9580 Defa Okundu

Bu yazımızda geçtiğimiz günlerde Almanya’da temeli atılan yeni bir dinlerarası diyalog mekânı üzerinden medyaya yansıyan haberlerin kısa bir değerlendirmesini yaptıktan sonra, bu münasebetle “dinlerarası diyalog ve hoşgörü” tabirindeki beş küfür noktasını açıklayacağız.

I- KONUNUN MEDYAYA YANSIYIŞ ŞEKLİ

Bu konudaki haberlerden biri şöyleydi:

“Berlin’in tarihi noktalarından Petri Meydanı bugünlerde tartışmalı bir proje ile anılıyor: House of One... Üç İbrahimî dinin ibadethanelerini aynı mekânda toplamayı ve hatta dinsizlerle de diyalog kurulmasını amaçlayan projenin en çok tepki çeken yanı ise Müslümanlığı Gülen Cemaatine yakın bir derneğin temsil ediyor oluşu.

Hristiyan, Yahudi ve Müslüman... Üç semavi dinin ibadethaneleri tek çatı altında toplanabilir mi? Böylesi bir fikri hayata geçirecek bir projenin startı perşembe günü Berlin'de verildi. "House of One" adını taşıyan, üç dini tek çatı altında toplayacak projenin temel atma törenine Almanya Federal Meclis Başkanı Wolfgang Schäuble ve Berlin Eyalet Başbakanı Michael Müller katıldı.

Ancak proje tartışmalı. Zira projede Müslümanları temsilen Gülen Cemaatine yakın bir dernek yer alıyor.” [1]

Konuyla ilgili Türk Dışişleri Bakanlığının yaklaşımı da şöyle yansıdı basına:

“Dışişleri Bakanlığı Almanya’da FETÖ’nün dâhil edildiği “House of One” projesinin üç dini bir araya getirmeye değil, ancak ayrıştırmaya ve bir terör örgütünün meşrulaştırılmasına ve desteklenmesine hizmet edeceğini belirtti…

…Temennimiz, yapılan bu vahim yanlıştan fazla zaman geçirilmeden dönülmesi ve projede Alman kamuoyunda da şaibeli ve şüpheli faaliyetleri dolayısıyla gerçek yüzü giderek daha iyi anlaşılmakta olan sözkonusu örgütün yerine Müslümanların hakiki temsilcilerine yer verilmesinin sağlanmasıdır.”[2]

Gerek ilk haberin veriliş şeklinde ve gerekse Dışişleri Bakanlığının hadiseye yaklaşımında çok büyük bir yanlış vardır.  

Sanki üç dini bir araya getirmeye yönelik bir faaliyette hiçbir mahsur yokmuş da,  sadece bu projede FETÖ’nün de yer almasında sıkıntı varmış gibi bir değerlendirme yapılmakta; buna “vahim yanlış” denmekte ve doğrusunun, projeye İslam’ı gerçek manada temsil edebilecek Müslümanların dâhil edilmesinin olacağı söylenmektedir.

Hâlbuki burada asıl mesele, asıl “vahim yanlış”, üç dinin bir araya getirilmesi teşebbüsüdür. Bu yaklaşım çok tehlikelidir. Zira dinlerarası diyalog ve hoşgörü, bir Vatikan projesi olup Hıristiyanlığı dünya dini haline getirmeyi hedeflemektedir. Dolayısıyla modern bir misyonerliktir ve İslam dinini tahrif, tahrip ve imha zihniyetini de ihtiva etmektedir. Bir Müslüman bir temsilci böyle bir projede asla yer alamaz.

Türkiye 15 Temmuz darbe girişimini büyük bir kahramanlıkla bastırmış ve ardından da FETÖ’yle hukuk ve güvenlik zemininde büyük bir mücadeleye girişmiş olduğu halde, ne yazık ki bu terör örgütünün zihin yapısı demek olan dinlerarası diyaloga karşı gerekli ilmî ve fikrî mücadele bir türlü başlatılamamıştır. Tam tersine diyalog eksenli görüşler ilahiyat camiası başta olmak üzere hala birçok akademisyen, yazar - çizer tarafından seslendirilmektedir.

Bu vahim manzarayı gerekirse pek çok delille ortaya koymamız mümkündür. Şimdilik bu kadarını ifadeyle iktifa ederek, bu yazıda sadece “dinlerarası diyalog ve hoşgörü” şeklindeki bir adlandırmada bile, İslam’ın tevhid itikadı açısından bakıldığında görülen beş küfür noktası üzerinde duracağız.

