876 Defa Okundu

“Tarihi Bizi Çağırıyor” yazı dizimizin bu üçüncü bölümünde “Tarih Dün Bizi Nasılı Çağırmıştı? III” de Osmanlı Devleti döneminde Avrupa’da Hristiyanlıktan farklı dine sahip olmaları (Musevilikleri) , Avrupa milletlerinin ırkçılıkları politikaları yanında, ekonomik sebeplerden kaynaklanan Yahudilere zulümleri karşısında bunların, kendilerine farklılıklara saygıyla huzur ve barış içinde bir hayat yaşamayı vaat eden Osmanlı Devleti yönetimini sığınmaları ve toplu göçlerinden bahsedeceğiz.

Tarihte Yahudiler, Orta ve Yeni çağlarda, İslam Medeniyeti ülkelerinde kendi tabirleri ile “altın çağları” nı yaşarlarken , Avrupa’da genelde 1789 Fransız İhtilaline kadar tam bir “karanlık çağları” nı yaşamışlardı.

Yahudilerin Avrupa’ya göçleri, daha “Helenistik Devir” de başlamış, “Roma Devri” nde ise, Roma İmparatorluğunun hakimiyet ve nüfusunda bulunan “İsrail Krallığı” halkının Putperest Romalılardan farklı bir dine sahip olmaları yanında, ekonomik sömürü ve soygunlar sebebiyle de zulüm görmeleri sonucu M. S. 132- 135’de bu yönetime isyan etmişler, Romalı komutan Titus, ordusuyla gelerek isyanı bastırmış, başkent Kudüs’te “Süleyman Mabedi” ni yıkmış, bir daha isyanlarına meydan vermemek için yayınladığı bir fermanlı bütün Yahudilerin Filistin’den çıkarılmasını emretmiş, bunun sonucu Avrupa’ya olan Yahudi göçleri zirve yapmıştı. Bir kısım Yahudiler de Roma’ya “köle” muamelesiyle taşınmışlardı. Böylece, Yahudilerin kendi tabirleriyle “Dağılma Devri” veya M.Ö 586’da yaşanan “Birinci Sürgün” ile Babil’e götürülmelerinin ardından gelen “İkinci Sürgün Hayatı” kendisini göstermişti. (Frank Hardie - Irwin Herrman, Britain and Zion, The Fateful Estanglemend, Blackstaff, Oxford 1950, s. 10)

Ortaçağ ve Yeniçağ’da Avrupa’da “ “Klasik Anti –Semitiszm” e (eski Yahudi aleyhtarlığı cereyanlar) damgasını vuran, Hristiyan Avrupa milletleri yanında Yahudilerin Musevi olmaları sebebiyle farklı bir dine sahip olmaları oldu.

Geleneksel Hristiyanlık- Musevilik mücadelesinin aslı, Hristiyanların kendi peygamberleri Hz. İsa’yı Yahudilerin çarmıha gerip öldürmesinden kaynaklanıyordu. Bu sebepten “Yahudilerden intikam almak” düşüncesi ve fiillerinin merkezi Roma’da Papalık makamı olmuştu. Papalar, Hz. İsa’ya kötü muameleleri sebebiyle Avrupa’daki bütün Yahudileri, “lanetli toplum”, “vaftiz olunacak millet” olarak ilan etmişti. Bu sebeplerledir ki, Haçlı Seferleri sırasında hem Avrupa’da hem de Doğu’da Yahudi kanı aktı. Yahudilerin, 1290’da İngiltere, 1306’da Fransa ve Almanya’da yaşamaları yasaklandı. İspanya Kralı koyu Katolik Ferdinand tarafından 1492’de İspanya –Gırnata’da Endülüs Emevi Devleti’ne son verilirken Müslüman Arapların yanında bütün Yahudilerin de vaftiz edilmeleri (Hristiyanlığa girmeye davet etmek ve girmeyenlerin ise Engizisyon mahkemelerinde yargılanıp yakılarak cezalandırılması) Kral Ferdinant’a Papa tarafından emredildi. (Encyclapedia Amerinacana, Vol. I, s. 65) Bu sırada İspanya Yarımadası yanında bütün Avrupa’da bu Engizisyon zulmünün zirve yapması sonucu, Yahudilerin dünyada kendilerine yeni bir “huzurlu sığınak” aramak isteği, gündeme Osmanlı Devleti’ne yoğun olarak göçleri getirmeye başladı.

