28876 Defa Okundu

Gözleri nemli. Sesinde, en çok ilgi göreceği yerde, yabancı biri sayılmanın, davetsiz misafir gibi görünmenin gücenikliği yankılanıyor. Hak ettiği şefkati, en çok hak ettiği yerde alamamanın hayal kırıklığıyla konuşuyor: “Sizi araştırdım, profilinize baktım.” “Peki ne dikkatini çekti?” diye soruyorum. Gözleri yerde, suçüstü yakalanmanın mahcubiyetiyle ya da suçüstü yakalamanın gururuyla fısıldadı: “Siz de dindarsınız!” Gözlerindeki ışıltıyı görüyorum, yüzündeki zekice kıvrımları da. “Galiba” diyorum, “dindarlar ürkütüyor seni!”  Gözlerimin içine bakarak, hiç tereddütsüz konuşuyor: “Evet, ürkütüyor!” Kararı net! Çok çekmiş; belli. Henüz hayatının başında ama tüm yokuşları tüketmiş çileli bir yolcu var karşımda. Bu gençler çok; öyle çok ki. O istisna. Bana ulaşabilenlerden. Ailesi, yine de “Biz dilinden anlamıyoruz, belki bir anlayan vardır” diye düşünme cesareti göstermişlerden.

Genç yaşına sığdırdığı, fırtınalı hayatının detaylarını konuşuyoruz: “Yurt günleri” “Ne hatırlıyorsun oradan?” diye soruyorum. Cevabı hazır: “Soru sormamızı istemediler. Soru soranları hiç sevmediler. Sorduğumuz her soruyu bizi aşağılamak ve dışlamak için bahane yaptılar. Zaten itikadımız bozukmuş!” Uzak bir sürgün yerinde geçirilmiş, zor bir kürek mahkumiyeti gibi anlatıyor “yurt günleri”ni. İronik buluyorum “yurt” kelimesini; yurtta kalbinin yurdundan kovulduğunu itiraf ediyor genç dostum. “Hocalarımızın hiç şüphesi yoktu! Bunu gözlerinden anlıyorduk. Neyi, nasıl, ne zaman yapacaklarını gayet iyi bilirler ve harfiyen yaparlardı. Ama ben ve çoğu arkadaşım tereddütler yaşıyorduk, şüpheler duyuyorduk, inceden inceye isyan ediyorduk, sık sık bıkıyorduk, en çok da usanıyorduk.” “Dini bütün adamlardı her halde…” diye giriyorum araya. Aradığı kelimeyi bulmuş gibi gözleri parlıyor: “Hah, evet, dini bütün…”

“Dini bütün” yani yarım değil; eksiği yok. Tereddüdün ‘t’si uğramıyor akıllarına. Şüphelerin zerresi sızmıyor içlerine. Tam bir kale gibi adamlar. Tıkır tıkır yapıyorlar farzları. “Ama niye ki?” diye sorgulama yok, haşa! Sünnetleri kıl kadar ihmal etmiyorlar; sakallarının uzunluğu, bıyıklarının kesimi ‘sünnet’ dediklerine birebir uyumlu. Kadınların (“kadınlarının” demeliydim aslında-çünkü kadına özne muamelesi yapmadıklarını iyi biliyorum-başlarını bağlama şekli de tek-tip; farklılık şirk kabul ediliyor. Kendileri gibi giyinmeyenler ve düşünmeyenler sapık, mezhepsiz, ehl-i dünya, hatta kâfir oluyor. “Ağızlarında hep bir mırıltı vardı. Sonradan anladım; Kur’ân okuyorlar. Kimselerin okuyamayacağı kadar okuyorlar.”

Acı, çok acı! Anlayışla karşılanmamanın, kusurlarıyla sevilmemenin, hatalarıyla kabul görmemenin karşı konulmaz gerekçesi, dokunulmaz sebebi, sorgulanmaz mahkemesi oluyor din. Aslında din değil; “onların din”i bu. İcat edilmiş, kurgulanmış. Kendi geleneklerini yaşattıkları, kendilerini yüce makamlara çıkarıp diğerlerini aşağıda tuttukları, kendi yaşam biçimlerini onaylamak için kullandıkları o ‘din’ insanın kırılabileceğini, şüpheye düşebileceğini, usanabileceğini, yorulabileceğini, gücenebileceğini hesaba katmıyor. Neyse o, aynen yapılacak! Yarım kalmışlığa izin yok. Az biraz başarmayı takdir yok. Düşüşlere, savruluşlara, unutmalara sabır yok. “Ya hep ya hiç!” Hep olmayınca, tam olmayınca, tüm rükünler gerçekleşmeyince, hiç oluyor secde, sıfır sayılıyor sevap. Sistematik obsesyon bu!

Öyle bir ‘ilah’ı var ki bu dinin, insanı tanımıyor, insanlık hallerini bilmiyor. İnsanın nasıl yaşadığından habersiz. Sanki o yaratmamış gibi insanı; insanın hallerini bilen değil, insanın yaratılışını insana veren değil; “Bana ne!” dercesine emrettikçe emrediyor. Tehdidi de eksik etmiyor: “Yoksa yakarım!” Onlar o ‘ilah’ın sevgili kulu, onayladığı seçkinler. Sanki onlar, dünyaya gelmeden önce, binlerce yıldır staj yapmışlar gibi, hiç çocuk, ergen ve genç olmamışlar gibi köşeli yönergelere harfiyen uyuyorlar, ustaca yapıyorlar vecibeleri. “Günde bir cüz az gelir diyorlardı, iki cüz olmalı. ‘Ama nasıl?’ diye sorduğumuzda, öfkeli yüzler, aşağılayıcı sözler geliyordu. Sabah namazını uzun uzun kıldırıyorlar; ardından uzunca zikirler yapıyorlardı. Bazı arkadaşlarımız abdest almadan duruyordu namaza. Ben de birkaç kez kıldım.”

“Böyle böyle ‘deist’ oldum” diyor delikanlı. Nezaketini eksik etmiyor yine de. “Benimle görüşmek istemezseniz, bunu anlayışla karşılarım” demeyi ihmal etmiyor. Mahcup. Gözleri yerde. Utanıyor tercihinden. “Dindar” diye tanımladığı ben de “cemaat yurdu adamları” gibi kendisini utandıracağım, kendisinden dolayı utanacakmışım gibi. Öyle sanıyor. “Yok, yok…” diyerek içimde sabırsızlıkla bekleyen, dudağıma onu incitmemek için almadığım itirazı sonunda seslendiriyorum: “Yanılmışsın; ben ‘dindar’ değilim.”

Anlayışsız kaba otoritenin kılıfı olmuş, insanı yok saymanın adı olmuş, gencecik yürekleri boğmanın yetki kaynağı olmuş, insanî tereddütleri ve şüpheleri ayıplama makamı olmuş o ‘din’i ben de reddediyorum. “Seninle aynı yerdeyim” diyorum genç dostuma. Hayretle soruyor: “Yani siz de mi deistsiniz?” “Evet,” diyorum canı gönülden, “din buysa, ben o dinin deistiyim. Bu dini reddetmezsem, yaratılışıma ve Yaratıcı’ma asıl o zaman ayıp ederim.”

 

Yorumlar