7560 Defa Okundu

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun / takva sahibi olun. Ona (yaklaşmaya yol) vesile arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide: 35)

Bu yazımızda M. İslamoğlu’nun “Kim Allah’a aracısız ulaşılamaz diyorsa, İslam’ın Pavlus’udur” şeklindeki iddia ve ithamına cevap vereceğiz.

Bu şahısla ilgili ilk yazımızda, tahrifatçıların önce suç ve suçlu ihdas edip, sonra güya onlara karşı çıkarak kendilerini nasıl kahramanlaştırmaya çalıştıklarından bahsetmiştik.

Bu taktik, bu iddiada da aynen geçerlidir.

Allah’a aracısız ulaşılamaz diyen kim? Aracıdan kasıt nedir ya da kimdir? Hiç bunlardan bahsetmiyor. Çünkü bunların hiçbirinin maksadı hakkı ortaya koymak değildir; yapmaya çalıştıkları şey, kendilerince bir algı oluşturarak İslamî temeli olmayan insanların saf zihinlerini ihlal etmektir. Bunu da ne acıdır ki kısmen de olsa başarıyorlar…

I- “ARACI” İLE “VESİLE”NİN FARKI

İslam’ın kelime ve kavramları kendine mahsustur. Hiç kimse İslami bir konuyu İslami olmayan kelime ve kavramlarla izah etmeye kalkamaz. Bunu yapmaya çalışan abesle iştigal etmiş, hatta meselenin mahiyetini saptırmış olur.

“Aracı” tabiri İslami bir kavram değildir. İslam’da Allahu Teâlâ’nın rızasına ve sevgisine ulaşmak; Ona yönelmek ve yaklaşmak için kullanılan kavram “vesile”dir.

Bununla beraber İslam, Allah ile kullar arasına aracı koyma konusuna da ışık tutmakta ve bunun putperestlik ve küfür olduğuna vurgu yapmaktadır. Mesela Zümer: 3. Ayet mealen şöyledir:

“Uyanık olun! Halis olan din yalnız Allah’ındır. Ondan başka veliler edinenler ‘Biz bunlara ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz’ (derler). Muhakkak Allah ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında aralarında hüküm verecektir. Şüphe yok ki Allah yalan söyleyen, kâfir olan hiçbir kimseye hidayet vermez.”

Bu ayet-i kerimenin tefsirinde İmam Kurtubi şöyle der:

“…‘Ondan başka veliler edinenler’ buyruğunda velilerden kasıt putlardır…

El - Kelbî dedi ki: “Bu sözün cevabı Ahkâf Suresi (nin şu ayeti)ndedir: “Kendilerini yakınlaştırmak üzere Allah’tan başka ilah edindikleri onlara yardım etmeli değil miydi?” (Ahkâf: 28.) (Kurtubi Tefsiri c: 15, s: 140.)

Anlaşılacağı gibi ayette “Allah’tan başka veliler ittihaz etmek”ten maksat, putlar veya putlaştırılan varlıklardır. 

Konuyla ilgili bir diğer ayet de mealen şöyledir:

“Onların yalvardıkları bu varlıklar, Rablerine -hangisi daha yakın olacak diye- vesile ararlar; onun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı sakınmaya değer.” (İsrâ: 57.)

Tefsirlerde izah edildiği gibi bu ayette cinleri kendilerine put edinip tapanlar tenkit edilmekte; onlarla bir nevi alay edilmektedir.

Allah’a ulaşmak için vesile aramak bir fazilet, bir kulluk görevi iken, Allah’tan başkasını veli edinmek şirktir.

Tahrifatçı ve reformistler, şefaatten bahseden ayetleri de tıpkı bu ayetler gibi saptırmaktadırlar. O ayetlerde, Allah’ın izni olmadan hiçbir varlığın şefaat edemeyeceği, sadece Allah’ın müsaade ettiklerinin şefaat edebileceği vurgusu vardır. Mesela “Ayete’l Kürsi” diye bilinen Bakara: 255’te şöyle buyrulur:

“…Onun izni olmadan katında şefaat edecek kimdir?..”

