun Allah’ın kullarından bir kul ve peygamberlerinden bir peygamber olduğuna delalet eden “O, sadece kendisine nimet verdiğimiz bir kuldur” (Zuhruf: 59.) mealindeki muhkem ayeti terk etmişlerdir.” (c: 1, s: 339- 340.)

Görüldüğü üzere tefsirlerde kalplerinde maraz ve eğrilik olanların nefislerine uyarak veya maksatlı bir şekilde Allah’ın ayetlerini saptırdıkları anlatılmaktadır. Bugün bu sapkınlığı hayret ve dehşetle müşahede ediyoruz.

Bunlar, Casiye: 23. Ayette anlatılan “heva ve heveslerini ilah edinen” ya da bağlı oldukları birtakım menfur emeller ve ideolojik merkezlere hizmet maksadıyla Allah’ın ayetlerini saptıran güruhtur. Casiye: 23. Ayetin meali şöyledir.

“Heva ve hevesini ilah edinen, bilgisi olduğu halde Allah’ın şaşırttığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü? Onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Ey insanlar! Anlamaz mısınız?”

Bu ayet Müslüman kardeşlerimizin sık sık sordukları şu sorunun cevabını da gayet net bir şekilde vermektedir:

“Bu kadar tahsil yapmış, din konusunda profesör olmuş, Kuran’ı bizden çok daha iyi bilen bu kişiler neden ve nasıl sapkınlığa düşüyorlar ki?”

Evet, bu sorunun cevabı Casiye: 23. Ayettedir:

Onlar Allahu Teâlâ’yı bırakarak nefislerini ilah edindikleri, arzu ve heveslerinin peşine düştükleri, bu konuda kendilerine imkân ve fırsat sağlayan şeytanlara ve şeytanlık görevi yapan sapkınlara tâbi oldukları için sapıtırlar. Bunların ilimleri yok değildir, vardır; ayette geçtiği gibi “ilimleri olduğu halde / bir ilim üzere” sapmışlardır.

Kalplerinde eğrilik bulunan bu ilim adamı kisvesindeki kimselerin hali, ters cihetten gerçek âlimlerin, hususiyle konumuz olan mezhep imamlarının ne kadar mübarek, Allah’a dost, kâmil kullar olduğunu, Kuran ve Sünnet çizgisinde istikamet tuttuklarını da ispat etmektedir.

9- Âl-i İmran Suresi 8. Ayet

“Allah’tan Hidayette Devamlılık İsteği”

Manidardır; kalplerinde maraz, eğrilik bulunan sapkın âlimlerin anlatılmasından sonra gelen bu ayette, Cenâb-ı Hak bize hidayete erdikten, yani Müslüman olduktan sonra, sapma tehlikesine karşı kendine sığınmamızı emrediyor ve bu konuda nasıl dua edeceğimizi öğretiyor. Ayet-i kerimenin meali şöyledir:

“Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz sen çok bahşedensin.”

Ayet olarak gelen bu dua, bize aynı zamanda ruhsat sahibi gerçek âlimlere tâbi olmamız gerektiğini de öğretmektedir. Zira Kuran ve Sünnet çizgisinde, edille-yi şeriyye ölçülerinde, sırat-ı müstakim üzere yürüyen âlim ve müçtehitlere tâbi olmak, bize Allah’ın kendi katından bahşettiği bir lütuf ve rahmettir.

Mezheplere, mezhep imamlarına, rusûh sahibi gerçek âlimlere uyulması gerektiğine dair işaretler taşıyan daha birçok ayet-i kerime vardır. (Mesela Yusuf: 76, Zümer: 9, Nisa: 58, Bakara: 269, Nahl: 43 - 44, Maide: 95 gibi.) İki ayete daha bakalım:

10- Fâtır Suresi 28. Ayet

“Gerçek Âlimlerin Allah Korkusu”

Kuran’da gerçek, ehliyetli âlimleri anlatılırken, onların bir vasfının da Allah’tan korkmaları olduğunu haber verilir. Fâtır: 28. Ayet tam da bunu anlatmaktadır. Ayetin meali şöyledir:

“… Kulları içinden ancak âlimler, Allah'tan (gereğince) korkar…”

Dinde istikamet üzere gidip, gerçekten Allah’tan korkanlar içinde ilk sırada mezhep imamları, müçtehitler, fakihler gelir. Bu, kitap çapında çalışılabilecek kadar geniş bir sahadır.

Mesela İmam Azam’ın kırk yıl boyunca yatsının abdestiyle sabah namazını kıldığı rivayet edilir. O, fetvalarında halifenin yönlendirme ve müdahalesine maruz kalmamak için baş kadı olması yönündeki teklifi reddetmiş, bundan dolayı da iki yıl hapiste türlü eza ve cefalar görmüştür.

İmam Şafiî’nin Allah Resulünün sünnetine tâbi olma konusundaki hassasiyeti dillere destandır.

İmam Malik’in Hz. Peygamberin mübarek ayaklarının bastığı Medine topraklarında ayakkabı giymeye hayâ ederek yalın ayak yürüdüğü bilinmektedir.

Ahmed b. Hanbel’in “Kuran mahlûktur” diyenlere karşı çıkıp, bu davasından dönmediği için yirmi sekiz ay karanlık bir hücrede işkence gördüğü, buna rağmen haklı davasını bırakmadığı yine ehlinin malumudur.

Bunun gibi daha birçok âlimden pek çok örnek verilebilir. Allah hepsinden razı olsun.

11- Âl-i İmran Suresi 18. Ayet

“Ölçü ve Adalet Sahibi Gerçek Âlimler”

Bu konuda vereceğimiz son ayet-i kerime, İslam’da ölçüyü ve adaleti koruyan gerçek ilim sahipleriyle ilgilidir. Ayetin meali şöyledir:

“Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şâhitlik ettiler. Ondan başka ilâh yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Görüldüğü üzere ayet-i kerimede Allahu Teâlâ’nın varlığına, birliğine, ondan başka ilah olmadığına şahit olarak, önce bizzat yine Allahu Teâlâ, sonra melekler sonra da ölçü ve adalet sahibi âlimler gösterilmektedir.

İmam Gazali bu ayet-i kerimenin gerçek âlimlerin medh u senasının zirvesi olduğunu söyler. Gerçekten de âlimler için bundan daha büyük metih olabilir mi?

Peki şimdi soralım:

Allahu Teâlâ’nın ayetiyle methedilen bu güzide âlimler, hiç Allah Resulünün (s.a.v.) Sünnet ve hadislerini devre dışı bırakarak Allah’ın ayetlerini keyiflerince saptıran yol kesici, haramîlerle bir tutulabilir mi?

Bu tip ehliyetsiz ve sapkın, kalbinde maraz olan kişilerin günümüzde mezhep imamlarını, müçtehitleri küçümseyip “Onlar da kim oluyor, biz de onlar gibi Kuran’ı anlar fetva veririz” manasındaki eylem ve söylemleri ne korkunç bir hezeyan ve fecaattir.

Allah hepimizi ve tüm ümmet-i Muhammed’i böylelerinin şerrinden korusun.

 

Yorumlar