ÇARE 

TÜİK  rakamlarına göre 2017’de evlenme oranı yüzde 2.9 azaldı. Boşanma oranı yüzde 10.9 arttı. Toplumun temeli aile olduğuna göre bu rakamlar bize bir şeyler ifade etmeli değil mi? 

TÜİK  rakamlarına göre 2017’de evlenme oranı yüzde 2.9 azaldı. Boşanma oranı yüzde 10.9 arttı. 

Toplumun temeli aile olduğuna göre bu rakamlar bize bir şeyler ifade etmeli değil mi? 

Yabancı gelinler arasında ilk sırayı Suriyeliler yabancı damatlar arasında ise ilk sırayı Almanlar aldı. Dikkatlerinizi çekeceğini tahmin ettiğim başka bir istatistik vereyim; Boşanma hızının en yüksek olduğu vilayet İzmir.  2017’nin rakamlarına göre İzmir’de binde 2. 79 oranında boşanma gerçekleşti. 

Şu soruyu sormalıyız kendimize; Boşanma oranı niye İzmir’de yüksek?  

Veya şöyle bir genelleme yapmak da mümkündür; Ülkemizin Batı bölgelerindeki boşanma oranı  diğer bölgelerimize oranla daha yüksektir. Aynı bölgelerimizde okuma-yazma oranının da yüksek olduğunu hatırlarsak, bunu nasıl yorumlamak lazımdır? 

Bu istatistik bilgilerine, yüksekokul  mezunu olanlarda boşanma oranının daha yüksek olduğunu ilave edersek fotoğrafı  nasıl okumamız gerekir? 

Hemen belirtelim ki, boşanmak bizim inancımızda yasak değildir ama çok ender  tatbik edilen ve son çare olarak düşünülen husustur. Boşanmanın faturası  sadece boşanan çiftlerle kalmaz.  İlgili ailelerinden başlayarak topluma dalga dalga yayılır. 

Nadiren yapılması gereken boşanma, normal hale gelirse veya normalleştirilirse toplumda nizam sarsılır.  Boşanma böyledir. Nadiren tatbik edilmesi gereken bir uygulamadır.  Boşanma oranları artıyorsa toplumun temellerinde çatırdamalar var anlamına gelir. 

Ülkemizin son günlerde gündemini işgal eden ve can yakan başka bir husus daha vardır; Kadın ölümleri. 

2019 itibariyle 400’den fazla kadın öldürüldü.  Bu kadınların katilleri ya kocası, ya “sevgilisi” veya “dostuydu”. 

Yani aynı yastığa baş koyduğu insanlar tarafından bu kadınlar katledildi. 

Geçtiğimiz haftalarda Ordu’da bir üniversiteli kız öğrenci, kendisini dört kilometre kadar takip eden bir sapık tarafından evinin önünde bıçaklanarak  öldürüldü. 

Geçtiğimiz aylarda Eskişehir’de on yıllık kocası tarafından satırla öldürülen bir kadın yer aldığı medyada. Maktul kadının babası şöyle feryat ediyordu; “Bu nasıl kin, bu nasıl öfke? “

Ben de soruyorum: Bu nasıl öfke, bu nasıl kin? 

Bizim insanımız nasıl bu hale geldi?

400’den fazla kadını katleden katiller, uzaydan gelmediğine göre nerede hata yaptık? 

Gerek resmi açıklamalara ve gerekse televizyon programlarındaki tartışmalarda bu cinayetlere mani olunması hususunda çuval çuval laflar ediliyor.  Fakat çözüme  matufsadra şifa verecek çare görünmemektedir. 

Öncelikle ifade etmeliyim ki, sonuçlarla cebelleşiyoruz.  Yani katledilen kadın veya genç kızın “nasıl” katledildiği üzerinde yoğunlaşıyor medya.  

Bu doğru değildir.  

Katliamın nasıl yapıldığı veya katilin ifadesinin en hurda ayrıntısına kadar medyada paylaşılması, reytingi artırabilir fakat maktulün ailesi başta olmak üzere topluma kazandıracağı hiçbir şey yoktur. 

Öncelikle yapılması gerekenler bence şunlar olmalıdır; 

1) Kadın ve erkeğin insan olduğu hususu anlaşılmalıdır. Kadını “güçlendirme” adı altında yuvamızın temel direği olan annelerimizi, eşlerimizi ve kızlarımızı  sokağa teşvik ederek yıpratmaya kimsenin hakkı olmamalıdır.  Temel ilkemiz, kültürümüz ve inancımız zemininde  kadının şuurlandırılması olmalıdır. Kadının ne zaman dışarıya çıkacağı ve hangi şartlarda yuvasında olacağına kendisi karar vermelidir.  

2) Bilinmelidir ki, kadın reklam vasıtası değildir ve olmamalıdır. Kadın alınacak-satılacak meta değildir.  Avrupa toplumlarında 18. Asra kadar kadının mülkiyet hakkı olmadığı ve alınıp-satıldığı, bu hususta okumalar yapan herkesin malumudur.  İngiltere sözü edilen yüzyıllarda kocasının karısını pazara götürüp “satılığa”  çıkarması kaba bir boşanma sebebi olarak görülürdü. İçimizde bazılarının yere-göğe sığdıramadıkları “Batılılaşma, çağdaşlamla” adı altında idealize ettikleri Batılı toplumlarının genel manzarası budur. Köklerimizle buluşmalı ve kendimize ait olan kadim terbiyemizle kendimizi güncellemeliyiz.  KUR’AN-KERİM’İ DEĞİL KENDİMİZİ , KUR’AN VE SÜNNETE GÖRE GÜNCELLEMELİYİZ. 

3) Hatırlamalıyız ki, kültürümüzde kadın erkeğe, erkek kadına emanettir ve birbirinin tamamlayıcısıdır.  Bu anlayışın tekrar hatırlanmasında fayda vardır. 

Türklerde kadına son derece önem verilmiştir. Türk kadınının ahlakı, bütün ülkelerde her dönem takdirle anılmıştır. Eski Türkçede “fahişe ” ve “piç” kelimelerinin karşılıkları yoktur. Madam Montague, 18. asırda Osmanlı toplumundaki Türk kadını hakkında şunları yazmaktadır: “ Sokakta hiçbir erkek hiçbir kadını takip etmez. Türk kadını Avrupa’dakilerden daha üstündür” .

Başka bir ifadeye gerek var mı? 

Köklerimizle buluşmak ve kendimizi güncellemek en mantıklı yol değil mi? 

Köklerimizle buluşturan  ve İslam ahlakını nakış nakış işleyen müesseselere destek vermek gerekmez mi? Vesselam...

 

 

Yorumlar