1492 Defa Okundu

BUNALDIĞIM zamanlar gidip sığındığım bir duvar dibi vardı.

Tam karşısındaki caminin gölgeliğinde uzun beyaz sakalları ve pamuk gibi elleriyle dikkatimi çeken dedeyi izlerdim.

Onda belki de erken kaybettiğim dedemi canlandırıyordum, bilmiyorum.

Beni görüyor ama bunu belli etmiyor kendisini izlememe müsaade ediyordu. Arada bakkaldan gazete kağıdının kıvrılarak içine konulup tartılarak satılan beyaz leblebilerimi atıştırırdım.

Uzun bir süre bu böyle devam etti.

Ardından zaman zaman göz göze gelmeye başlamıştı beni ürkütmeden.

Bir baş selamı eşliğinde muhabbete sarılı tebessümünü gönderiyor ve kendi işine devam ediyordu.

Ona selam verenler “Cennet Baba” diyerek hitap ediyorlardı.

Kimse ismiyle ünlemiyorlardı.

Muhabbet edeni bol ama müşterisi azdı.

Kim bilir belki de görevi buydu.

Önünde bir, arka tarafında iki tekerleği olan ve üst kısmı ahşap ve camlarla çevrili bir mini dükkân gibiydi ticarethanesi.

İçinde tespih, takke, seccade, ayna, tarak, tırnak makası gibi malzemeler vardı.

Yine yanı başında ahşaptan bir koku kutusu bulunurdu esansların yer aldığı…

Şırıngayla şişeden çeker muhabbetten ayrılıp gitmek için destur isteyenlerin üzerine sıkardı.

“Bana da bir gün bu kokudan sıkar mı acaba?” diye düşündüğüm bir başka seyir zamanında bir sabah rüzgârı serinliğinde seslendi:

“Evlat!”

Koşarak gittim.

Bana doğru açtığı kollarıyla sımsıkı sardıktan sonra büyük bir itina ile hâlâ üzerimde sandığım o kuku sıkılma eylemine tâbi tutuldum.

Sanırım borçlu hissetmemem için “Bize leblebi yok mu?” demiş birkaç tane almıştı.

Seyretmekten asla bıkmadığım ve zaman zaman zihnimde güncellediğim bu sahneyi yıllardır saklar dururum.

SAMİMİYETİMİZ zamanla ilerledi.

Kendisi ayakta durur beni minik taburesine oturtur muhabbetine ortak ederdi.

Yanına uğrayanlar ona uzun uzun sıkıntılarını anlatır dertleşirlerdi.

Şimdi psikologların “Nitelikli dinleme” dedikleri hususu ilk olarak ben bu “Cennet Baba” da görmüştüm.

Küçük aklım ve minik kalbimle o zaman tanımlayamadığım bu duruma geçenlerde bir isim buldum:

“DERT TOPLAYICISI.”

Küçük büyük ayrımı yapmadan hepsini dinler sonunda “Diş kirası” kabilinden birkaç nasihat cümlesi ikram ederdi.

GEÇENLERDE bir arkadaşımla konuşurken “Asıl mı, fasıl mı?” şeklinde bir cümle kullandı.

Bu bana ilk gençlik devremde yaşadığım o tatlı hatıranın bu satırlara taşmasını sağladı.

Konuşmayı gereğinden fazla ayrıntıya boğan ve ana fikrin kaybolmasına sebep olan teşebbüsleri bu şekilde karşılayarak meselenin özüne odaklanmalarını sağlıyordu.

Anladığım buydu.

Kaldığım yurda döndüğümde bende kullanmaya başladığımdan merak edenlere biraz gizemli hâle getirerek anlatmış onlarda tanımak istediklerinden bir defasında götürmüştüm.

Hepimize irmik tatlısı ısmarlamış büyük bir iştiha ve zevkle yemiştik.

HÂTIRALARIN mânâ açılımlarını kavramak zaman alıyor.

Birkaç gündür bunun üzerinde düşünüyorum ve kendime soruyorum.

“Asıl mı, fasıl mı?”

Bizler hayatî meselelerin aslında mıyız, faslında mı?

Konuları özünden yakalayabiliyor muyuz yoksa hep yaptığımız gibi yine çeperde mi dolaşıyoruz?

Sorunlarımızı kökten çözemiyor olmamızın altında acaba bu “Asıl mı, fasıl mı?” ayrımını tam yapamayışımız yatıyor olabilir mi?

Fasıllar yani bölümler, kısımlar, dönemler, ayrıntılar gibi noktalarda derine batıp çıkamadığımız için mi öz kaynaklara ulaşamıyoruz?

Orijinal yerine kopyalara mı tâlip oluyoruz?

Aslı yerine örneklerine, benzerlerine mi yöneliyoruz?

Köküne, kökenine varmak yerine yüzeydekilerle mi daha çok meşgul ediyoruz kendimizi?

Aslın asıl fasılları yani fasikülleriyle zamanımızı harcıyorsak bu iyi yine de…

Ama öyle mi gerçekten?

Şeytan bizi temel mevzulardan uzak tutmak için fasılları daha cazip ve eğlenceli gösteriyor olabilir mi?

Ne dersiniz?

HAYATIN öz kaynağı nedir hepimiz biliyoruz: Vahiy.

Onun açıklayıcısı ve uygulayıcısı mübarek ve şanlı peygamberimiz…

Tekrar soralım.

Asılda mıyız fasıl da mı?

Dikkatle bakabildiğimiz vakit bize bunları gösteren “Cennet Baba” gibi nicelerini fark edeceğiz.

Yeter ki isteyelim.

Göçmüş olanlara rahmet aramızda yaşayanlara da selamet dilerim.

Ya Selâm!

 

Yorumlar