15356 Defa Okundu

Bir evvelki yazımızda delilleriyle ortaya koyduğumuz gibi, Ankara İlahiyatın misyonu, Vatikan ve kilise temsilcilerinin telkinleri doğrultusunda belirlenmiştir. Ve söz konusu bu misyon, süreç içinde “bizden zannettiğimiz” kişilerle devam ettirilmiştir. Bunlar arasında özellikle ikisi öne çıkmaktadır ki, biri, önceki yazılarımızda görüşlerini gündem ettiğimiz, dinde tenkitçiliğin ve dine oryantalist bakışın temsilcisi konumundaki M. Said Hatiboğlu’dur.

Bu şahsın takip ettiği metod, adeta Zeytindağı’ndaki Misyonerler Kongresinde konuşan Papaz Samuel Zwemer’in “Müslümanlara dinlerini sorgulatmalıyız” şeklinde ifade ettiği hedefin pratiğe dökülmüş hali gibidir.

Resule itaatin sorgulanması, vahy-i gayr-i metlüvün inkâr edilmesi, sünnet ve hadislerin dinde delil sayılmaması, özellikle fiten hadislerinin uydurma olduğu iddiası, “kültürel mirasımız” dediği İslami müktesebatın -Kuran da dâhil olmak üzere- tatbik edilecek ve edilmeyecek yönleri olduğu iddiası vb. görüşleri olan bu şahıs, maalesef Ankara İlahiyatın oryantalistlerce belirlenen misyonuna atmış seneden fazla bir süre hizmet etmiştir.

Kendisiyle ilgili beş yazı kaleme almış olduğumuz için onu burada daha fazla gündem etmeyeceğiz.

Ankara İlahiyatın öne çıkan ikinci önemli ismi de, bir dönem fakültenin dekanlığını da yürüten Hüseyin Atay’dır.

Hüseyin Atay, dinde reform taleplerini en üst perdeden ve lafı hiç de dolandırmadan telaffuz eden, bu hususta kitap ve makaleler yazan bir şahıstır.  Bu yazımızda daha ziyade onun görüşleri üzerinde duracağız.

Ancak bu konuya geçmeden evvel, okuyucularımızın merak edebileceği şu hususa kısa da olsa değinmek isteriz:

Acaba Ankara İlahiyatta görev yapan yahut okuyan bütün herkes mi reformisttir; buradan istikameti düzgün hiç kimse mi çıkmamıştır?

Evet, asıl konumuza bu sorunun cevabını verdikten sonra devam edeceğiz.

I- ANKARA İLAHİYATIN İSTİSNALARI

Haksızlık yapmamak adına söylemek gerekir ki, bu fakültenin istisnaları elbette ki vardır.

Ama önemli olan husus şudur ki, istisna olan bu isimler bu fakültenin müfredatıyla yetişmemiş, bilakis fakültenin çizgisine aykırı düşerek görev yahut tahsil yapmışlardır. Birçoğunun ortak noktası ise, fakülte dışında ilimlerine güvendikleri dost ve büyükleriyle birlikte olmalarıdır. Böyle bir avantaja sahip olmayanlar, tabir-i caizse çarkın dişlileri arasında ezilip gitmişlerdir. Ki bunun sayısız örneklerinden biri de, önceki yazımızın altına yorum yazan bir kardeşimizin, yedi yaşında hafız olan, ama Ankara İlahiyata başladıktan sonra namazı bırakan, eline de Kuran almaz olan kızıdır. Ne kadar acı…

İstisna dediğimiz o isimlere dönecek olursak, hepsini teker teker tanımamız ve zikretmemiz mümkün olmamakla birlikte en azından birkaçını burada anabiliriz:

Mesela -bazı hata ve yanlışlarına rağmen- Muhammed Tayyib Okiç Hoca onlardan biridir.

Aslen Bosnalı olup kendi ülkesinde ve batıda birçok üniversiteden eğitim alan, pek çok dil bilen Tayyib Okiç Hoca, 1949’daki kuruluşunun ardından 1950’de fakülteye “Dogmatik İlimler Kürsüsü”ne (!) davet edilir. Burada Hadis ve Tefsir bölümlerini kurar ve yirmi yıl görev yapar.

Yukarıda “bazı hata ve yanlışlarına rağmen” şerhini düşmemiz, canlı şahit diyebileceğimiz kimselerden aldığımız bilgilere binaendir. Hoca, bu yanlışları, reformist ortamın baskısı altında kalarak yaptığını, yakın gördüğü talebelerine bizzat kendisi ifade etmiştir.

Ancak şunu bilelim ki, her Müslümanın küçük – büyük demeden her türlü yanlıştan uzak durmak mecburiyeti vardır; İslam’dan asla taviz verilemez.