II- “DİNLERARASI DİYALOG VE HOŞGÖRÜ” TABİRİNDEKİ BEŞ BÜYÜK CİNAYET

Esasen “dinlerarası diyalog ve hoşgörü” tabirinde beş büyük cinayet bulunmaktadır:

1- “Din” kelimesinin çoğul olarak “dinler” şeklinde kullanılması, dinler arasında eşitliği çağrıştırır. Böyle bir eşitlik ise tek hak din olan İslâm’ın dejenere edilmesi anlamına gelir. Çünkü bir evvelki yazımızda ortaya koyulduğu üzere, İslam’ın vahiy kaynaklı tek hak din olduğu ayetlerle sabittir. İslam’ı diğer dinlerle eşitlemek, ya onu muharref ve beşerî dinler seviyesine indirmek ya da muharref ve beşerî dinleri hak olan İslam’ın seviyesine yükseltmek demektir ve her ikisi de İslam akaidini ihlaldir. Yani bunu yapanları İslam’ın dışına çıkarır.

İslam’la diğer dinlerin eşitlenmek istendiğinin delili, “üç semavî din”, “üç büyük din”, “ilahî dinler” gibi tabirlerin konuşmalarda, makalelerde, kitaplarda, hatta bazı tefsirlerde sıklıkla kullanılıyor olmasıdır. Bu, müstakil olarak araştırmaya değer itikadî bir fecaattir.

2- “Dinlerarası diyalog” tabiri ilmen ve itikaden yanlış bir tabirdir. Din müntesipleri birbirleriyle konuşabilir; her müntesip din, inanç ve fikir hürriyeti çerçevesinde kendi dininin tebliğini yapabilir. Ama dinlerarası diyalog dendiğinde diyalogundan bahsedilenler din müntesipleri değil, dinlerin bizzat kendisidir. Yani iki veya daha fazla dinin bir araya gelip, (hâşâ) birbiriyle fikir alışverişi yaparak uzlaşma yoluna gitmeleri gibi akıl, ilim ve imkân dışı bir durum tasarlanmaktadır.

Hâlbuki hiçbir din kendini noksanı veya fazlası olan bir yapı olarak algılamaz ve böyle takdim etmez. Din öyle bir şeydir ki, kendini müstakil ve noksansız telakki eder. Dolayısıyla dinler arasında diyalog imkânsızdır.

İslâm nokta-yı nazarından baktığımız zaman, İslâm’ın tek hak din oluşu, müntesiplerinin şahsî - sübjektif bir iddiası değildir. Tek hak din olma özelliği İslâm’ın kendi yapısında, kendi doğasında vardır; bu onun ilahilik vasfında, vahiy esaslı oluşunda gizlidir. Bu bakımdan İslâm hiçbir dinle diyaloga girmez, fikir alışverişi yapmaz, kendi bünyesine uymayan bütün bâtılları toptan reddeder. Çünkü İslam, Allah’ın seçtiği ve gönderdiği, fazlası veya noksanı bulunmayan “ekmel kılınmış” yani mükemmel hak dindir. (Bak: Maide: 3, Âl-i İmran: 19.)  

Hakikat bu iken, bir kimse Müslüman görüntüsü altında İslâm’ı başka bâtıl dinlerle diyaloga sokmaya kalkarsa, bu yapılanın akaiddeki adı küfürdür. Bunu yapan kimse de İslâm dinine ihanet etmiş, kendini ebediyen mahvetmiş olur.

3- Dinler arasında “hoşgörü” nitelemesi de düşünülemez. Zira bir din, bir başka dinin kendi bünyesine uymayan kavram veya kuralını hoşgörü ile algılamaz ve kabul etmez.

İslâm ise hak ve bâtıl arasına kesin bir çizgi koyar, bâtılın hiçbir türüne asla hoşgörüyle bakmaz.

Hem şu da bir gerçektir ki, eğer bir dinin akaidi bozuksa, detaylarında da hak adına bir şey aranamaz. Çünkü o detaylar akaide bağlıdır, ona hizmet eder.  Bu, Kur’ân ayetlerinin kesin hükmüyle sabittir. “Hak gelince batıl zâil olur” (İsrâ 81.) ayet-i kerimesi, hakkın ışık ve aydınlığa, bâtılın da karanlığa benzetilmesi şeklindeki ayetler (Nur: 35, 40.) bunu göstermektedir. O halde bâtılın -tek bir teferruatında bile olsa-  hoşgörüyle karşılanması mümkün değildir.