Başhaham İshak Saffeti’nin Yahudileri Türkiye’ye Daveti

Yahudiler, Osmanlı Devleti kuruluğu günden beri zaten onun “âdil yönetimi” altında huzur ve refah içinde yaşıyorlar, bu yönetiminde yaşamak isteklerini dile getiriyorlardı. Bu uğurda daha erkenden 1366’da Osmanlı Yahudilerinin Başhahamı İshak Safeti, Avrupa’da zulüm gören Yahudilere Edirne’den yazdığı bir mektupta, onları Türkiye’ye göçe davet ediyor, gerekçeleri olarak da şunlardan bahsediyordu: ““Bizlerin Türkiye’ye gelişi, Allah’ın lütfu olmuştur. İslam ülkesi hayatın yoludur. Beni dinleyiniz: Museviler dünyanın hiç bir yerinde Türkiye’de olduğu kadar rahat edemez…. Bu memleketin rahatı içinde kendi yaşamlarımızı daha iyi düşünür, istediklerimizi yapabiliriz. Hayalinizden ne geçiyorsa ve orada düşündüğünüzün bile anlaşılması sizleri felakete sürüklerse, bütün bunları Türklerin yanında yapabilirsiniz, size kimse dokunmaz... Eğer siz beni dinlerseniz, Türkiye’nin yolu hayat yoludur. Kudüs’e kadar uzanan bu yol, altı deniz milinden başka hep karadır. Her gün Türk ve Yahudi tüccar kafileleri vardır. Yol emniyettedir. Şimdi tembellik etmeyiniz, rahat yere geliniz... İsmail memleketinde (Yahudiler, Müslüman ülkeleri bu isimle de adlandırırlar) herkes incir ağacının ve bağının altında rahat içinde yaşar. Bundan başka, bu memleketin faydaları ve halkının iyiliği Almanya’da bulunmaz.” (Prof. Avram Galanti, Türkler ve Yahudiler, Tan Matbaası, İstanbul, 1947, s. 32)

İspanya Yahudilerinin Türkiye’ye Taşınması

1492’den itibaren İspanya’da Müslümanlar ve Yahudilere yapılan baskılar ve zulümler zirve yapınca, Müslüman Araplar yanında, Yahudiler de kendilerinin kurtarılması için Sultan II. Beyazıt’dan yardım istemişler, bunun üzerine Kaptan –ı Derya Kemal Reis komutasında İspanya sahillerine gelen Osmanlı gemileri Müslümanlar ve Yahudileri Osmanlı topraklarına taşınmışlar, tarihin en büyük Yahudi göçü olan 200 bin kişilik göç 1500’lü yılların başlarında yaşanmıştı.

Sultan II. Beyazıt’ın, Yahudilerin Türkiye’ye gelebilecekleri hakkında Kral Ferdinand’a mektup yazdığı, onun hakkında etrafındakilere şu sözleri sarf ettiği rivayet edilir: “Sizin ‘akıllı’ diye bahsettiğiniz şu Ferdinand, Yahudileri sürmekle yönetimini fakirleştirmiş, benim idarem ise, onları kabulle zenginleşmiştir.” (Roth Cecil, The House Nası Dona Gracıa, Greenwood Press, New York, 1948, s. 90)

Yahudi Yazarların Türkiye’ye Göçlerini Kurtuluşları İçin “İkinci Kızıl Deniz Olayı” Olarak Değerlendirmeleri

Avrupa’dan 16. asırda (1500’lü yıllar) gelen Yahudi göç dalgasının büyük ölçüde yerleştiği İstanbul’dan sonra ikinci büyük şehir Selanik oldu. ( Bernard Lewıs, Jews of İslam, Princeton University Press, Princeton, 1984, s. 125) Burada Yahudilerin sayısı o derece arttı ki, diğer unsurları azınlıkta bıraktılar. Öyle ki, Selanik “yeni bir Kudüs” olacak sanıldı. (Edovard Driault, Şark Meselesi, Çev. Nafiz, M. Halit, Kitaphanesi, İstanbul, 1328, s. 379)

