12500 Defa Okundu

“Kıvılcım” kavramı zihnimi meşgul etmekte bu günlerde…

Sözlüğe baktım. 

Şöyle tanımlanıyor “kıvılcım”: Demir ve taş gibi maddelerin güçlü bir biçimde çarpışmasından sıçrayan ateş durumundaki küçük parça.

Dünya, yaklaşık üç aydır koronavirüs ile “terbiye” edilmekte. 

İnsanlık “görünmeyen bir el” tarafından 2-3 aydır “işten el çektirildi”.

Artık “yeni bir devir” var önümüzde. 

Öyle bir “yeni devir ki” herkes elini yıkayacak sık sık. 

Müslümanlar zaten ellerini yıkamaktaydılar. 

Sıra suyu “kullanmayan/kullanamayanlarda”…

Suyu kullanmayanlar veya kullanmayı “bilmeyenler” hijyene dikkat etmek zorunda olacaklar. 

Ülkemizde bir kısım çevrelerin “Çağdaş uygarlık” diye diye çöplerine talip oldukları Batılı toplumlar koronavirüs  sebebiyle “kırılmaktalar”. 

İşte İngiltere…

İşte İtalya…

İşte Fransa…

“Görünmeyen el”  kavramı ekonomik bir terimdir. İşletme fakültelerinde “iktisada giriş” derslerinin ilk konularındandır. 

Protestanların “uydurdukları” bir kavram olup tam rekabet piyasasının özünü teşkil eder. 

“Görünmeyen el” kavramıyla denilmek istenir ki, “piyasaya asla müdahale etme”. Talep, arzı doğurur. 

Fiyat, bu ikisinin aşağı veya yukarı çıkması/inmesiyle şekillenir vs. 

Reklamlarla talebi köpürtürsünüz falan filan… 

Neyse..

Konumuz bu değil. 

Bu konuya nereden girdik?

“Görünmeyen” (ancak mikroskopla görülebilen veya tahmin edilen) koronavirüs sebebiyle insanlığın “hizaya” gelmesi, bizi, tam rekabet piyasası olarak isimlendirilen sömürge düzeniyle ilgili “görünmeyen el” kavramına “sürükledi”.  

Konumuz bu da değil. 

Yazıma “kıvılcım” diye başlamıştım. 

Sözlükte “kıvılcım”; demir ve taş gibi maddelerin birbirlerine güçlü bir biçimde çarpmalarından sıçrayan ateş parçası olduğunu yazımın girişinde söylemiştim. 

Şimdi bu tanım çerçevesinde; Ayasofya ve koronavirüs başlıklarını tahlil edelim. 

Ak Parti eski milletvekillerinden M. Metiner bir tv programında “Ayasofya, Osmanlı’da olduğu gibi hem Müslümanlara hem de Hristiyanlara ibadet yeri olabilir. Osmanlı hoşgörüsü böyleydi” mealinde laflar söylemiş.

Bunun neresini düzeltelim? 

“Osmanlı’da olduğu gibi” demiş M. Metiner..

Bunlar ne Osmanlı’yı tanıyorlar ne de İslam’ı? 

Üstelik, M. Metiner “ben 5-6 kitap yazmış biriyim” diyen biri. 

Kendisi böyle söylemişti bir tv programında. 

Böylelerine “kerameti kendinden menkul” diyorlar galiba. 

İnternetten M. Metiner’in yazdığı kitaplara baktım. Kitabın birinin adı “Palamut Mesihi Alamut Kalesi’nden Pensilyaya’ya Cemaatin İçyüzü”. Bu kitabın yayın tarihi 2015. 

Kitabı okumadım fakat yayın tarihi dikkat çekici. 

2015 yılı, Ak Parti’nin fetö ile arasının açılmasından sonraki bir tarih. 

Kılıçların çekildiği MİT krizine kadar Fetö ile Ak parti kol-kolaydılar.

Yani 2002’den 2012’ye kadar. 

2002’den önce Fetö ne-menem bir şey olduğu bilinmiyor muydu?   

Şu anda Amerika’da “beslenen” şahıs,  dinler arası diyalog hezeyanını 2002’den önce gündeme getirmemiş miydi? 