         Bununla birlikte kesin bir gerçektir ki, rahmetli Tayyib Okiç asla reformist zihniyette değildi. Mesela diğer hocalar başörtülü kız öğrencileri derslerinden kovarlarken T. Okiç Hoca onların eğitim öğretim hakkını savunuyordu. İşte fakültenin reformist çizgisine olan bu uzaklığı sebebiyle 1964 yılından sonra yavaş yavaş ayağı kaydırılmaya çalışılmış, 1970 senesinde de sözleşmesi hukuksuz bir şekilde feshedilmiştir. Büyük sıkıntılar yaşadıktan sonra, 1973-77 yıllarını Erzurum Yüksek İslam Enstitüsü’nde hocalık yaparak geçiren Hoca, 9 Mart 1977’de Erzurum’da vefat etmiştir. Onun başından geçenler ve uğradığı mağduriyetler, Ankara İlahiyattaki oryantalist - reformist çizginin ne kadar katı ve insafsız olduğunun ayrı bir ispatıdır.

         Ankara İlahiyatta, Tayyib Okiç’in talebesi olarak yetişen, reformist çizgide olmayan, bilakis ömürlerini bu çizgiyle mücadeleye hasreden kıymetli dostumuz Prof. Ramazan Ayvallı Hocamız ve merhum Prof. Esad Coşan Hocaefendi başta olmak üzere, istisna nev’inden sayılabilecek birkaç isim de şunlardır:

Prof. Talat Koçyiğit, Prof. İsmail Cerrahoğlu, Salih Sayın, Prof. Tahir Yaren, Prof. Ali Yılmaz, Prof. Mehmet Akkuş, Prof. Murtaza Korlaelçi, Doç. Dr. Yaşar Kutluay…

Elbette daha başka isimler de sayılabilir. Biz örnek olması için bu isimlere yer verdik; mühim olan sırat-ı müstakim üzere olan isimlerin Allah katında yazılı olmasıdır. 

Şunu bir kere daha ifade edelim ki, burada zikrettiğimiz ve edemediğimiz müspet isimler, Ankara İlahiyatın misyon ve çizgisiyle yetişmemiş, tam tersine bu misyon ve çizgiye meydan okuyarak, baş kaldırarak ve bu uğurda birçok mağduriyetler de yaşayarak hidayet üzere kalma mücadelesi vermişledir. Gayretleri her türlü takdirin üstünde olmakla birlikte, ne yazık ki fakültenin reformist yapılanmasını değiştirmeye yetmemiş ve yetmiş yılı aşan tarihinde Ankara İlahiyat hep reformist kadro ve zihniyetiyle tebarüz etmiştir.

Şimdi Said Hatiboğlu’ndan sonra fakültenin reformist çizgisini temsil eden ikinci isme -Hüseyin Atay’a- geçebiliriz:

II- ANKARA İLAHİYATTAKİ YERLİ REFORMCU: HÜSEYİN ATAY

Hüseyin Atay, yukarıda da söylediğimiz gibi, İslâm’da reform yapılması gerektiğini açık ve net ifade eden kişilerin başında gelir. “Dinde Reform” adlı kitap dahi yazan Atay bu kitabında reformu şöyle tanımlar:

“İslâm’da reform yapmaya içtihat denir. Bundan dolayı her müçtehit reformcudur.”

Şu satırlar da aynı kitaptan:

“Biz önce dinî reform yapacağız. İlmî reform arkasından gelecek. (…) Reform yapmak, bilgi sorunu olmaktan çok zihniyetle ilgilidir.” [1]

Yine şu satırlar da kendisine aittir:

“… Bugün on bir asır sonra yenilik düşmanlığı, daha şiddetli bir biçimde sürüyor. Hele son üç asırdan beri, müslüman milletlerin başına bunca felâket, belâ gelmesinden de hâlâ akılları başlarına gelmemiş ve bunların oluş nedenlerini de yenilik, bid’at ve reform düşmanlığı olduğunun bilincine bile varamamalarının nedeni, akıllarını kullanmamalarıdır.

… Bunun için, her defasında reform kelimesini kullanmayı yeğliyorum. Kuşkusuz İslâm toplumlarında herhangi bir alanda, idarede, siyasette, ilimde ve ilmin bütün dallarında bir ilerleme, gelişme, kalkınma ancak dinde reformdan geçer.

Bizim dinde reform yapma dileğimiz, devleti de ancak bu yolla reform yapmaya özendirebiliriz düşüncemizden kaynaklanmaktadır. Çünkü devlet, dinde reform yapmayı istemediği için, dinde reform yapacak din bilginlerini yetiştirmeye hiç istekli değildir. Dinde reform olduğu ve gerçekleştiği zaman, devletin 1774’den beri beceremediği çağdaşlaşmayı, çok kısa bir sürede gerçekleştirmek imkânı elde edilecektir.” [2]

Görüldüğü gibi H. Atay sadece kendi reformculuğunu dile getirmekle kalmayıp, devleti de buna teşvik etmektedir.

