“Baba benimle misin?”

“Baba benimle misin?”“Baba benimle misin?”“Baba benimle misin?”“Baba benimle misin?”“Baba benimle misin?”“Baba benimle misin?”“Baba benimle misin?”“Baba benimle misin?”

 

Yirminci yüzyılın ilk yarısında, tıp bu kadar gelişmiş değildi. Dünyanın her yerinde çok sayıda bebek ilk tebessümünün üzerinden çok geçmeden hayata veda ediyordu. Antiyibiyotiklerin henüz yaygın olarak kullanılamaması, teşhis imkanlarının kısıtlılığı yüzünden “bilinmeyen” nedenle ölen bebeler hayli fazlaydı. Bebek ölümleri neredeyse “normal” hale gelmişti. Sağlıkçıların eli kolu bağlıydı. Öyle ki, sağlık kurumlarında, ölümcül derecede hasta olan çocukların kabul dosyasına “umutsuz” notu düşülüyordu.

Bu sıralar, Düsseldorf’daki Çocuk Kliniği’nde çalışan Dr. Fritz Talbot’un adı yeni yeni duyulmaya başlamıştı. Dr. Talbot, umutsuz bebeklerin tedavisinde olağanüstü bir başarı gösteriyordu. Deneyimli çocuk hekimi herkesin merak ettiği ama öğrenemediği bir yöntem uyguluyor gibiydi.

Şükür ki, Dr. Talbot’un öğrencilerinden Dr. Joseph Brennerman hatıralarını yazmış da, bu özel tedavi yönteminin sırrından haberdar olmuşuz. Bakın neler anlatıyor Dr. Brenneran:

“Hasta vizitleri sırasında, çoğu kez dosyasına ‘umutsuz’ yazılmış bir bebekle karşılaşırdık. Bebeğe ne yapılırsa yapılsın bir işe yaramıyor, herkesin gözü önünde eriyip gidiyordu. Dr. Talbot, bu tür hastaları görür görmez, hasta dosyasını eline alıyor ve anlayamadığımız bir takım notlar yazıyordu. Çoğu kez, bu gizemli reçete işe yarıyor, bebekler kanlı canlı bir tebessümle geri dönüyordu. Merakım iyice arttı ve hocamızın bilmediğimiz ve çok etkili bir ilaç keşfettiğini düşünmeye başladım.

“Bir gün, hasta vizitlerimiz bittikten sonra, servise döndüm ve Dr. Talbot’un reçetesinin sırrını çözmeye çalıştım. Pek kolay olacağa benzemiyordu. Başhemşireye gittim ve hocanın dosyaya ne yazdığını sordum.

“Başhemşire merakım karşısında şaşırmamış gibiydi: ‘Yaşlı Anna!’ dedi. Servisin bir köşesinde salınan bir koltuk üzerinde oturmuş büyükanne yaşlarındaki kadını gösterdi. ‘Yapılacak bir şey kalmayan bebekleri, Yaşlı Anna’nın kucağına veriyoruz.’ Sonra devam etti: ‘Bu yaşlı kadın bebekler için burada çalışan tüm doktorlardan ve hemşirelerden çok daha fazlasını yapıyor.’”

Şükür ki çocuklarımız eskisi kadar çaresiz değil; tebessümleri yarım kalmıyor. Yöntemlerimiz hayli etkili ve çeşitli; anneler ve babalar eskisi kadar ağlamıyor. Dr. Talbot’un o zamanlardaki çözümüne ihtiyacımız yok gibi. Hastanelerde bir köşede yaşlı bir kadın beklemiyor “umutsuz” bebekler için. Bebekler eskisi kadar umutsuz değil; huzursuz değil.

Farkında mısınız, bilmem. Sallanan koltukta bir büyükanne, bir büyükbaba imajı ne kadar uzaklarda kaldı? Neredeler acaba? Çocuklarımızı çizgi filmlerin hayalî avutmalarına terk etmişken, yanı başlarında sımsıcak ve koskocaman tebessümleriyle bir büyükanne/büyükbaba yok gibi…Büyükanne yok, büyükbaba da yok diyelim, hiç olmazsa, anne ya da baba olabilir mi?

Elbette var ama bebelerin yanında ve kalbinde olmaları kadar var değiller… Açıkçası ıskalıyoruz hayatı ve çocukları. Çocuklarımız Dr. Talbot’un bebeleri kadar çaresiz ve umutsuz görünüyor gözüme. Onlar hiç olmazsa, hastanede, nefesleri daralmış, gözlerinin feri kaçmış, yüzleri solmuş, ateşleri çıkmış halleriyle, ellerinden tutulması için feryad ediyorlardı. Ama bizim çocuklarımız pek neşeli, pek kanlı canlı, sağlıkları da beslenmeleri de yerinde, nefesleri rahat… Şen şakrak oynuyorlar, yürüyorlar koşuyorlar. Bir çağrıları yok gibi. Şikayetçi değiller.

Gelin bir kere daha hesaplayalım çocuklarımız için ne kadar var olabildiğimizi. Yokluğumuz Dr. Talbot’un “Yaşlı Anna”sının yokluğu kadar tarifsiz bir uçurum açmıyor mu sizce?

En çok kaybettiğimiz şey, eksikliğini en az hissettiğimiz şeydir. Yüzyıl kadar önce ölen ve adı unutulan bebeleri şimdi hatırlıyorsak, yaşlı Anna’nın tebessümünün ve sıcak sözlerinin katkısı yok mu bunda? Yaşlı Anna olmasaydı, ona bebekleri emanet eden Dr. Talbot olmasaydı, bugün bu satırlar boş kalırdı, bakışlarınız da boşlukta kalırdı. Ama olmuş bir kere yaşlı Anna! Olmuş ki, öbür türlü unutacağımız, hatta unuttuğumuzu bile unutacağımız için, hiç olmamış gibi düşüneceğimiz bir inceliği hatırımıza getirdi.

Onlardan yüzyıl sonra yaşayan ve hâlâ kucağımızda duran, elimizden tutan çocukların dünyasında bıraktığımız “umutsuz” boşluğu hatırlamaya değmiyor mu sizce? Yanı başımızda gülüp oynayan çocuklarımızın ruhlarında açtığımız uçurumları, masal anlatan bir baba olarak, gülücükleri paylaşan ve çoğaltan bir anne olarak koşup kapatamaz mıyız?

Yorumlar