Acı, duygularının kefesindeki fazladan ağırlıkları döker, dışarı atar. Yükte hafif pahada ağır kaygılara duyarlı kılar kalbini. Acı, kalbinin ibresini, unutup uzakta bıraktığın ölülere göre, kırılıp gecelere gömdüğün sevgililere göre yeniden ayarlar. Yıkıcı fırtınaları beklemene gerek kalmaz, minicik meltem kıpırtıları bile duygularının kefelerini yerinden eder.

Acı, kendi kabuğunu kıran tohum gibi toprağın bağrına bırakır seni. Bir teslim oluştur tohumun yaptığı. Kendini kaderin akışına bırakır; yağmurların serinliğine de, rüzgârın hoyratlığına da razı olur. Kabuğunu çatlatarak kendini kendi varlığının dışına taşırır. Bilir ki, kendini kendinden öte taşı(r)manın tek yolu kabuklarından başlayarak kendi bütünlüğüne kıyılmasına izin vermektir. Özünü ortaya koymanın yolu kabuğundan sıyrılmaktır; kendini kendinden ötede var etmenin sırrı kendi varlığını gözden çıkarmaktır.

Acı dokununca, tohum gibi dünya toprağının girdaplarına savurur insanı. Ürpertir, korkutur; riskin ortasına kor varlığını. Korunaklı ve konforlu çizgilerin berisinde kalıp hayatı seyircisi olmaktan çıkarır seni, sahaya sürer, oyuna katar.

Bir bak, ne kadar çok acı gözlüyor yolunu. Sağdan soldan giderek kuşatıyorlar seni. Beslediğin her muhabbet, ucunda umulmadık bir ayrılığın tohumunu büyütüyor. Tadıyla sarhoş olduğun her sevda, dal uçlarında solgun vedalar besliyor. Bahar, koynunda sakladığı her çiçekle, göğsünde gezdirdiği her kelebekle sonbaharın hüznünü koyulaştırıyor. Mutluluk ve huzur kendi varlığını kuşattıkça, hayatının kabuğu çizilecek kıvama yaklaşır. Olgunlaştıkça, dalından üzülmeye başlarsın meyve gibi. Acı, işte o zaman bir rüzgâr gibi gelir ve dalından alır seni. Tamamlandıkça kabuğundan sürgün olmaya ayarlanırsın tohumlar gibi. Acı, işte o an bir yağmur gibi, dokunur ve kabuğundan eder seni.

 

Acı göğsüne konuk olunca, varlığın iniş çıkışlarına karşı savunmasız kalırsın. Metal yüzlü konforların uzağına savrulur yüzün, ışığa ve gölgeye daha duyarlı olursun. Daha çok dalgalanır bedenin, var-yok arası bir ürpertinin kucağında salınırsın. Acı, duyguların üzerindeki görünmez o soğan zarını soyar; bir yarayı yeniden kanatır gibi yeni baştan sızıların yatağında yıkar seni. Suskunlukların örttüğü, tereddütlerin kör ettiği, unutuşların sağırlaştırdığı ne varsa, hepsinin üzerini açar, hüzne karşı çıplaklaştırır kalbini.

 

Kalbin taraçalarına düşen yağmurlar gibidir acı. Yağdıkça, kalbin toprağına gömülü tohumları uyandırır, vahşi çiçekler açtırır göğsünde. Değil mi ki, toprağın en çok yaralı olduğu yerde açar en güzel güller; sen de acının yarasına aç göğsünü. Yaralanmaya razı olmazsan, tohumlara beşiklik edemezsin, kazılıp karılmayı göze almazsan ekinlere annelik edemezsin.

 

Kıpırtısız bir denizi avucunda çalkalayıp duran kara suratlı bir fırtına gibidir acı. Kıyılarından taşırır seni; adını bilmediğin, sınırlarını tahmin edemediğin dere yataklarına koşturur seni. Yüzün bulanır, diplerinde saklı olan kirler tozlar yüzüne balkır. Ruhunun kuytularında uyuttuğun tortular uyanır, kalbinin odacıklarında paslandırdığın cam kırıkları savrulur, dudağına varır; diline damağına batar, gözlerinin pervazına yığılır.

 

Kendini hiç dinlemeyenlerin ülkesinde, ölgün ışıkların gölgesinde, kendi üzerine kıvrılıp duran yumak yumak acılarız her birimiz. Büyüdükçe, varlığımızın her köşesine, bedenimizin her hücresine acının köklerini uzatıyoruz aslında. Uzattıkça da dallandırıp budaklandırıyoruz acılarımızı.

Ama, uyansın istemiyoruz acılar, kımıldayacak olurlarsa hemen kamçılıyoruz. İçimizde sakladığımız yangınları inkâr ediyoruz; konuşmaya niyetli acıları susturuyoruz. Acılarımızı uyuta uyuta, kendi varlığımızı da yumuşak ve yapışkan bir anestezinin kuytusuna terk ediyoruz.

 

Bir oltadır acı. Ağza alması kolay; hepi hepsi iki hece. Ama varlığını hissettiğinde alıştığın sulardan çekip alıyor seni. Seni senden öte atıyor. Varlığın sınırlarına taşıyor kalbini. Zamanın duvarlarına vuruyor emellerini. Ân’ın ürpertisini göğsüne saplıyor.

 

Acı, ayağına yapışmış kırık cam parçaları… Yürüdükçe tüketiyor seni, tükettikçe sivriltiyor duygularını. Varlığının sessiz kıpırtılarında sana seni yeniden hatırlatıyor, ruhunun incecik yarıklarından dışarı sızdırıyor seni. Acın yoksa, ruhun bedeninde uyuyakalmış demektir. Acın yoksa, kendini kendine hapsetmişsin demektir.

Yorumlar