Hâlbuki reform, dinin aslî yapısını değiştirip onu tahrifata sürüklemek olduğu gibi, dinî bütünlüğün de yok olması demektir. Dinî bütünlüğün yok olması ise, milli bütünlüğün yok olmasına da zemin hazırlayacağından, bu şahıs aslında devleti kendi yıkılışını hazırlamaya teşvik etmiş olmaktadır. Böyle bir kimsenin iyi niyetinden bahsedilebilir mi?

Atay, bu satırların alındığı makalesinde “Kur’ân’a Göre Araştırmalar” kitabımda, Kur’ân’a başvurduğumuz zaman düzeltilmesi gereken fıkıh hükümlerinin birkaçını burada maddeler halinde sıralamakla yetineceğim” dedikten sonra 46 madde saymaktadır. Onlardan bazıları şunlardır:

Kur’ân’da miraç olayı yoktur.

Kur’ân’da kadere iman yoktur.

Kur’ân'da şefaat yoktur.

Müslüman bir kadın, müslüman olmayan bir erkekle evlenebilir.

Kadınlar hayızlı iken namaz kılar, oruç tutabilirler.

Farz namazların kazası yok, tövbesi vardır.

Abdestsiz, gusülsüz, hayızlı olarak Kur’ân tutulur ve okunur.

Kadınların baş açık Kur’ân okumaları, namaz kılmaları câizdir. Başı örtmek, namazla ilgili değildir.

Hz. İsa ölmüştür; son zamanlarda gelmeyecektir.

İslâm’da Mehdî inancı yoktur.

İslâm inancında Deccâl yoktur.

İslâm’ın din bilgisi kaynağı akıl ve Kur’ân’dır…

Bu iddiaların hepsi de hakikate muhaliftir; hiçbirinde küçücük de olsa bir gerçeklik payı yoktur. Ama bu ayrı bir çalışma konusudur.

Hüseyin Atay, Müslüman kadınların Hıristiyan erkeklerle evlenmeleri konusundaki görüşünü şöyle izah etmiştir:

“…Amerika’da, Müslüman gençlerin, Hıristiyan kızlarla evlendiğini, Müslüman (Türk) kızlarının evde kaldığını gördüm. Ben de Müslüman kızların kitap ehli ile evlenmesine içtihat ettim.” [3]

İşte reformcuların İslâm’a ve Müslümanlara reva gördükleri zelil muamele budur.

Hâlbuki Müslüman kadınların ehl-i kitap erkeklerle evlenemeyeceğine dair ayet vardır. (Mümtehine: 10.) kaldı ki Kuran’da kesin hüküm olan bir meselede “Ben böyle içtihat ettim” diyebilmek, reform denen şeyin Kuran ve Sünnet’e açık bir başkaldırı olduğunun ispatıdır. Hadsizliğin bu kadarı da çok nadir görülmüştür.

Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da şudur:

Hüseyin Atay reformu savunurken üzerine çekeceği tepkiyi azaltmak için, “reform”la “içtihad”ı aynı şey gibi göstermektedir. Bunu bilerek, bir taktik olarak yapmaktadır. Hâlbuki savunduğu reformist fikirleri “içtihad” diye yutturmaya çalışması son derece gülünçtür.

İçtihadın şartları ve içtihad yapacak müçtehidin taşıması gereken vasıflar yönünden bakıldığı zaman ise, onun bu iddiası tam bir şenaattir.

Her şey bir yana, içtihad edecek kişinin sünnet ve hadisleri, hatta icmaı devre dışı bırakması asla düşünülemez. O ise bunları gündem dahi etmemekte; nev’i şahsına münhasır (!) bir müçtehid olarak, direkt Kuran’dan, dahası “Kuran’a rağmen” içtihad yapacak cüreti gösterebilmektedir!

Yukarıdaki iddialarından birkaçına kısa da olsa değinelim:

- Dinin kaynağının “akıl” ve “Kuran” olduğunu söylüyor. İşte asıl sapkınlık buradan başlıyor. Dinin kaynağı Kuran ve sünnettir (hadislerdir). Atay’ın sünnet ve hadisler yerine aklı koyması, zımnen onları inkâr anlamına gelmektedir. Zaten “Kuran’da yoktur” diye sıraladığı maddeler, sünnet ve hadislerin inkârından kaynaklanmaktadır. Hâlbuki akıl ancak Kuran ve sünnete (hadislere) tâbi olduğu zaman “akl-ı selim” olur. Aksi takdirde felsefecilerin aklından bir farkı kalmaz.

