316 Defa Okundu

Bahriye Mektebinde 1983 yılında Türk öğrencilere oruç tutmak yasaklanmış fakat 15-20 öğrenci arkadaşımla birlikte bu yasağa karşı direnmiştik. Daha sonraki üç yılda bu yanlış ve rezil uygulamanın yürümediğini gören komutanlar oruç tutmayı serbest bırakmış Ramazan ayı süresince iftar ve sahur yemekleri çıkarılmıştı. Oruç tutan öğrencilere uygun bir şekilde mesai düzeni tanzim edilmişti.

Bizden önceki yıllarda da oruç tutmanın yasak olduğunu 1982 yılı mezunu bir büyüğüm söylemişti. Komutan oruç tutarmış lakin kimseye de oruç tutturmazmış. “Sizin günahımız bana” diyerek öğrencilere karşı saygısızca davranırmış.

İşte Deniz Harp Okuldaki oruç tutma yasağı öğrencilerin kararlı tutumu karşısında bir işe yaramayınca bu sefer  Ramazan orucu Türk öğrencilerine de serbest bırakılmıştı. Oruç tutmak isteyen öğrencilerden isimlerini verilen listeye yazdırmaları istenmişti.

Sınıfımız 220 mevcutluydu ve bunların içerisinden 30 civarında öğrenci ismini yazdırmıştı. Tabur komutanımız denetlemeler dışında öğrenciler içine çıkmazdı. Fakat ilk defa muayene müracaat taburuna gelmişti. Meselenin Ramazan orucu olduğunu konuşmaya başlayınca anlamıştık.

İkinci Sınıfın Tabur komutanı bu 30 kişilik listeden hoşlanmamış olacak ki bütün öğrencileri bir araya toplamış ve öğrencilerin çok tepkisini çeken bir konuşma yapmıştı. Yaz aylarına rastlayan Ramazan ayında oruç tutmanın çok güç olacağını, spor ve askeri eğitimin yanı sıra görmüş olduğumuz derslerin de oruç tutmaya mani olduğunu söylemişti. Daha bir sürü zırva sayılacak sözleri sıralayarak öğrencilerden açıkça oruç tutmamalarını istemişti.

Bu konuşmayı yaptığı esnada okulumuzun basketbol takımında oynayan ve başarılı bir oyuncu olan Volkan; “müracaatım var komutanım” diyerek taburun önüne çıkmıştı. Dört yıllık okul hayatı boyunca ilk defa bir öğrencinin bu şekilde “müracatım var” diyerek ortaya çıktığını görmüştüm.

Volkan biraz da başarılı bir sporcu olmanın verdiği özgüvenle “oruç tutmanın öğrenciler için bir engel olmadığını” dile getirmişti. Nihayetinde “her türlü güçlüğe rağmen sınıf olarak oruç tutmak istediğimizi” söyledi.

Tabur Komutanımız mos mor olmuştu. Hiçbir şey söyleyemedi ve kendisini aşağılanmış hissederek çok kötü bir biçimde taburdan ayrıldı. Bütün sınıf arkadaşlarım Volkan’ın bu patlamasından gurur duymuştuk. Herkes kendisini tebrik etmişti.

Bu garip durumu herkes tam olarak anlayamayabilir. “Canım ne var bunda? Oruç tutmak istemek çok zor bir iş mi?” diyebilir. Lakin askeri okul öğrencisi olarak hele hele darbe yıllarında bu şekilde davranıp taburun önüne çıkmak büyük bir cesaret işiydi. Çünkü acımasızca askeri öğrencileri okuldan atıp ailelerine ağır para cezası veriyorlardı.

İlginçtir, komutanın ayrılmasından sonra yeni bir liste yapılmıştı ve bu liste önceki listeye göre iki kat daha çoğalmıştı.

Yıllar önce yaşanmış bu olay bana şunu öğretti ki “ülkemizde Volkan’lar bitmez, bu asil millet; dinini ve inançlarından gelen manevi değerlerini daima koruyacaktır”.

İşte nice kıymetli insanla birlikte cesur yazar Necip Fazıl Kısakürek’i yetiştiren Bahriye Mektebi, bu hususu ispatlamıştır. Bu dindar millet; hamiyetli ve gayretli evlatlarını asla unutmamış dualarını asla esirgememiştir.

