304 Defa Okundu

İhanet bildirisine imza atan amirallerin önemli bir kısmını tanıyorum. Bir kısmı ile donanmada birlikte görev yapmışlığımız vardır. Askeri vesayet ve darbe özlemi içindeki bu insanları tanımak için makalelerimden ve “Bahriye’de 15 Yıl” isimli kitabımdan istifade edebilirsiniz.

12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 döneminde bu bildiriye benzer çok demeçlere şahit olmuş birisi olarak yaşamış olduğum hatıraları elimden geldikçe ve dilim döndükçe yazmaya çalışıyorum. Allah ömür verirse devam edeceğim. Zira ülkemizin en önemli kurumlarından birisi olan Deniz Kuvvetlerimizi tanımak ve sorunlarına çözüm bulmak gerekiyor.

Deniz Kuvvetlerimizin kaderi amirallere bırakılmayacak kadar önemlidir. Çünkü bu amiraller özellikle darbe dönemlerinde özenle yetiştirilmişlerdir. Üstelik hürriyet, din ve vicdan özgürlüğünden habersizdirler. Faşist ve inançsız bir askeri eğitime maruz kalmışlardır. İşte benim yazmış olduğum hususlar denizde bir katre nevinden olup sadece genel bir kanaat vermek içindir.

Hazır mübarek ramazan ayı gelmiş iken askeri okulda nasıl oruç tutabildik bunlara değinmek istiyorum. Askeri okul yaşamı ve idarecilerin empoze etmeye çalıştığı düşünce ve değerler bilinirse; 104 amiralin imza atmış olduğu bu ihanet bildirisinin daha iyi anlaşılacağına inanıyorum.

Deniz Harp Okulundaki ilk öğrencilik yılımı ve 1983 yılındaki ramazan ayını unutmak mümkün değildir. Bu mübarek ayda oruç tutmak Türk öğrencilere yasaklanmış yabancı öğrencilere ise serbest bırakılmıştı.

Heybeliada’da yaşadığımız bu ramazanın iftar yemekleri benim gibi 15-20 kişi için çok farklıydı. Çünkü yasağa rağmen oruç tutuyor ve askeri okul idaresine resmen kafa tutuyorduk. Üstelik daha birinci sınıf öğrencisiydik.

İftar yemekleri hiçbir yerde bu kadar lezzetli değildi. Aradan 38 yıl geçtiği halde tadı hala damağımda durmaktadır. Bu kadar lezzetli olmasının sebebi sanırım doğru bir amaç için yaptığımız mücadele idi.

Değerli Hocam Niyazi Beki anlatmıştı; arpa ekmeği ile oruç açtığını ve bu ekmeğin ne kadar lezzetli olduğunu ancak ramazan ayında fark etmişti. İşte bende bir ramazanda gerçek lezzet ve iştahı tanıma fırsatı buldum.

Yemeklerdeki lezzet deyince insanın aklına bir ziyafet sofrası gelir. Lakin o büyük ziyafet sofralarında gerçek lezzet fark edilmez. Ancak ramazan gibi ibadetler sayesinde insan, gerçek iştahı ve lezzeti fark edebilir. İşte bunun delili o ramazanda doğru dürüst yemek bile yememiştik.

Birkaç bisküvi ve çay ile oruç açıyorduk. Bahriye Mektebine o yıl girmiştik ve ne yazık ki okul idaresi Kenan Evren’in diktatörlüğünde her türlü dini emirleri yasaklayabilme cesareti gösteriyordu.

O yılki komutan önceki yılda olduğu gibi oruç tutmayı yasak etmişti. Yıllarca hiç ara vermeden oruç tutmuş biri olarak bu durumu çok tuhaf ve acımasız olarak karşılamıştım. Ama ne olursa olsun orucumu tutmaya da kararlıydım. Zorla yedirip engel olacak değillerdi ya?

İlginçtir benim gibi bazı sınıf arkadaşımda aynı kararı vermiş “ne pahasına olursa olsun” oruç tutmaya devam etme kararı almıştı. O yıllardaki “irtica furyası” son hızla devam ediyor darbeci Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Evren; her akşam televizyona çıkıp gericiler yüzünden ülkemizin içine düştüğü durumu; ahmakça delillerle anlatıyordu.

