DİYARBAKIRLI BİR YÜREK ADAM

Tarihin kadim şehri Diyarbakır’ın Gazi Caddesi’nde yürüyorum. Az önce Dağ Kapı’da indim minibüsten. Niyetim Hasan Paşa Hanının avlusuna oturup çay içmek. Bu arada etrafıma bakmayı da ihmal etmiyorum...

Tarihin kadim şehri Diyarbakır’ın Gazi Caddesi’nde yürüyorum. Az önce Dağ Kapı’da indim minibüsten. Niyetim Hasan Paşa Hanının avlusuna oturup çay içmek. Bu arada etrafıma bakmayı da ihmal etmiyorum. Hanın tam köşesine gelmiştim ki kuzeyden doğuya uzanan sokağın başında duvara kırmızı yağlı boya ile acemi bir tarafından yazıldığı belli olan bir yazı dikkatimi çekti. Süleyman Nafiz Sokağı… Altında da bir ok; sokağı işaret ediyor. 

Süleyman Nazif… Diyarbakır’ın yetiştirdiği yürek adam…

Süleyman Nazif’in ismi nerede geçse hemen gözümde İstanbul’un işgal yılları canlanır. Yedi düvele karşı yedi ayrı cephede savaşan Osmanlı’nın yenik sayıldığı, İstiklal Marşımızın yazarı Mehmet Akif Ersoy’un ifadesi ile tek dişi kalmış canavarın dayatması sonucu imzalamak zorunda kaldığımız Mondros Ateşkes Antlaşması…

Ardından İtilaf devletlerince işgal edilen İstanbul…

23 Ocak 1920’de İstanbul’a Napolyon çalımı ile giren Fransız komutanı ve ardındaki Fransız askerleri…

Onları alkışlarla karşılayan azınlıklar…

Çaresiz bir padişah, eli kolu bağlı bir hükümet; bütün bu olumsuzluklara karşı yüreği vatan kadar büyük insanlardan biri; Süleyman Nazif…

“Pierre Loti Hitabesi” ile Fransız küstahlığını protesto eden, Hadisat gazetesinde yayınlanan “Kara Bir Gün” adlı zehir zemberek yazısı ile de işgal güçlerini yerden yere vuran Süleyman Nazif… Yazdığı bu yazı nedeni ile İngilizlerin Malta adasına sürdükleri ve 20 ay burada sürgün hayatı yaşayan kahraman…

Evet, ne zaman Diyarbakır’ın yetiştirdiği bu yürek adamın, Süleyman Nazif’in adını duysam bir film şeridi gibi bütün bu olaylar geçer gözlerimin önünden. İşte yine onu çağrıştıran bir levha, Süleyman Nazif Sokağı…

Tereddütsüz dalıyorum sokağa. Sokağın her iki tarafına dizili elektronik eşya satan dükkânlar… Dükkânlardan birinin önünde duran bir esnafa yaklaşıyorum selam verdikten sonra; “bu sokak?”, diyorum. “Süleyman Nazif Sokağı abi, birine mi baktınız?” “Yok, yok da kim bu Süleyman Nafiz” Anlaşılan böyle bir soruyu beklemiyor esnaf arkadaş. “Süleyman Nazif, Diyarbakırlı eski bir şair”, diyor. Yüzüme bakıyor; “abi bir çay ikram etsem.” Diyarbakır insanı, misafirperver, yardımsever… Teşekkür ediyor ve yoluma devam ediyorum.

 Sur içerisindeki sokaklara nispeten daha geniş bir sokak bu; ancak bakımsız, kaderine terk edilmiş adeta. Az ileride de bir başka sokak kesiyor Süleyman Nazif Sokağı’nı. Dönüyorum, bir çay ocağı gözüme ilişiyor. Küçük iskemlelerden birini çekip oturuyorum. Ocağı çalıştıran, sorar diye bekliyorum; ama nafile… “Bir çay”, diyorum sonunda.

