1628 Defa Okundu

Askerlik yurdumuzun tamamında sevilen bir meslektir. Çocuklar, büyüdüklerinde “asker olmak” istediklerini söylerler hep. Çünkü; asker, her zaman iyileri kollar, kötüleri ise cezalandırırdı. Anadolumuz’da askerliğini yapmayana kız verilmezdi. Asker, yolcu edilirken; hem neşeyle güle oynaya, hem de dualarla uğurlanırdı, kışlasına. Nihayet; zihinlerimizde askerlik çok müstesna bir yere sahipti…

Siyasi süreçte, ülkemizin geçmişine baktığımızda zengin bir deneyime sahip olduğunu görüyoruz. Devletlerimiz kurulalıdan beri çok şey yaşadık. Milletimiz, asker kökenli bir millettir. Devletimiz, her an 18 yaşında, aksiyonel, genç ve kadim devletlerdendir. Kurtuluş mücadelemizin başlangıcından, 15 Temmuz’a ve bugüne dek milletimiz meydanlarda olmaktan hiçbir zaman çekinmemiştir. Dünün Kuva-i Milliye’siyle, bugünün Yenikapı Meydanı’ını dolduran milletimiz arasında, zamanlama dışında hiçbir fark yoktur.

Yakın tarihimize baktığımızda; Türkiye Cumhuriyeti’nin tek partili döneminden, çok partili dönemine, askeri darbelerden, muhtıralara kadar, hafızalarımızda iz bırakan olaylar yaşandı.

27 Mayıs 1960 darbesi, bu milletin değerlerine, zihnindeki asker algısına yapılmış ilk ihanetti. 37 düşük rütbeli subayın gerçekleştirdiği bu girişim, Tümgeneral Cemal Madanoğlu komutanlığında yapılmıştır. Öncelikle; komuta kademesi etkisiz hale getirilmişti. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bazı hükümet üyeleri tutuklanmış, 2500 general, 3500 subay ise emekliye sevk edilmişti.

Altı, üstü 37 düşük rütbeli subayın marifetiydi bu sonuç. Ordumuzdan tasfiye edilen binlerce vatansever subayımızın yerini NATO’cu subaylar aldı. Böylece; silahlı kuvvetlerimiz tamamen NATO’nun kontrolüne geçirilmişti.

Arkasından; benzer darbe ve muhtıra dönemlerini de tecrübe ettik. Ta ki; 15 Temmuz bardağı taşıran son damlasıydı, bu aymazlıkların. Askerlik ve asker olgusu, insanımızın zihninde, daha bi yıpratıldı, çok yara aldı. Dilimizden, gözümüzden sakındığımız güzel kavramlarımızla vurdular, canımızı yaktılar.

O günlerden bu yana çok zaman geçti, geçiyor. Edinilen bunca tecrübeyle birlikte, algı düzeyimiz de sınırları aştı. Günümüzde, Korona dönemi ve sonrası için dizayn edilen dünya ile, insanlığı küresel ölçekte tehdit eden bir zulmün, nefesini ensemizde hisseder haldeyiz. Dolayısıyla; yurt içinden gelen bu tarz cılız tehditlerin (104 emekli amiral imzalı bildiri) toplum üzerinde de pek etkisi olmadı. Eski Türkiye hayali, beklentisi ve algısı değişmek zorundaydı. Değiştiğini, bu bildiriye verilen reaksiyondan anlıyoruz.  

Bir yandan “paradigma değişmeli, paradigma değişmeli” deyip duruyoruz. Esasen; paradigma, zihinlerde çoktan değişti. Artık; haksızlık, hukuksuzluklara karşı geniş katılımlı tepkiler daha yoğun biçimde gelişmeye başladı. En son, İstanbul Sözleşmesi konusundaki geri çekilme tavrımızdan da bunu anlıyoruz.

Mütecavizleri bastırabilecek, milletçe takınılan cesaret ve bu cesareti sahaya sürmekten imtina etmeyecek bir birlik ve beraberlik bilinci de gelişiyor.

Gelelim, 104 emekli amirallerimize;

Onlar, yaşları itibariyle değişen bu algı düzleminden etkilenemediler. Kendi gençlik dönemlerinde kaldılar. Zira; kavramlar dönüşürken postmodern etki, yaşlı zihinleri değiştirmede zorlanırken, yeni genç zihinleri daha rahat manipüle ediyor. Modern süreç böyle bir illüzyon...

Bu vesile ile postmodern yaşam biçiminin olumsuzlukları olduğu gibi, olumlu yanlarını da izleme fırsatımız oluyor.

Elbette; her işin bir yolu, yordamı vardır. Eksiklikler, yanlışlıklar daha uygun biçimlerde dile getirilmelidir. Kamu otoritesine de her tür bilgilendirme yapılabilmelidir. Askerlik mesleğini icra eden komutanlarımızla devlet erkanı, hükümet arasında iletişim kanalları açık olmalı, konuşabilmelidir.  Emekli ve deneyimli her meslekten insanlar da tecrübelerini, uygun zeminlerde paylaşabilmelidir.

Bu hususlar, basında, bağımsız bir şekilde de tartışılabilirdi. Akademisyenler, emekli askerler, stratejistler benzer bir çok konuda olduğu gibi Montrö konusunu da işleyebilirdi.

Geçmişten bugüne, postmodern sürecin doyasıya yaşandığı çağımızda, kavramların esas anlamları hızla öldürülüyor. Buna karşın yeni, sürekli içeriği değiştirilen modern anlamlar doğuyor. Bu yeni anlamlar, algı ve olguların oluşturduğu infiallerle, toplumu yönlendirerek şekilleniyor.

Elbette; şekil itibariyle, bildiride yayımlanan ifadelerin suç unsuru içermediğini ifade edebiliriz. Hükümetin gösterdiği tepkinin aşırı olduğu konusunda hemfikir olabiliriz. Fakat; gösterilen bu reaksiyonun, geçmişten günümüze yaşanan darbe ve muhtıra deneyimleri üzerine korku algısı oluşturması gayet doğaldır. Nitekim; “bildiri” kavramı adı altında gecenin ileri saatlerinde yapılan bu eylemin günümüzdeki anlamsal karşılığı böyle şekillenmiştir. Tarihi süreç içerisinde, etimolojik kargaşanın da dinamiğinde bu vardır.  

Dilimize sahip çıkmanın ne derece önemli olduğu gerçeğiyle bir kez daha karşı karşıyayız . Bu konu, milli güvenlik derecesinde titizlikle çalışılması gereken bir konudur.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk diline sahip çıkma gayretlerinin günümüzde daha iyi anlaşılması ve bu hususa bir an önce eğilinmesi, Türk Dil Kurumu’nun temel görevi olmalıdır.

Yorumlar