- Onun “Kuran’da yoktur” dediği şeylerden biri olan “kadere iman” hakkında birçok ayet-i kerime vardır. Mütevatir seviyedeki Cibril Hadisinde ise Allah Resulü (s.a.v.) tarafından imanın altı şartından biri olarak sayılmıştır. Hal böyleyken imanın altı şartından biri olan kadere imanı kabul etmeyen zihniyetteki sapkınlığı anlatmak için başka delil aramaya gerek yoktur.

- Yine reformistliğinin bir alameti olarak Hz. Peygamberin (s.a.v.) en büyük mucizelerinden biri olan miracı inkâr etmesi de ayrı bir vahamettir. Miraç hakkında da ayetlerin yanı sıra pek çok hadis-i şerif vardır.

- Şefaati inkâr etmesi ise yirmiden fazla ayetle sabit olan bir gerçeği inkâr ederek Kuran’a meydan okumak anlamına gelir. Şefaatle ilgili ayetlerde genellikle önce şefaatin Allah’a ait olduğu vurgusu yapılır, arkasından da “illa” istisna edatıyla ancak Allah’ın kendilerine izin verdiği kimselerin şefaat edebileceği haber verilir. Mesela Taha: 109. Ayette şöyle buyrulur:

“O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.”

Bu ve benzeri ayetler şefaatin olmadığına değil, olduğuna, ama Allah’ın izniyle gerçekleştiğine delildir.

- Hüseyin Atay Hz. Mehdi’nin (a.s.) zuhuru, Hz. İsa’nın (a.s.) nüzulü ve Deccal’in çıkması gibi, ahir zamanda gerçekleşeceği bildirilen bazı gaybî haberleri de reform uğruna inkâr etmektedir. Hâlbuki bunlarla ilgili mütevatir seviyeye ulaşmış pek çok hadis-i şerif vardır. Bir akaid ilkesidir ki, mütevatir hadislerin inkârı Kuran ayetlerinin inkârı gibidir, yani kişiyi İslam dairesinin dışına çıkarır. Kaldı ki Hz. İsa’nın (a.s.) uruc ve nüzulüyle ilgili ayetler de mevcuttur.

Görüldüğü üzere Hüseyin Atay’ın İslam’da reform için saydığı 46 madde, sünnet ve hadisleri tamamen inkâr anlamına geldiği gibi, bir kısmı Kuran’a da ters düşmekte hatta meydan okumaktadır. İşte reformistlerin hali budur.

Onun bu hali, şahsî itikadî sapmasını gösterdiği kadar, Ankara İlahiyatın; Vatikan, kilise çevreleri ve oryantalistler marifetiyle şekillenmiş misyonunu temsil etmesi açısından da ibretliktir.

Yazımı, siz kıymetli okuyucularımı derinden etkileyeceğini düşündüğüm bir anekdotla bitirmek isterim.

Akademik camia başta olmak üzere İslami ilimler tahsili yapmış kimselerin seyir çizgisindeki bu tarz sapmaları gördüğümüzde birçoğumuz şaşırıyor ve “Nasıl olur?” diyoruz. İşte size “nasıl olduğuna” dair ipucu niteliğinde bir hatıra:

Muhterem Ali Eren Hocadan dinledim:

Rahmetli Şaban Kuzgun Hoca ona şöyle anlatmış:

Hüseyin Atay bana aynen şunu söyledi: Ben Amerika’ya yırtık ayakkabılarla gitmiştim. Döndüğümde oradan elde ettiğim imkânlarla Mercedes aldım.”

Bu hadise ister istemez aklımıza “Allah’ın ayetlerini az bir paraya satmaktan” bahseden ayetleri (Bakara: 174, Maide:44) getiriyor. Yorumu siz kıymetli okuyucularımıza bırakıyorum.

Gelecek yazımızda Ankara İlahiyat merkezli zuhur eden “Ankara Ekolü” yahut “Ankara Okulu” denen reformist zihniyeti ve kadrosunu ele alacağız.

 

 

[1] https://www.gunisigigazetesi.net/gizli-İslâm-reformu-01032010-makale,3086.html

[2] Prof. Dr. Hüseyin Atay, “Dini Düşüncede Reformun Yöntemi ve Bir Örnek: Hırsızlık”, Kelam Araştırmaları 4: 1 (2006), s: 3-50.

[3] Hasan Erden, Gizli İslâm Reformu, 01/03/2010, Günışığı Gazetesi. Yazıya şu linkten ulaşılabilir:

https://www.gunisigigazetesi.net/gizli-İslâm-reformu-01032010-makale,3086.html

Yorumlar