Bu vatanın yetiştirdiği askeri öğrenciler her türlü olumsuz ve güç şartlara rağmen gerektiğinde Volkan olup patlayabilmiştir. 15 Temmuz 2016 askeri darbesi esnasında tanklara karşı göğsünü siper ederek kahramanlık yönünü bir kere daha ispatlamıştır.

1980’li yıllara dönecek olursak bizim sınıfın mezun olmasından sonra Deniz Harp Okulunda müthiş bir terör estirilmişti. Namaz kılan ve başarı listelerinde en önde olan öğrenciler okuldan atılmışlardı. Gerekçe “disiplinsizlik” idi. Namaz kılıp oruç tutmak, içki içmemek demek ki bu faşist darbeci askerlerin gözünde disiplinsiz bir davranıştı.

Bu düpedüz din düşmanlığı sonunda bütün öğrenciler dinden ve dindar insanlardan korkutulup ürkütülmek istenmişti. Edepsizliğin bini bir paraya düşmüştü. İşte bu durumu fırsata çeviren FETÖ örgütü, namaz kılanlara, oruç tutanlara ve dinini yaşamak isteyenlere karşı çıkmıştı. Dininin asgari gereklerini yani namaz ve oruç gibi ibadetlerini yapanlara “Donkişot” diyerek akıllarınca dalga geçiyorlardı.

Fetocuları bu sayede tanıma fırsatını bulmuştuk. Bunların yaptığı fenalığın en açık delili oruçtu. Öğrenciliğimizin ilk yılında oruç yasak olduğu halde bizimle beraber tutan öğrenciler, Feto’nun kancasına takılınca; oruç tutmak serbest bırakıldığında dahi bu sefer Ramazanı yemeğe başlamışlardı. Niçin böyle yaptıkları sorulunca “midesinden rahatsız” olduğunu söyleyerek aklınca insanları kandırdıklarını zannediyorlardı.

İşte bu hain FETÖ-Faşist işbirliği; 1980’li yıllarda acımasızca devam ediyordu. Faşist Evren “irtica” yaygaraları ile insanları kışkırtıyor komutanlar da hukuksuz ve yasadışı emirler yayınlayarak dindar askerler için “komayın, yaşatmayın” demişlerdi. Her türlü zulmü gencecik vatan evlatlarına reva görüyorlardı.

Bunun en insafsızca uygulaması 1987 yılında yine Deniz Harp Okulunda uygulamaya konulmuştu. Bu zulmü yaşayan bir deniz subayı, yaşadıklarını bana şöyle anlatmıştı:

“Sizin sınıf yani 9000’ler mezun olduktan sonra 7 son sınıf öğrencisi ki bir tanesi Deniz Lisesi birincisi idi, hepsini okuldan attılar. Birkaç ay sonra subay olacak olan bu öğrenciler derslerinde başarılı olduğu gibi okulun en disiplinli öğrencilerindendi. Sırf gözdağı vermek için namaz kılan bu öğrencileri okuldan attılar. Yüklü bir maddi ceza ödettikleri yetmiyormuş gibi bir de eğitim haklarını da ellerinden almışlardı. Okulda tam bir terör estiriyorlardı. O yıl Ramazan orucu yasaklanmamıştı. Fakat iftar ve sahur yemekleri çıkarılmıyordu. Üstelik öğle ve akşam yemeklerine girmek mecburi idi. Girmeyen öğrencilerin sırası boş kalıyor, bu öğrencileri disiplin cezası ile cezalandırıp hafta sonu izinsiz bırakıyorlardı”.

İşte “Çin işkencesi” adı verilen zulmün Türkiye uygulaması böyle oluyordu. Resmen oruç tutan öğrencileri yıldırmak için yemeğe zorla sokup terör estiriyorlardı.

Bu subay arkadaşımı; musibet ve sıkıntıların geçici olduğunu, bunun devamlı olamayacağını ve sabredenlerin büyük mükafat ve ecir kazanacaklarını söyleyerek teselli etmeye çalıştım.

Nitekim 1987 yılı benim için de çok zorlu geçmişti. O yıl ki irtica teröründen ben de etkilendim. Deniz Harp okuluna çağırarak öğrencilere “namaz kılmak ve Said Nursi’nin kitaplarını okutmaya çalışmak” suçu ile okul yönetimi tarafından sorgulandım.