Özellikle askeri okullarda okuyan dindar öğrenciler en tehlikeli vatandaşlardı ve asla göz açtırılmamalıydı. Bu dönemde binlerce askeri okul öğrencisi okuldan atılmıştı. Şimdi FETÖ örgütünün neden bu kadar semirip büyüdüğünü bir parça anlayabilirsiniz. Namaz kılma, oruç tutma gibi İslam’ın en önemli ibadetleri yasaklanmıştı.

FETÖ örgütü durumu fırsata çevirmeyi bilmiş namaz kılmayı ve oruç tutmayı yasaklamıştı. Bu kararı alırken askeri okullardaki amansız din düşmanlığını bahane ediyordu. İslam’da yeri olmayan Feto talimatları uygulanıyor namaz kılmak yerine “ima ile namaz” adı altında büyük günahlar işleniyordu. Çünkü namaz dinin direğiydi ve asla terk edilmesi mümkün değildi.

Eğer FETÖ nasıl bu kadar semirtilip büyüdü sorusuna cevap arıyorsanız bunun sebebi olarak askeri idarenin dini emirlere karşı getirdiği yasakları düşünmek gerekiyor. Keza başörtüsü yasağına karşı koymak yerine faşistlerin yasaklarına boyun eğip başlarını açan kadınların bir kısmı bu dehşetli örgütün tuzağına düşüyordu.

Biz yine Deniz Harp Okulundaki yasaklara karşı giriştiğimiz mücadeleye geri dönelim. 1983 yılında bu okulda çok ilginç bir yıl yaşanıyordu. Tuhaflık şuydu ki yabancı öğrencilerin oruç tutmasına engel olunmuyordu.

Özellikle Libya’lı öğrenciler afiyetle oruç açıyor kimse bunlara bir şey söylemiyordu. Resmen çifte standart uygulanıyor Türk öğrencilere ise geleneklere aykırı bir şekilde engel olunuyordu.

Ramazanın ilk günü komutanlarımız çok sert tedbirler almış oruç tutan Türk öğrenciler iftar yapmasın diye yemekhanede önlem almışlardı. Birkaç öğrenciyle birlikte Libya’lıların arasına karışarak yemekhaneye girmeye çalışmış fakat enselenmiştik.

Yemekhaneden adeta kovarcasına uzaklaştırılmış iyi bir de fırça yemiştik. Biz yine de seviniyorduk zira öğrenci numaralarımızı kaydedip kimlik kartlarımıza el koymadıkları için mutluyduk. Çünkü böyle bir durumda hafta sonu izinsiz kalma veya oda hapsi cezası ile cezalandırılma söz konusuydu.

İlginçtir ki; okuldaki en az 150 Libyalı öğrenci için iftar yemeği çıkıyor, aynı okulun öğrencisi olduğumuz halde Türk öğrencilere üvey evlat muamelesi yapılıyordu. Hem de kendi ülkemizde…

Her ne ise… Bir yaz ayında (1983 yılı) o geç iftar saatinde teneffüshanenin yolunu tuttuk. Okul kantinden aldığımız bisküvi ve benzeri şeyler ile orucumuzu açtık. Birde güzel bir çay demlemiştik. İşte lezzetini unutamadığım iftar yemeği buydu.

“Ya Rabbi, her zaman bize öyle güzel nimetleri nasip et” diye dua etmişimdir. Evet bu acı duruma inanmak şimdiki insanlara biraz zor gelecektir lakin daha dün gibi gözlerimin önündedir.

Demek ki insana lezzet ve tat veren gıdalar değil; o an içinde bulunduğu haleti ruhiye ve gerçek iştah olsa gerektir. Şimdi çok daha iyi anlıyorum ki; her güzel şey; imanla ve Cenabı Allah’ın rahmeti, lütfu iledir. Eğer Allah isterse, en ucuz bir gıdayı hatta kuru bir parça ekmeği dahi güzel gösterdiği gibi, en nefis sofradaki nimetleri dahi tatsız ve acı hale getirebilir.

O yıl Deniz Harp Okulunda yaşanan bu skandal sayılacak bu rezaletler bazı komutanların aklını başına getirmiş olacak ki ertesi yıl ve sonraki yıllarda oruç tutmak serbest bırakılmıştı. Fakat 1987 yılında yeniden yasak uygulanmaya başlamıştı fakat bu sefer çok daha acımasızca yapılıyordu.

