684 Defa Okundu

“Kim bid’at sahibi bir kimseye hürmetle saygı ile davranır, ona tazim eder ve hürmetkâr muamele ederse İslam’ın temellerinin tahrip edilmesine, tarumar edilmesine yardımcı olmuş olur.” (Beyhakî, Şuabu’l-iman, XII, 57, r.9018; Taberanî, el-Mu’cemü’l-kebîr, XX, 96, r.188.)

Bu hadis-i şerif birer Müslüman olarak bizlere İslam’ı yaşamada nasıl bir hayat tarzı takip edeceğimizi, nasıl bir tavır ve üslup takınacağımızı öğretiyor.

Öncelikle hadiste geçen “bid’at” kavramını çok iyi anlamalıyız.

Bid’at genel bir tanım olarak İslam’a ters düşen ve sonradan ortaya çıkan adet, görüş ve inanışların tümünü ifade eder ve daha ziyade “sünnetin zıddı” anlamında kullanılır. Bu mana son derece anlamlıdır.

Çünkü gerçek İslam, Peygamber Efendimizin (s.a.v) yaşadığı, tebliğ ettiği ve uygulanmasına nezaret ettiği yoldur. İslam’ın ayakta durması ancak Kuran-ı Kerim ve Peygamber Efendimizin sünneti yolunda yürümekle mümkündür. İşte bu hayat tarzına ters düşen her görüş, telakki, ideoloji bid’attir ve hakikatten uzaktır.

Ebû Hafs Hazretlerine “Bid’at nedir?” diye sorulduğunda şöyle buyurdu:

“Ahkâm-ı ilahiyi çiğnemektir, Resulüllah (s.a.v.) Efendimizin sünnetlerini işlemekte gevşek durmaktır. Kişisel fikirlere ve nefsanî heveslere tâbi olmaktır. Hz. Peygambere (s.a.v.) uymayı ittiba etmeyi bırakmaktır.” (Sülemî, Tabakâtu’s-Sûfiyye, s: 22.)

Bid’atin bu tanımı son derece manidar ve keyfiyetlidir. Burada tarif edilen vaziyet, günümüz şartlarında çok elem verici bir şekilde yaşanmaktadır.

Bugün adının önünde “doçent”, “profesör” gibi unvanlar taşıyan hoca / âlim kisvesindeki reformist tahrifatçılar, on dört asırlık bir süreç içerisinde kök budak salmış İslam ağacını pervasızca budamaya çalışıyorlar. Yüce dinimizin iki temel kaynağı olan Kuran ve sünneti tahrif, tahrip ve imha yarışına girmiş bulunuyorlar.

Kimisi sünnet ve hadisleri itibarsızlaştırıp delil kabul etmiyor, bir kısmı da açıkça Kuran-ı Kerim’i hedef alıp ona saldırıyor. Bu reformist ifsadçılar o kadar çok ki, hangisinin hangi batıl görüşünü nereden çürütmeye başlayacağımızı bilemez olduk.

Bu dini ifsad etme gayretinde olanlar organize olmuş bir şekilde, adeta bir koro halinde batılın şarkılarını söylüyorlar.

İster bilerek, ister bilmeyerek, ister ihanetle, ister dalalet ve gafletle, isterse de cehaletle, niyetleri ne olursa olsun bunların yaptıkları iş Allah’ın dinine savaş açmaktır. Bir Müslüman farzdan evvel farz olarak safını seçmesini bilmelidir. Batılın, batının, küfrün değirmenine su taşımak,sebebi ne olursa olsun, asla makul ve masum kabul edilemez.

Hadiste belirtildiği üzere dine darbe vuran bu tip bid’atçilere saygı, hürmet ve tazimle davranmak, İslam’ın temellerinin tahrip ve tarumar edilmesine yardımcı olmak olur.

İşte Müslüman bid’atlere ve bid’atçilere karşı tavrını buna göre belirlemeli, İslam dışı her yaklaşıma karşı çıkmalı ve muhalefet etmelidir. Bu, Müslüman olmanın ve Müslüman kalmanın olmazsa olmaz şartıdır. İyi bilelim, “Kişi sevdiğiyle beraberdir.”