Görüldüğü gibi ayetteki bu ifade açık ve net olarak şefaatin “yokluğuna” değil, “varlığına” delildir. Allah’ın şefaate izin vermeyecekleri, müşrik Arapların, Allah nezdinde şefaatlerinin geri çevrilemez, reddedilemez olduğunu iddia ettikleri putlardır. Şefaatle ilgili diğer bütün ayetlerde de durum budur. Hal böyleyken tahrifatçı ve ifsatçılar, Kuran’ın putların şefaat edemeyeceğiyle ilgili beyanını, Müslümanlara ve Müslümanların önderi olan İslam âlimlerine tatbik etmeye kalkmaktadırlar. Bu açık bir tahrifattır.

Bu izahlardan çıkan netice şudur:

“Aracı”dan bahsedilen ayetlerde iki nokta öne çıkmaktadır:

Bir: Allah’tan başkasını veli veya şefaatçi edinmek

İki: Bu aracılara tapınmak, ibadet etmek

Bunların ikisi de şirk ve küfürdür.

Allah’tan başkasını veli edinmek demek, Allahu Teâlâ ile irtibatı, kulluk ilişkisini koparmak demektir.

Bu aracılara tapınmak demek, ibadet ve itaati yalnız Allah’a has kılmaya yönelik Kuran hükümlerini reddetmek, şirke düşmek, Allah’tan başkasına ibadet etmek demektir ki, bu da sapkınlığın zirvesidir.

“Vesileye sarılmak” ise bir Kuran emridir. Meşrudur ve büyük fazilettir. Hiçbir mümin vesileyi (haşa) Allah’a alternatif bir put gibi görmez ve vesileye asla ibadet etmez. Mümin, Allah’ın “Vesileye sarılın” emrine ittiba eder ve ona tevessül ederek Allah’tan ister. Asla Allah’tan başkasından istemez.

Allah’ın “Sarılın” diye emrettiği vesileler, “salih amel”, “Allah sevgisi”, “Allah yolundaki has kulların duası” gibi, Allah nezdinde değeri ve fazileti olan, dinde itibar edilen şeylerdir. Tahrifatçıların dillerine doladıkları “aracılar” ise, kendileriyle Allah’a şirk koşulan putlar veya putlaştırılan diğer varlıklardır.

İşte aracı ile vesile arasındaki mana uçurumu budur.

Aracı ile vesile birbirinin zıdd-ı kâmilidir.

 İslam âlimleri bunu ortaya koymuşlardır. Bugün tahrifatçıların sanki bu, İslam tarihi boyunca ilk defa kendilerinin çözdükleri bir problemmiş edasıyla İslam âlimlerini, arifleri, evliyayı sevmeyi, onlara yakınlık duymayı küfür olarak göstermeye kalkmaları, meydanı boş bulmaktan alınan cüretten başka bir şey değildir. Bu sebeple araştırmacı kardeşlerimiz bu sahada mutlaka çalışmalıdırlar.

“Aracı” kavramının nereden çıktığına da temas edelim:

Bu, batılı misyonerlerin, müsteşriklerin / oryantalistlerin İslam’ı yıkmak için devreye koydukları sinsi planların bir parçasıdır. İnanmadıkları İslam’ın tevhid inancını korumak (!) görüntüsü altında, Müslümanları tasavvufa düşman etmek, İslam âlimleriyle, evliyaullahla bağlarını zayıflatmak ve nihayet koparmak istemişlerdir. Meşhur İngiliz misyoneri Humpher’in hatıratında bu hedef, yani ulema ve insan-ı kâmillerin itibarsızlaştırılması hedefi açıkça ifade edilmektedir. Nitekim Vehhabiliğin bu amaç doğrultusunda kurulduğu da bilinmektedir.

Dolayısıyla ne M. İslamoğlu’nun ne de aynı ağzı kullanan diğer tahrifatçıların bu söylemlerinin patenti kendilerine ait olmayıp, hepsi de esasen yukarıda verdiğimiz adresin sözcülüğünü yapmaktadırlar.

II- VESİLENİN MANASI VE MAHİYETİ

Şimdi de vesilenin mana ve önemine temas edelim ki, konu iyice belirginleşsin ve aracı kelimesi üzerinden yutturulmak istenen aldatmaca yerle yeksan olsun.

