15116 Defa Okundu

“Bak! Ben söylemiştim” lafını hiç hazzetmem. 

Fakat bizim memlekette bazen bunu söylemek mecburiyeti hâsıl oluyor. 

Hatırlarsanız geçtiğimiz “meşhur” İstanbul Belediye seçimlerinde bendeniz bir “rüya” görmüştüm. 

Pek çok “yandaş”,  sözüm ona sivil toplum örgütlerinin “beslendiği” İstanbul Belediyesinin el değiştirdiği İstanbul Seçimlerinin yenilenmesi meselesiyle ilgiliydi bu “rüya”. 

Genel seçim havasının verildiği İstanbul Belediye seçimlerinde “ikinci tur” seçimlerin yapılacağı yönünde bir “rüya” görmüş ve bu “rüyamı” yayınlamıştım. 

“Rüyam” aynıyla çıktı ve İstanbul Belediye seçimleri yenilendi.

“Yandaş” pek çok örgütün yem boruları kesildi. 

Mesela bunlardan biri TÜRGEV idi. 

Türgev’in yönetim kurulu başkanı Dr. Fatmanur Altun. Dr. Altun aynı zamanda Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu üyesi. 

Yönetim kurulu üyeliğinin “maaş”, “huzur hakkı” vs hususlardaki durumunu şimdilik gündemime almıyorum. 

Fakat şuna takıldım. 

Dr. Altun aynı zamanda KADEM Vakfı Yönetim kurulu üyesi.

İşte buna  takıldım. 

Türk-İslam ailesinin içine dinamit  koyan KADEM’in yönetim kurulu üyesi Dr. Altun. 

Türgev’in bünyesinde çok sayıda yurt var ve buralarda anne adayı kızlarımız ve baba namzedi gençlerimiz  var. 

2011’de imzalanan İstanbul Sözleşmesinin “yılmaz avukatı” Kadem’in yönetim kurulunda Dr. Altun. 

Ve “kadından idareci olmaz” diyerek İyi Parti’ye oy verenlere “niye ümmetin liderine oy vermediniz” diyenlerin kuruluşu Türgev . 

Ama yalancının mumu yatsıya kadar yanarmış. 

Yaklaşık bir ay önce TÜRGEV’e bağlı 25-30 civarında yurt kapandı. 

Milletin bağrından çıkmayan,  sırf siyasi maksatlarla açılan ve iktidarın verdiği imkânlarla ancak bu kadar olur. 

Yazık değil mi? 

Milli servetin böyle hovardaca harcanması ahlakî mi? 

Sadece milli servet mi, harcanan? 

O yurtlardaki Anadolu’nun tertemiz ve pırıl pırıl gençlerinin belli bir siyasi görüşe angaje edilmesi ne kadar ahlakî? 

Neyse konumuz bu değil. 

Ayasofya tartışmalarıyla ilgili ikinci bir “rüya” gördüğümü ifade edecektim. 

Efendim, “rüyam” şöyle. 

Gördüğüm “rüyaya” göre; Danıştay, Ayasofya ile ilgili olarak “Ayasofya meselesi benim yetkim dışında” şeklinde bir karar veriyor. 

Orada yapılan müzakerelerde (müzakereler dışarıya intikal etmez) bu kararın verilmesinde etkili olan argüman şuydu: “Ayasofya’nın 1935’de müzeye çevrilmesinde kararı veren dönemin Bakanlar Kuruluydu. Bakanlar kurulu tüzel bir kişiliktir. Dolasıyla yetki bakanlar kuruluna aittir. Şu anda Cumhurbaşkanlığı sistemi olduğuna göre yetki cumhurbaşkanındır”. 

Danıştay’da Ayasofya meselesi görüşülürken müzakere edilen hususun özeti böyleydi. 

Dedik ya bu bir “rüya”. 

Ben şimdi Danıştay’da müzakere edilen hususları size tercüme edeyim. 

Kararı veren 1935’de “Bakanlar Kurulu” deniliyor ya. Aslında kararı veren Bakanlar Kurulu değildir. Bu işin şeklî kısmıdır. 