Papa’yı ziyareti ve ona “sizin misyonunuzun bir parçasıyım” lafını 1999’da söylemedi mi? 

Ak Partinin Bakanlarından biri olan Mehmet Aydın “Ben Avrupa’ya gittiğimde kiliseye çok giderim, büyük zevk duyuyorum” diyordu. 

Bakan Mehmet Aydın üstelik Diyanetten sorumlu devlet bakanıydı. 

Çok “ötelere” gitmeye ne gerek var? 

İki sene önce ((sayın)) Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan “Siz İslam’ı 14 asır, 15 asır öncesi hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız” demiyor muydu? 

İslam’ın özüyle “kavgalı” böyle binlerce örnek var. 

İslam’ı “güncelleştirmek” isteyenler eskiden vardı, günümüzde de var. 

İslam’da “reform” yapmak isteyenler ilk defa vuku bulmadı. Muhammed Abduhlar, Reşit Rızalar vardı Osmanlı’nın son döneminde. 

Abduh hayranı M. Akif, fırsat bulabilseydi Cumhuriyet ilk yıllarında Afgani gibi “reform edilmiş bir İslam” anlayışını gündeme getirecekti. Fakat İslam’ına bile tahammülü olmayanlar başka bir  terör estirdiler. (ümit edelim ki M. Akif ölmeden önce hatasını anlayıp tevbe etmiş olsun) 

1970’li yıllardan sonra Abduh ve Afgani çizgisi “Humeynicilik, Vahhabilik ve mezhepsizlik” gibi akımlarla tekrar gündeme geldi. 

Tek parti döneminde boş bırakılan dini alan “Humeynicilik” ile  kirletilmeye başlandı. 

“Allahü ekber Humeyni rehber” diyenler 12 Eylül darbecileriyle bir olup ezan vakitleriyle oynadılar. Milletin ibadetlerine musallat oldular. 

1983’e kadar Diyanet’in takvimlerinde temkin vakti varken bu tarihte kaldırıldı.

1980’li yıllarda “Allahü ekber Humeyni rehber” diyenlerin devamı olan siyasi oluşum Aralık 2019’da İran ile “dini işbirliği” anlaşması imzaladı. 

Şimdi tekrar dönelim Ayasofya meselesine: 

Ne diyordu Ak Parti eski milletvekili Metiner: “Ayasofya hem Müslümanların hem de Hristiyanların ibadet mekânı olabilir”. 

Fetöcülerin argümanları böyle değil miydi? 

İslam’ı “güncelleştirmekten” bahsedenler yıllarca Fetöcülerle aynı çorbaya kaşık sallamadılar mı? 

Tamir ettirdikleri ve temelini attıkları kilise sayısı herhalde yüze yaklaşmıştır. 

Memleketin dört bir yanı imam hatip ve ilahiyat fakülteleriyle dolduruldu. Ama deist oranı arttı. Açılan imam hatip ve ilahiyat fakültelerinde namaz kılma oranı yüzde 30-40 olsa gam yemeyeceğim. 

Bu kadar bile yok. Üstelik mezheplere, tasavvufa ve Kur’an-ı Kerim’e karşı hürmetsizlik diz boyu. 

Toptancılık yapmak istemem. Bu okullarda ehl-i sünnet anlayışında olanlar var fakat “nadirattan”. 

Milletimizin içindeki basiretli insanlar bu gelişmelere kayıtsız kalamazlardı. 

Milletimizin teveccühüyle ehl-i sünnet anlayışını yaşayarak beden diliyle İslam’ı gönülden gönüle aktaranlar vardı. 

Eskiden vardı. 

Şimdi var. 

Gelecekte de olacaktır. 

Fakat bozguncu olanlar da vardır ve var olmaya devam edeceklerdir. 

Her dönemde Kur’an hizmetini yürütenler olmuştur ve  her dönemde olacaktır. 

Hiçbir siyasi mülahazaya girmeden her kesime ve her talip olana kapılarını açan ve gerekirse ayaklarına kadar giderek Kur’an-ı Kerim hizmetini takdim edenlere engel çıkarmak isteyenler var mı yok mu? 

Tarih tekerrür edermiş...

Vesselam.

 

Yorumlar