Türkiye’de Yahudiler, yaşayışlarından o derece memnundular ki, Türkiye’yi kendilerine açılan “İkinci Bir Kızıl Deniz Olayı” olarak görüyorlardı. Bu tabiri, 16. asırda bir Yahudi yazar Samuel Usque, eseri “İsrail’in Musibetlerinin Tesellisi” isimli kitabında kullanmış, Türkiye’den “Ulu Türkiye” diye bahsetmişti. (Bernard Lewis, The Jews Of İslam, s. 136 )

Yine, o zamanın Yahudi tarihçilerinden birisi olan Joseph Cohen de “Gözyaşlarının Vadisi” isimli eserinde, bütün Yahudileri Türkiye’ye çağırıyor, Türkiye’yi, “sığınılacak hakiki bir şehir” olarak nitelendiriyordu. (Refus Learsi, İsrael: A History of the Jewish People, The World Publishing Company, Cleveland and New York. 1949, s. 320)

Bu uğurda, Yahudu vatandaşlarımızdan Avram Galanti, Yahudi yazar Salamon Rozanes’in “Türkiye İsraillilerinin Tarihi” adlı kitabının birinci cildi, on birinci sayfasından şunları aktarır: “Türklerin buralara (Balkanlara) gelişi, Yahudiler için bir hükümdar sülalesinin değişmesinden daha başka manada idi. Yahudiler, Türklere galip bir toprak efendisi olarak bakmışlar ve onun bayrağı altında müstakil yaşamanın sırrına sahip olabilmişlerdir. Bu itibarla, Yahudilerin asıl müstakil hayatları, Türklerin idaresinde mümkün olmuştur. Dünyanın hiç bir başka yerinde, bir ekaliyette (azınlıkta), Türklerin verdikleri imtiyazlara rastlanmaz. Türkiye İsraillileri, örfi, dini, akdi, ailevi bütün hususiyetlerini muhafaza etmişler ve bu hal, güç inanılır müsamaha ile Türk Devleti’nin hiç bir zaman dikkatini çekmemiştir.” (Avram Galanti, Türkler ve Yahudiler, s. 9)

Yine Galanti, bir diğer Yahudi yazar, J. Nehama’nın “Selanik İsraillilerinin Tarihi” adlı kitabının altıncı sayfasından da şunları aktarır: “Avrupa’da Hristiyanın Yahudi’ye karşı yaptığı muamele, tıpkı bir kartalın avına karşı yaptığı muameleye benzerken, Türkiye’de yaşayan Yahudi cemaatleri, bağlarının ve asma çadırlarının gölgesi altında, Sultanların mübarek topraklarında -ki, o topraklarda mevsimlerin dönüşü Yahudilerin ananevi bayramlarının tediyesiyle ahenktardır- güneşte, bolluk içinde, rahatlıkla yaşayarak inkişaf ‘gelişmek) ederler.” (Avram Galanti, Türkler ve Yahudiler, s. 106)

Türlerin İstanbul’u 1453’de fethiyle birlikte, Fatih Sultan Mehmet, Yahudiler için de bir Başhahamlık müessesesini resmen kurarak, bir başhaham tayin etmiş, bütün Osmanlı Yahudilerinin kendi cemaat işleri yönetimlerini onun idaresine vermiş, Osmanlının bu “zımmiler yapılanması” nda Yahudiler de Hristiyanlar gibi huzur ve refah içinde yaşamışlar, her defasında Türklere olan minnettarlık duygularını dili getirmişlerdir.

Bunun günümüz Türkiyesine yansıması bile olmuş, İstanbul Yahudilerinin kurduğu “500’üncü Yıl Vakfı” tarafından 1992 (1492 – 1992) yılı özel olarak anılmış ve kutlanmış, Türklere minnettarlık yeniden dile getirilmiştir.

Yorumlar