Evet oruç tutmak serbest bırakılmıştı fakat yemekhaneye girme zorunluluğu vardı. Yaz aylarında iftar saati geç olduğu için akşam yemeği oruç tutanlar için resmen bir işkence haline gelmişti.

1987 yılında okuldan mezun olmuş teğmen rütbesi ile savaş gemilerinde görev yapıyordum. Deniz Harp Okulundaki bu iğrenç tutumu gördükten sonra bize yapılan muamelenin çok daha kötülerinin yapılabileceğini anlamış oldum.

İşte böylesine kötü olayların yaşandığı bir okuldan mezun olun öğrencilerin donanmada başına gelecekleri tahmin edebilirsiniz. Nitekim 28 Şubat 1997 yılına kadar görev yapmış birisi olarak dilim döndükçe bu hatıralarımı okuyucularımla paylaşıyorum.

1997 yılında eşimin başörtüsü nedeniyle ordudan resen emekli edildim. Buna “ordudan atılmışsın” da diyebilirsiniz. İtirazım olmaz. Fakat itiraz edeceğim önemli bir husus vardır.

28 Şubat dönemimde Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya öncülüğünde Batı Çalışma Örgütü (BÇG) adı altında Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde yasadışı bir örgüt kurulmuştu. Bu örgüt mensupları, faşist darbeci askerlerden meydana geliyordu.

BÇG’nin en önemli görevi eşi başörtülü olan askerleri fişlemekti. Bu maksatla hastane, kantin gibi askeri tesislerden yararlanan başörtülü kadınların askeri kimliklerine bakılarak eşlerinin durumu tespit ediliyordu.

Dindar subay ve astsubaylar görevlerini daha iyi yaptığı için bazı komutanlar eşleri başörtülü olduğu halde bu durumu üst komutanlara bildirmiyorlardı. Fakat BÇG’nin fişlediği askerler Kuvvet Komutanlıklarından gelen özel subaylar tarafından bildirilince mecburen bu komutanlar fişlenen sakıncalı askerleri ordudan atmak için üstlerine bildiriyorlardı.

İşte ben de böylesine acımasız çarklardan geçirilerek önce “Kontrol Altına Alınması Gereken Şahıs” sonrasında “Şüpheli” ve son safhasında da “sakıncalı” statüsüne sokularak ordudan emekli edildim.

Emekli işlemi yapılırken Yüksek Askeri Şura (YAŞ) adı altında yargı yolu kapalı olan bir işleme tabi tutuldum. Bu 1982 Darbe Anayasasındaki madde 2010 yılında referandum kararı ile kaldırıldı. 2011 Yılında da sadece YAŞ kararı ile ordudan atılan benim gibi bin iki yüz kişiye emeklilik hakları geri verildi.

Fakat resen emekli olup ta bizden hiçbir farkı olmayan kararname mağduru asker arkadaşlarıma hiçbir hakları verilmedi. Bu konuda Kamu Kenetçiliği Kurumunun tavsiye kararına ve defalarca verilen sözlere rağmen hiçbir ilerleme sağlanamamıştır.

İşin daha acı tarafı ise 28 Şubat darbecilerini mahkemeye verip “müebbet hapis” cezası aldırdığımız halde bu general ve amiraller elini kolunu sallayarak hayatlarına devam etmektedirler.

Müebbet hapis cezası dünyada hiçbir yerde görülmeyen “müebbet tatil cezasına” dönüşmüştür. Üç yıldan beri bu absürt ve utanılacak durum hala devam etmektedir. Umarım 104 amiralin eski alışkanlıklarına devam ederek milletimizin seçtiği yöneticilere parmak sallaması, yöneticilerimizin aklını başına getirir ve gereken ceza işlemleri uygulanır.

Çekilen acıların bir parça hafiflemesi için bu amirallerin ve müebbet tatil cezası almış generallerin haklarında verilen cezaların bir an önce uyguanması gereklidir. Aksi takdirde iş mahşere kalacak ve bu sefer bu cezaları infaz ve uygulama sorumluluğu bulunan bütün devlet yöneticileri suçlu duruma düşeceklerdir.

Ramazan ayında yaşadığımız bu olayları ve sonrasında gelişen darbecilerin acımasız işlerini sonraki yazılarımda devam edeceğim inşallah, vesselam…

 

Yorumlar