Vesile kelime olarak “neden, sebep, bahane, elverişli durum, imkân ve fırsat” gibi manalara gelir. İslamî bir kavram olarak ise “Allah’a yaklaşmak veya bir hacetin kabul edilmesini ya da bir musibetin def edilmesini sağlamak amacıyla, dua esnasında Allah’ın güzel isimlerinden veya yüce sıfatlarından birini, işlediği güzel bir ameli veya yaşamakta olan salih bir insanın duasını vasıta kılmak” demektir.[1]

Vesile kelimesi Kuran’da, yukarıda da belirtildiği üzere Maide: 35 ve İsrâ: 57’de olmak üzere iki yerde geçer.

Maide: 35’in meali şöyledir:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun / takva sahibi olun. Ona (yaklaşmaya yol) vesile arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.”

Dikkat edilirse bu ayette muhatap iman edenlerdir ve onlara üç şey emredilmektedir:

Allah’tan korkmak / takva sahibi olmak,

Ona yaklaşmaya vesile aramak,

Onun yolunda cihad etmek.

Bu üç emir yerine getirildiğinde sonuç “felaha ermek”tir.

Burada vesilenin “takva” ve “Allah yolunda cihad”ın arasında zikredilmesi, ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir inceliktir.

Meali yukarıda verilen İsrâ: 57’de ise cinlerin ilah kabul edilmesi, onlara tapınılması tenkit edilmektedir. Ayette anlatılanın bir kısım Arapların taptığı, put edindiği cinler olduğu, hemen bütün tefsirlerde geçmektedir.

Vesile çok geniş bir kavram olup, tefsirlerde öncelikle “salih amellerin” vesile olduğu gerçeği üzerinde durulur. Keza hidayete vesile olan öncüler de vesile kapsamı içinde mütalaa edilir. Buna göre en büyük vesile Peygamberler ve bu meyanda Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizdir. Onlardan sonra hadislerde kendilerine “Peygamber vârisi” denen âlimler, insan-ı kâmiller ve Allah dostları gelir.

En’am: 90. Ayette hidayet rehberi olarak peygamberler konu alınmakta ve şöyle buyrulmaktadır:

“İşte bunlar Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. Sen de onların doğru olan yoluna uy…”

Az önce işaret ettiğimiz gibi “Âlimler peygamberlerin varisleridir” (Buhari, İlim 10.) gerçeği doğrultusunda, Hz. Peygamberin izinde giden âlimlerin, Allah dostlarının ve insan-ı kâmillerin de hidayet hususunda insanlara öncülük ve rehberlik edebilecekleri aşikârdır.

Âl-i İmran: 8. Ayette medh u sena edilen “ilimde ruhsat sahibi âlimlerin” gerçek birer peygamber vârisi oldukları, birçok eserde ortaya konmaktadır.

Keza Kuran’da gerçek âlimlerin Allah’ın varlığına, birliğine, ondan başka ilah olmadığına şehadet ettikleri anlatılmaktadır ki; Allah’tan ve meleklerinden sonra bu gerçeğe âlimlerin de şahit gösterilmesi, İmam Gazali’nin de ifade ettiği gibi âlimlere yapılabilecek medh u senanın zirvesini teşkil etmektedir.

Anlaşılacağı üzere Peygamberler ve onların izinde yürüyen gerçek ulema ve Allah dostları, dinde dosdoğru yolu izleyen sadıklardır ve bize de sadıklarla beraber olmamız emredilmiştir:

“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe: 119)

Allah dostları anlamındaki evliyaullah kavramı Yunus: 62 – 64’te geçer:

“Bilesiniz ki Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler. Onlar ki, iman etmişler ve takvaya ermişlerdir, işte onlara hem bu dünya hayatında hem de ahirette müjdeler olsun! Allah’ın sözlerinde değişme olmaz; (öyleyse) en büyük kazanç budur.”

Dikkat edilirse bu ayetlerde Allah dostlarının üç önemli vasfı zikrediliyor:

Gerçek iman sahibi olmaları,

Takva sahibi olmaları,

Dünya ve ahirette kendilerine müjdeler gelmesi.

İbn Kesir Tefsirinde dünyadaki müjdeden kastın “salih rüya” olduğu, hadislerle ortaya konmaktadır.[2]

Yine basiret, feraset ve keramet de bu dünyadaki müjdeler cümlesindendir. Basiret ve feraset zaten gerçek müminin en önemli vasıflarındandır. Keramet ise peygamberlerin mucizelerinin bir alameti olarak evliyaya verilmiş harika hallerdir. Bu bir “akaid” konusudur; akaid kitaplarımızda evliyanın kerametinin hak, inkârının da itikadda bidat olduğu; itikaddaki bidatın ise küfre sebep olduğu açıkça ortaya konmaktadır.