Kararı veren M. Kemal Paşa’dır. 

Bazı tarihçilerin “Efendim, Ayasofya’nın müzeye çevrilmesinde Atatürk’ün haberi yoktu”  değerlendirmesine, sadece tebessüm edebilirsiniz

Neymiş efendim, Paşa’nın imzası farklıymış. 

Bir tarihçi dostumun bana verdiği bilgiyi dinledikçe dehşetten dehşete savruldum. 

Şimdi o bilgileri burada ifade edecek değilim ama imza meselesiyle ilgili bilgilerin özetini sizlere takdim edeyim. 

Bilindiği gibi 1934’de lakaplar yasaklandığı gibi aynı yıl soyadı kanunu da çıkarıldı. Lakap deyince ne anlıyorsunuz bilmiyorum ama bana söylendiğine göre “hoca, beyefendi, hanımefendi, paşa vs” gibi ifadeler lakapmış ve yasaklanmış. 

Tabii bu kanun teklifini veren İsmet Paşa hariç..  

İsmet Paşa hayatı boyunca “Paşa” lakabını “gururla” taşımış.

Aynı tarihte soyadı kanunu da çıkarıldı. Herkes bir soy isim aldı. M. Kemal Paşa da “Atatürk” soyadını aldı. Bu özel bir kanun ile oldu ve başkası “Atatürk” soyadını kullanamaz. 

Bunları size niye naklettim? 

Hani bazı tarihçiler “Ayasofya’nın müzeye çevrilmesiyle ilgili kararnamede M. Kemal Paşa’nın imzası farklı” diyerek Paşa’nın “bilgisi dışında” Ayasofya’nın camii olmaktan çıkarıldığını söylüyorlar ya. 

Tarihçi dostumun naklettiğine göre; O imzanın farklı olması normal.  

Zira soyadı kanunu yeni çıkmış.  

Paşa’nın imzası henüz netleşmemiş. 

Soyadı kanunu çıktıktan sonra “K. Atatürk” şeklinde imzasını kullanmaya başlamıştı Paşa. 

Yeri gelmişken bu imzadaki “K” harfinin “Kemal” isminin değil “Kamal” adının kısaltması olduğunu belirteyim. 

Niye “Kemal” değil de “Kamal” bu konuyu başka zaman anlatırız. 

Ayasofya’nın müzeye çevrilişinden Paşa’nın “haberi yoktu” değerlendirmesine “tebessüm” edebilirsiniz demiştim. 

Herkes bilir ki, Paşa’dan habersiz kuş uçmazdı o devirde. Kuş, diyelim ki, uçtu konacak yer bulamazdı bu memlekette.

Şu bir gerçektir ki, Ayasofya M. Kemal Paşa’nın talimatıyla müzeye çevrilmiştir. Üstelik bunun kararı 1935’de değil 1923’de verilmiş ve bu karar Yunanlı bir gazeteciye ifade edilmiştir. 

Yani Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi meselesi 1935’de dönemin Cumhurbaşkanı M. Kemal Paşa’nın bir tasarrufuydu. 

2020 yılında  Ayasofya’nın aslî şekline dönüşmesi yine Cumhurbaşkanını yetkisindedir. 

Bizi takip edenler bilirler; üç hafta önce demiştim ki, “Ayasofya müze olarak biraz daha kalacak gibi”. 

Bunu neye dayanarak söylemiştim, biliyor musunuz? 

15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra “manidar” bir şekilde iktidarın “rehberi” haline gelen eski /yeni Maocu D. Perinçek’in söylemlerine bakarak. 

D.Perinçek çıktığı tv programlarında Ayasofya’nın müze olarak kalmasını istiyor ve Danıştay ile Cumhurbaşkanı “uyarıyor” !!!

D.Perinçek’in “rehberliği” sadece Ayasofya meselesinde değil, başka konularda da var. 

Hatırlayınız lütfen: 15 Temmuz darbe teşebbüsünden hemen sonraki günlerde D. Perinçek şöyle “efelenmişti”. 