Ve yine iyi bilelim ki sünnet ve hadisleri dışlamak, Resule itaatsizliktir, İslam’ın içini boşaltmaktır, dini yıkmanın ta kendisidir.

Sünnet ve hadislere karşı çıkıp da Kuran’a tâbi olduklarını söyleyenler ise en büyük yalancıdırlar. Zira Kuran’ın hikmet ve hedefini sünnet ve hadisler tarif eder. Her kim sünnet ve hadisleri dışlayarak felsefî bir mantıkla kendi keyfine göre Kuran’ı tefsire ve yoruma kalkışırsa mutlaka ayetleri saptırır, tahrif eder. Üstelik de belki bilerek belki bilmeyerek peygamberlik iddiasına kalkışmış olur.

Hatta bu yol kişiyi haddi daha da aşarak Mirza Gulam Ahmed gibi “yeni bir din kurma” iddiasına bile sevk edebilir.

“Kurancılık” söylemini benimseyenlerin hemen tamamı, sünnet ve hadisleri dışlayarak Hz. Peygambere zımnen (hâşâ) “Bu Kuran’ı sen anlayamadın, ben anladım” demek istiyorlar.

Şu hale bakınız! Vahyin muhatabı olan, Allah Teâlâ’nın kontrol ve murakabesinde bulunan, ismet sıfatına sahip Resulüllah (s.a.v.) Kuran’ı anlayamamış da on dört asır sonra gelen bu şeytanın kuklaları, batılı müsteşrik ve oryantalistlerin avukatları anlamışlar! Heyhat! Buna kargalar bile güler.

Müsteşrik ve oryantalist derken bilim adamı, araştırmacı kisvesine bürünmüş batılı yani Yahudi ve Hıristiyan kökenli İslam düşmanlarını kast ediyorum. Ne acıdır ki yerli tahrifatçı, ifsatçı ve reformcular aslında kendi icatları bir fikir ortaya koymuyorlar. Bunlar Goldziher, Schacht, Renan, Montgomery Watt gibi Yahudi ve Hıristiyan oryantalistlerin sözcülüğünü yapıyorlar. Bu durum zilletin en aşağısı, nasipsizliğin en kötüsüdür.

Kendisine hak yol belli olduktan sonra dinini satıp dünyada ve ahirette rezil rüsva olanlara yazıklar olsun.

Yol, dinlerini tahrif ve tahrip edip kuşa çeviren bu İslam düşmanlarının yolu değildir.

Yol, Allah’ın ve Resulünün hak, saf ve tertemiz gerçek İslam yoludur. Bu yolun teminatı ise Resul (s.a.v.) ne getirdi ise onu almak ve ona kayıtsız şartsız tâbi olmak, ittiba etmektir. Bu da Kuran-ı Kerim’le birlikte sünnet ve hadisleri de baş tacı etmeyi gerektirir. Allah’ın rızası ve hoşnutluğu bundadır. Doğru istikamet bundadır. Ahirette kurtuluş da bundadır. En büyük bid’at, Hz. Peygamberin (s.a.v.) sünnet ve hadislerini dışlayarak Kuran’ı kendi keyfî yaklaşımlarıyla yorumlamaya kalkmaktır. Dolayısıyla yazımızın başında zikrettiğimiz hadis-i şerife göre sünnet ve hadisleri dışlayarak Kuran bize yeter diyenlere saygı duyanlar, hürmet gösterenler İslam’ın tahrip ve tarumar edilmesine yardım etmiş olurlar.

Müslüman, bid’atçilere karşı tavır alan, Kitap ve sünnet çizgisinde sebat ve ısrar eden bir konumda bulunmalıdır.

Bu konum Resul ne getirdi ise onu almayı ve Allah’a yaklaşmanın yolu ve metodu olarak Resule tâbi olmayı gerektirir.

Yazımızı bu manayı anlatan iki ayet-i kerimenin mealiyle bitirelim:

“Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir.” (Haşr: 7.)

“De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafur’dur, Rahîm’dir.” (Âl-i İmran: 31.)

Yorumlar