Ahiretteki müjdelere gelince; bunlar da kaynaklarda geçtiğine göre cennet ve cemalullahtır.

İbn Kesir Tefsirinde velilerin, Allah dostlarının vefatını anlatan Fussilet: 30. Ayet de, onlara verilen ahiret müjdeleri arasında gösterilir. Ayet mealen şöyledir:

“Şüphesiz “Rabbimiz Allah’tır” deyip de, sonra dosdoğru olanlar var ya, onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki: “Korkmayın, üzülmeyin, size va’dedilmekte olan cennetle sevinin!”

Kuran ve Sünnet’ten çıkarılan deliller doğrultusunda, Allah için sevmenin ve Allah için buğzetmenin, imanın gereği ve zarureti olduğu bilinmektedir. Keza hadislerde Allah için birbirini sevmenin ve dostluk kurmanın ahiretteki büyük mükâfatı da anlatılmaktadır.

Vesile kavramına paralel olarak İslam medeniyeti içinde yüzyıllardır kullanageldiğimiz nice tabir vardır. Veli, evliya, erenler, irfan sahipleri, insan-ı kâmil, mürşid-i kâmil, mürebbi, ağzı dualılar, üçler yediler kırklar, ebrar, sâbikûn, mukarrebûn ve ebdaller gibi…

Burada “kendilerine nimet verilenler” de vesileler çerçevesinde büyük önem ifade eder.

Fatiha: 7’de geçen “Bizi kendilerine nimet verilenlerin yoluna hidayet et” ifadesindeki “kendilerine nimet verilenler”in kimler oldukları Nisa: 69’da şöyle açıklanır:

“Kim Allah’a ve peygambere itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdirler; bunlar ne güzel arkadaşlardır!”

Netice olarak Müslümanın vesile anlayışında; mürşide, hocaya bakışında, bir Allah dostunu Allah için sevmek manası hâkimdir. Bunun dışında kalan kötü örnekler ve hele de istismarcılar konumuz değildir, bizi bağlamaz.

Millet olarak Allah dostları, erenler yönünden zenginliğimiz herkesin malumudur. Ebu Eyyub el – Ensarî ve diğer İstanbul sahabileri başta olmak üzere Anadolu Erenleri, Mevlana, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli, Emir Sultan, Eşrefoğlu Rumi, Aziz Mahmud Hüdai, Merkez Efendi ve adını burada sayamadığımız daha niceleri, başlarımızın tacı, gönüllerimizin sultanıdır.

İşin hakikati budur.

Nefis terbiye ve tezkiyesinde peygamber vârisi bir mürebbiye duyulan ihtiyacın inkârı mümkün değildir. Millete hizmet etmiş bütün örnek insanlar hep böyle yetişmiştir.

SONUÇ

İşte tahrifatçı ve ifsatçılar bize bu zenginliğimizi inkâr ettirmek ve bizim bu Allah dostlarıyla, ulemayla bağımızı koparmak istiyorlar. Tefsir, Hadis, Fıkıh, Tasavvuf vs. İslamî ilimlerdeki bütün müktesebatımızın altını oyarak bizi oryantalistlerin hayranı ve zebunu yapmak istiyorlar. Böylece akıllarınca bir uyanıklık (!) yaparak, bütün vesileleri bir çırpıda inkâr ettikten sonra zımnen “Bu işi biz biliriz; bizi aracı yapın” demek istiyorlar. Bu nokta çok önemlidir. 

Onun için ifsadçı ve tahrifatçıları tanımak ve onların bu oyununa dur demek, iman ve istikametimizi korumak adına en büyük görevimizdir.

Bunun teminatı da Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat itikadı üzere olmaktır.
 

 

[1] Vesile konusunda daha geniş bilgi için, Allah’ı Bilmek ve Tanımak - II / Vesileler ve Allah’a Yönelmek adlı kitabımızın hususen 29 – 78. sayfaları arası tetkik edilebilir.

[2] Ayrıntılı bilgi için: İbn Kesir, Hadislerle Kuran-ı Kerim Tefsiri, c: 8, s: 3835 – 3838.

Yorumlar