“Türkiye’de bütün tarikat ve cemaatlerin kökünü kazıyacağız”. 

Bu lafın tercümesi şöyledir: “İktidara angaje olmuş olanlar istisna”. 

D.Perinçek’in “rehberliği” böyle başlamıştı 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra. 

Hükümetin “rehberi” olan D. Perinçek’in “bütün tarikat ve cemaatlerin kökünü kazıması” hususundaki “efelenmesi” gerçekleşti mi? 

İstanbul belediyesinin “elden çıkmasıyla” yem boruları kesilen bazı vakıflarda ortaya çıkan ekonomik krize “çözüm” olmak üzere Kızılay’dan Ensar Vakfına “kaydırılan” paralara bakılırsa, “rehberin” söylemleri hayata geçiyor. 

Yani Ak Parti’ye angaje olmuş vakıf, cemaat ve tarikatlar hariç, ülkedeki ehl-i sünnet kuruluşlar farklı şekillerde baskı altında.  

D.Perinçek’in “Bütün tarikat ve cemaatler” şeklindeki “efelenmesine” bakmayın. 

İşte benim dikkat çektiğim husus budur. 

Yani D. Perinçek’in “rehberliği” ile;  bir taraftan ehl-i sünnet kuruluşları tasfiye edilmek istenirken diğer taraftan Ayasofya müze olarak bırakılmak eğilimi görülmektedir. 

Ülkemizde Ehl-i sünnet  kuruluşları sırf Allah rızası için faaliyet göstermektedirler. Rehberleri sevgili peygamberimizdir. Milletin bağrından çıkmışlardır.  

Ehl-i sünnet kuruluşları sevgili peygamberimizin Medine’ye teşriflerinde oluşturduğu “Eshab-ı suffe’nin” devamıdır. Hiçbir siyasi partiye angaje değildir. 

Ehl-i sünnet kuruluşları sevgili peygamberimizden günümüze kadar var olmuşlardır ve dünya durdukça varlıkları devam edecektir.  Bendenizin buna imanım tamdır. 

Dolayısıyla Ehl-i sünnet kuruluşlarının yolunu kesmek için kurulmuş olan “örgütler” konjonktüreldir.  Bunlar bugün var yarın yoktur. 

Her “örgütün” müşterisi olabilir. 

Herkes yaptıklarından “mahkeme-i kübrada” hesaba çekilecektir.  Bu yönüyle Müslüman, sorumluluk bilincinde olan insan demektir. 

Gelelim Ayasofya meselesinde son sözümüze:  

Benim arzum ve talebim Ayasofya’nın aslî şekline dönüşmesidir. 

Ama şu sorunun cevabını bulamadım: 

Ayasofya’nın müze olmaktan çıkarılması Cumhurbaşkanının yetkisinde olduğu belli.. 

Öyleyse niye Danıştay’a havale ediliyor? 

Tamam, sahada top çevriliyor, bunu anladık. 

Yakın tarihte seçim mi var? 

Son bir soru daha: 

D.Perinçek’in “rehberliği” % 50 artı bir meselesinde katkı sağlar mı? 

Bir soru daha: 

Hiçbir siyasi parti “ebediyen” iktidarda kalamayacağına göre Ak Parti’ye angaje olmuş vakıf ve cemaatler bu parti düştüğünde ne olacak? 

Son söz: 

Vakıf, cemaat ve tarikat, adı ne olursa olsun halkımıza hizmet etmekte olan kuruluşlar hiçbir siyasi partiye angaje olmamalıdır. 

Bir siyasi tercihi olabilir/olmalıdır. Siyasi tercihler seçim zamanında sandığa yansıtır. 

O kadar. 

İslam davası particiliğin içine sığamaz. Siyasi partilerin misyonları bellidir. 

Halkımıza hizmet eden/ettiğini iddia eden kuruluşlar, bütün siyasi partilere eşit mesafede olmalıdırlar...

Vesselam.

 

 

Yorumlar