Aynı “hoş görmeme” tavrı, din olma iddiasındaki diğer yollarda da mevcuttur. Mesela Hıristiyanlık da kendisinden başka kurtarıcı bir din kabul etmez. Vatikan kaynaklarında bunun pek çok örneğini görmek mümkündür ki, biz geçmiş yazılarımızda onların bir kısmına yer vermiştik.

“Peki kendileri diğer dinleri hoş görmüyorlarsa o zaman neden projenin adında bu tabire yer verdiler?” diye sorulacak olursa cevabı açıktır. Onlar hoşgörü kelimesinin sözlük anlamındaki cazibeyle başka insanların gözünü boyamaya çalışırken, kendileri kelimeye terim manası yüklemişler ve meseleye “Hıristiyanlığı kabul etmek istemeyenlerin göstereceği direniş karşısında hoşgörü sahibi olmak, yani onları bir nevi mazur görmek ve peşlerini bırakmamak” şeklinde yaklaşmışlardır.

 

Burada şu hususun altı da mutlaka çizilmelidir:

İslam başka batıl dinlere hoşgörüyle bakmaz demek, o din mensuplarına yaşam hakkı tanımaz, kaba kuvvet kullanır vs. demek değildir; bunlar birbirinden çok farklıdır.

İslâm, henüz İslâm’ı kabul etmemiş olanlara tebliğini yaparken tatlı dil, mütevazı tavır, güzel ve anlaşılır bir lisan ve hikmetle konuşma ilkelerine riayet ederek, muhatabını rencide etmeden iknaya çalışır. Tebliğdeki bu nezih yaklaşım tarzıyla, dinler arasındaki hoşgörüyü asla birbirine karıştırmamak lazımdır.

4- Dinlerarası diyalog yapılırken dinlerde üzerinde uzlaşılacak ortak noktalar aranır. Hâlbuki imanla küfür arasında herhangi bir ortak nokta söz konusu değildir. Zahirî görüntüye bakılarak getirilen yaklaşımlar ise ilmî olmaktan uzaktır.

Mesela Hıristiyanlıkla İslâm arasında “tanrı” kavramının ortak nokta olduğu söylenir. Bu yanlıştır. Çünkü Hıristiyanlıktaki tanrı anlayışında teslis akidesi söz konusudur. Baba Rab, Oğul  / İsa Rab, Ruhu’l Kudüs’ten oluşan üçlü tanrı sistemi İslam’a göre şirktir. İslâm’da eşi benzeri olmayan, noksan sıfatlardan münezzeh, kemal sıfatlarla muttasıf tek Allah inancı vardır. Görüldüğü üzere İslam’la Hıristiyanlık arasında en büyük ortak nokta olduğu iddia edilen tanrı kavramında bile doğuyla batı kadar uzaklık ve farklılık vardır ve dinler arasında bu ortak nokta kabulü, dinlerarası diyalogun dördüncü fecaati ve akaid ihlalidir.

Bu çerçevede açıkça seslendirilmeyen bir hesap daha vardır ki, o da Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizi “ortak nokta” olmadığı gerekçesiyle devre dışı bırakmaktır. Nitekim dinlerarası diyalogun şiarı olarak seslendirilen “Allah’ta buluşalım”, “İbrahim’de buluşalım” gibi sloganlar, sırf Hz. Muhammed’i (s.a.v.) dışlamak içindir. Bunun manası, İslâm’da imanın temeli olan kelime-yi tevhidin ikinci aslının, “Muhammedün Resulüllah”ın inkârıdır. Bu, şu demektir:

“Biz senin peygamberini kabul etmiyoruz, onu bırak da gel, öyle diyalog yapalım.”

Bu ise Müslümanlar açısından İslâm’ın dışına çıkmak, küfre düşmek demektir.

5- Bu proje, maksadı açısından bir Vatikan projesidir ve Hıristiyanlığı yayma amacı gütmektedir. Bu açıdan da dinlerarası diyalog ve hoşgörü, İslâm’ın inkârı, Müslümanların bâtıla ve küfre sürüklenmesi projesidir.

Dinlerarası diyalogu planlayanların öncelikli hedefi, İslam’ın tek hak ve en son din olma özelliğini Müslümanların zihinlerinden silmektir.