Dilimde kekremsi bir tat bırakan çayı yudumlarken çaycıya “ kim bu Süleyman Nazif, hani bu sokağa ismin veren?”, diye soruyorum. Çaycı, “valla dayı ne bilem ben”, diyor. Çay ocağının köşesinde oturan yaşlıca adam atılıyor; “O gençtir, bilemez Süleyman Nazif, Diyarbakırlı bir şair”, diyor. “Pardon, İsminiz?” “Hayrettin Mercan.” “Peki, Hayrettin Bey, bu şair hakkında başka ne biliyorsun”, diyorum. “Yani büyük şair adına bir ilkokul yaptırılmış, bir anaokulu da var. Sonra Sur’da bir mahalleye ismi verilmiş…” “Onun eserlerinden okudun mu?” sorum havada kalıyor.

Hey gidi Süleyman Nazif, senin şehrinde seni yeterince tanımıyor senin insanların.

Suç onların mı? Değil elbette. Başta onlara şehrinin değerlerini tanıtmayan mevcut eğitim sistemi. İkincisi şehrin kültür değerlerine sahip çıkmayan genel ve yerel yönetimler…

Yalnızca Diyarbakır’a değil bütün Türkiye’ye mal olmuş; İbn-ün Ezrak, İbrahim Gülşeni, Molla Çelebi, Ahmet Mürşidi, Ebu’l Kasım, Ali Emiri, Ziya Gökalp, Cahit Sıtkı Tarancı, Faik Ali Ozansoy, Ahmet Arif, Sezai Karakoç ve Süleyman Nafiz gibi değerlerimize değer katanları bizler çocuklarımıza öğretememişsek… Onları, lastik yakma ayinleri ile teröre davet edenlerin insafına terk etmişsek; yakınmaya, şikâyet etmeye hakkımız yoktur, olamaz da. Bugün, kandırılmış ve aldatılmış Diyarbakır çocukları, kendi kültür değerleri olan Ziya Gökalp Müzesi ile birlikte kendi okullarını da yakıyorlarsa, gözlerini kırpmadan cinayet işleyebiliyorlarsa bunda bizim suçumuz, günahımız yoktur diyebilir miyiz?

İhanet rüzgârını arkalarına alan tarih ve kültür düşmanı hainlerin, Mecusilerin, alnı secde görmeyen ateistlerin tek amacı; kanlarına girerek kandırdıkları çocuklarla, o çocukların yaşadıkları şehirlerin “Surlarına” sevgi bayrağı yerine kin ve nefret bayrağı astırmak, sonra da ülkenin birlik ve kardeşliğine kurşun sıktırmaktır. Bu insan ve İslam düşmanı güruhun ne kinleri biter ne ihanetleri… Şimdi hedeflerinde peygamberler, şühedalar, sıddıklar ve veliler şehri Diyarbakır’ımızın isminin terörle birlikte anılması var. Sonra… Sonrasını düşünmek dahi istemiyor insan. Peki, ya biz ne yapıyoruz? Bize düşen ne? Güzelliklerinin yanı sıra sahip olduğu değerlerle de huzur beldesi ve turizm cenneti olabilecek bu şehre kötülük edenlerin dümen suyuna kürek çekmek mi?

Nereden nereye Hey gidi Süleyman Nazif! Ruhun şad, mekânın cennet olsun. İyi ki Malta’da özlemi ile kavrulduğun sılanı bu haliyle görmedin. Yoksa kahrolur; ‘Daüssıla’nı değişik bir biçimde kaleme alır; İngilizler tarafından sürgün edilmene sebep olan; “Kara Bir Gün” makaleni de; “Kapkara Bir Gelecek”,başlığı altında yazardın.


Not: Arşivimi karıştırırken bu yazı ilişti gözüme. Diyarbakır Özgür Haber gazetesinde yayınlanan bu köşe yazım. Tam beş yıl geçmiş aradan. Peki, değişen ne o günden bu güne? Biz hâlâ kendi değerlerimizi çocuklarımıza veremiyorsak, biz hâlâ bu acılı ve sancılı coğrafyada tarih dersini seçmeli hale getirerek gelecek nesillere tarih şuuru aşılayamıyorsak… Vay halimize! Vah geleceğimize!

Yorumlar