Yine bir Ramazan günü yapılan bu sorgulamada zavallı öğrencileri karşıma dizip bu iddialarını yüzüme karşı söylettiler. Ben de “öğrencilere baskı yapmadığımı fakat suç olarak iddia edilen namaz kılma hususunu ve kitapları tavsiye ettiğimi” hepsinin yüzlerine söyledim.

Okul Komutanı Ekmel Totrakan beni hukuksuz olarak sorgulayan ise Alay Komutanı da  Gürkan Key idi. Alay Komutanı sahsıma karşı alaycı bir yaklaşım ile küstahça davranmıştı. Ben de Volkan’ın 3 yıl önce göstermiş olduğu cesareti göstererek “Siz ne biçim Alay Komutanısınız, okulda irtica yok, komünist faaliyetler var” diyerek ikinci bir Volkan patlaması gerçekleştirmiştim.

Rütbem Teğmendi ve yeni olduğu için pırıl pırıl parlıyordu. Karşımdaki Alay Komutanı ise bütün öğrencilerin önünde tören yürüyüşü yapan bir Kurmay Albay idi. Benim yüksek sesle cevap vermem karşısında Alay Komutanı aynı Tabur Komutanımız gibi mos mor olmuştu. Sözlerime tahammül edemeyerek makam odasını terk etmişti.

Odadan ayrılıp muhtemelen Okul Komutanının yanına gitti. Bir müddet sonra dönünce yüzü hala mosmor idi. Yanında daktilo yazan astsubayları getirmişti ve beni soru yağmuruna tutmaya başladı. Bildiklerimi bütün içtenliğimle ve pervasızca haykırdım. Gözüm kararmıştı ve ordudan atılmaktan korkmuyordum. Önemli olan herkesin bildiği bu gerçekleri haykırmak ve kayda geçirmekti

Saatler süren sorgu sualden sonra nihayet Alay komutanının aklına gelmiş olacak ki “oruç tutuyor musun?” diye sordu. “tutuyorum” deyince de asker karavanasından yemek getirtmişti.

İftarımı açarken de komutanın hala çenesi durmuyordu. Artık cevap vermemeye başladım. Sorularına cevap vermeyince de o da sustu. Bana 50 sayfaya yakın konuşma tutanağını imzalattılar. Her sayfasını oku ve imzala dediler. Söylenilen her şey daktilo ile yazılmıştı. Sözlerimden başka farklı bir şey görmedim ve bütün sayfaları imzaladım.

Daha sonra beni görev yaptığım birliğime gönderdiler. Her halde yakında beni de ordudan atarlar diye düşünmüştüm. Lakin başka soruşturmalar daha oldu. Yapılan yanlışlıklar fark edilmiş olsa gerek ki beni ordudan atmadılar. Yüzbaşı rütbesine kadar savaş gemilerinde ve karargah birliklerinde görevime devam ettim.

Nihayet eşimle birlikte başörtüsü yasaklarına uymadığım için önce “şüpheli” sonra da “sakıncalı” kategorisine alınarak 28 Şubat 1997 tarihinde Yüksek Askeri Şura Kararı ile resen emekli edilerek ordudan ayrılmak zorunda kaldım.

Ordudan ayrılış belgesinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in ve Başbakan olarak da Necmettin Erbakan’ın imzası vardı. Bu dönemde faşist generallere şirin görünmek isteyen sivil yöneticiler; benim gibi binlerce askeri acımasızca ordudan atmışlardı.

Bunun sonucu ise ortadadır. FETÖ örgütü ile beraber faşist generallerin işbirliği ile her 8-10 yılda bir kesintisiz darbe süreci devam etti. En sonunda 104 Amiral’in darbe bildirilerine çok benzeyen bildirisine karşı soruşturmalar açıldı.

Bu yazıyı okuduktan sonra FETÖ örgütünün nasıl palazlandığını ve dindar insanların gözünün yaşına bakılmadan nasıl ordudan tasfiye edildiğini anlayabilirsiniz. “Bahriye’de 15 Yıl” isimli bir kitap yazarak bu konuları daha detaylı bir şekilde yayınlayıp neşrettim. Bu kitap ilk olarak 1997 yılında yayınlandığı halde hiçbir ders alınmadı. Kesintisiz darbe süreci devam etti.

İnşallah bu volkan patlamaları ve üzücü olaylardan ders çıkaran yöneticiler olur. Orduda dindar insanlara karşı yürütülen acımasız müdahalelere bir son verilir, vesselam…

 

Yorumlar