Mesela dinlerarası diyalogun teorisyenlerinden W. M. Watt şöyle demiştir:

“Dinlerin karşılaştırılması, yani üstünlük ve aşağılık açısından herhangi bir değerlendirmeye gitme objektif anlamda geçerli olmadığı için, gerçek diyalog anlayışı bu çeşit karşılaştırmalardan vazgeçmeyi icap ettirir. Bir insan “Benim dinim son dindir” derse bu olmaz; çünkü buradaki “son” kelimesi diğer dinlerden üstün olma veya diğer dinleri geçersiz kılma anlamına gelir (…) Başka dinlere mensup olanlarla gerçek bir diyalog kurulacaksa (…) bu son savunma kalesini – bizim dinimiz diğer dinlerden üstündür inancını- terk etmemiz gerekir.” [3]

Bu satırların içinden alındığı kitabı Türkçeye tercüme eden kişi, asıl sahası felsefe olup, bir dönem Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanlığı yapmış olan, II. Din Şurasının mimarı, meşhur Abant Toplantılarının öne çıkan isimlerinden Prof. Mehmet Aydın’dır.

Mehmet Aydın’ın M. Watt’la ilişkisi sadece kitabını tercüme etmekten ibaret değildir; onu adeta kendine üstad ve rehber kabul eder ve yukarıdaki görüşünün aynısını kendisi de seslendirir:

“Bazı Müslüman kardeşlerimiz diyordu ki, yahu bir fırsat düştü, Müslümanlığı anlatalım Hıristiyanlara. Allah belki hidayetini gösterir. Yani adam aslında Müslümanlaştırmak için gelmiş. Bu diyalog değil… İşin ucunda din değiştirmek, bilmem adam kazanmak, üye kazanmak varsa, açıkçası bu, bir din mensubuna yapılacak en dinsizce bir harekettir. Dinsizce diyorum, çünkü bunu hiçbir din kabul etmez.” [4]

Eğer ilk defa duyuyorlarsa, bu ifadeler karşısında okuyucularımızın tüylerinin diken diken olduğunu hisseder gibiyim. Bir Müslüman nasıl olur da kendi dininin hak din olduğunu söyleyemez? Ama Mehmet Aydın için bunda şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü o şu sözlerin de sahibidir:

“Allah farklılıktan rahatsız olmuyor…” [5]

Yani (haşa, sümme haşa) Allah hakla batıl arasında fark gözetmiyor demek istiyor… Bu yaklaşım düpedüz Allah’a iftiradır.

“Öbür dinler büsbütün batıl dinler değildir. Onlarda da bir gerçeklik payı vardır.” [6]

Buradan da onun muharref dinlerin de hak din sayılmasını istediği anlaşılıyor…

Ve ağzındaki baklayı çıkardığı şu sözlerine de bakalım:

“Ben Avrupa’ya gittiğimde kiliseye çok giderim. (Bundan) büyük zevk duyuyorum.” [7]

İşte biz Müslümanları dinlerarası diyalog denen küfür bataklığına davet eden adamlar böyle bir zihniyet ve inanışta olan adamlardır.

Yazımıza son verirken bir cümleyle şu gerçeğin de altını çizelim:

Dinlerarası diyalog ve hoşgörü denen bu musibet, İslam’ın mahiyet ve asliyetini bozup dinî bütünlüğümüzü tehdit ettiği gibi, dinî bütünlüğümüzden kaynaklanan milli kimlik ve bütünlüğümüzü de kökünden dinamitlemektedir. Çünkü milli kimlik ve bütünlüğümüzün temeli dinî bütünlüğümüzdür.

Bu mesele çok hayatidir; devletçe ve milletçe bu entrikalara karşı tedbir almamızı gerektirir.

 

 

[1] https://www.dw.com/tr/house-of-one-projesine-tepkiler-art%C4%B1yor/av-57708318

[2] https://www.trthaber.com/haber/gundem/disislerinden-almanyaya-feto-tepkisi-584146.html

[3] Prof. W. M. Watt, Modern Dünyada İslam Vahyi, Çeviren: Mehmet Aydın, s: 167.

[4] II. Din Şurası Tebliğ ve Müzakereleri, c:2, s: 332.

[5] A.g.e. c:2, s: 331.

[6] A.g.e. c: 2, s: 341.

[7] A.g.e. c: 2, s: 375.

Yorumlar