1140 Defa Okundu

Üzerinde yaşadığımız anavatanımız Anadolu topraklarımızı tehdit ve tehlikeye yönelik birisi dış diğer üçü  ise iç tehdit ve tehlikeye  yönelik  olarak 4 madde halinde şunlardan bahsedeceğiz. 

1-Dış Tehdit ve Tehlikelerden Olarak Birçok Odağın Üzerinde Emelleri Olan Anadolumuz

       Tarih boyunca, anavatan Anadolu topraklarımıza yönelik dış tehlike ve tehditleri zaten genelde okullarda okuduğumuz tarih derslerimizden öğrendik.  Avrupa’nın emperyalist büyük devletlerinin sömürgecilik ve yayılmacılık  emelleriyle I. Dünya Harbi sonunda Osmanlı Devletini nasıl yıktıkları, son tutunacağımız anavatan Anadolu topraklarımızı da aralarında Sevir Antlaşmasıyla  paylaşarak bizi de nasıl  “İkinci Endülüs” haline getirmek istediklerini,  kurtuluş için İstiklal Harbimizi  kazanmamız sonucu, bizi en sonunda, ülke topraklarımızı yonta yonta  780 bin kilometre karelik  bir alanda yaşamaya mahkum ve mecbur  ettiklerini  biliyoruz.

      Günümüz itibariyle ise, bu kadarcık toprak  bile bize çok  görülmeye devam edilmektedir. Osmanlı’dan ayrılarak  sınırlarımızda kurulan   küçük komşularımızdan  Yunanistan tarihteki emeli  “Büyük Yunanistan”, Bulgaristan “Büyük Bulgaristan”, Ermenistan “Büyük Ermenistan”  ve İsrail’in  ise “Büyük İsrail” emellerini takip ettikleri  dikkate  alınır ve bunlara ilaveten,    “Amerika- Batı – İsrail  Şer Eksenli” olarak İran, Irak ve Suriye yanında  Türkiye’den de toprak alınarak “Birleşik Bağımsız Büyük Kürdistan” ını bu şer ekseninin emellerine hizmet edecek şekilde “Taşeron” ve “Vekalet Savaşçısı” terör örgütleri  PKK’ya destekle kurmaya çalışmalarına da bakılarak, topraklarımıza yönelik dış tehlike ve tehditlerin de varlığı ve öneminden hiçbir şey kaybetmediği gün gibi kaşımıza çıkar.

     Ayrıca, tarihten beri sürüp gelen diğer bir dış tehlike ve tehditten olarak da,    Türkiye’yi kendilerine muhtaç olacak şekilde  “zayıf bırakmak” politikalarıyla,  üzerinde emperyalist emelleri  gereği  “nüfuz kurmak” politikası takibiyle bizi bölgemizde kendilerine muhtaç “güdük bir ülke ve devlet” olarak bırakmak isteyen günümüzün süper güçlerinin de bu politikaları hiç bir zaman unutulmamalı, bunlardan kurtuluş için de mücadelelerin  verilmesi gerektiği bilmeliyiz.

2- Her Yıl Kıbrıs Kadar Bir Toprağı Nasıl Kaybediyoruz?

     Topraklarımızın korunmasını tehlikeye sokan son üç maddeyi iç tehdit ve tehlikeler meydana getirmektedir. Bunlardan birisi, tarih boyunca  varlığını sürdüren  ormanlarımız ve yeşil alanlarımızı azaltılması sonucu çıplak kalan topraklarımızın su ve rüzgar kuvvetiyle bulundukları alanlardan daha aşağılara ve denizlere taşınması  sonucu ortaya çıkan “toprak erezyonu (aşınması)” tehlikesidir. Zarar ve ziyanının  büyüklüğünü vurgulamak için basında  yer aldığı üzere her yıl Kıbrıs  alanı kadar (tarım için elverişli  20 santimetre kalınlığında  toprak kaybı ile) bir alanı kaybediyoruz. Kıbrıs’ın  kurtarılması  söz konusu olunca “Kıbrıs bizim canımız, feda olsun kanımız” diye meydanlarda mitingler yaparken, her yıl sinsice ve sessizce yaşadığımız toprak  kaybını görmeyerek  süratli  ağaçlandırma işini hatıramıza getirmememiz   büyük bir hatadır.

      Erezyon tehdit ve tehlikesinde kurtulmak için yapılacak iş, bir “Ağaçlandırma Seferberlik Kanun” çıkarılarak, 3-5 yıl gibi kısa bir zaman içinde  erezyona maruz bütün çıplak  dağlarımız  ve yamaçlarımız  ağaçlandırılmalıdır. Hele, büyük küresel iklim değişikliğinin getirdiği büyük olumsuzluklar da dikkate alınarak  bu seferberliğin en kısa zamanda tamamlanması kaçınılmaz hale gelmektedir.

3- Ovalarımıza Binalar Yapmak Düşman İşgali Benzeridir

           Topraklarımızın  yönelik “iç düşman” olarak, birer tarım zenginliği göstergesi  ovalarımızı beton yığınlarıyla  (konutlar ve fabrikalar yaparak) donatmak bugün itibariyle toprak erezyonundan daha tehlikeli hale gelmiştir.

     Türkiye için “tarım ülkesiyiz” deriz ama, öyle sanmayız; ülkemiz ekilebilir toprak zenginliği bakımından çok yetersizdir. Avrupa kıtası ülkeleri gibi  büyük ve geniş ovalarımız yoktur.  Türkiye’nin yüzölçümünün ancak % 35’i tarım toprağı olmaya elverişlidir. Gerisi dağlık, taşlık ve engebeliktir. . 

         Eski insanlar bizden çok akıllı imişler. Ovaları, tarım arazilerini korumak için bunlar üzerine evler yapmamışlar. Evlerin,i hep  dağ yüzeyleri ve yamaçlarına yapmışlar. Bizde, ovalarımıza bina yaparak bir nevi düşman işgaline uğratmak, genelde Cumhuriyet Türkiyesiyle yaşıttır.

         Bir millet için anavatan toprağı niçin vardır, önemi nedir? Birinci olarak, beslenmek için  vardır. Siz eğer üzerinden besleneceğiniz  toprağın üzerini betonlaştırma düşmanına terk ile bir çeşit onu düşman işgaline uğratmış gibi  olursunuz.  

   Bu yolla da milletimizi gelecekte  giderek aç ve sefil bırakmaya, dışarıdan beslenme ürünleri ithal ettirmeye  hiç kimsenin hakkı yoktur.    Bugün, Japonya ve Hollanda gibi devletler denizi doldurarak tarım arazileri, ovaları kazanırlarken, bizim elimizdeki hazır  ovalarımızı betonlaştırarak elden çıkarmamız çok garip kaçmaktadır. 

    İşin özü ve çözümü  şudur: Herkesi, toprak erezyonunu önleme seferberliği gibi ovalarımız üzerlerine bina yapmama seferberliğine  çağırıyoruz.    Beklemeye tahammül yok, hemen şimdi harekete geçmeliyiz.   Hatta, “Kentsel Dönüşüm  Projesi” ne bir madde ekleyerek, zengin ve verimli  tarım arazilerini işgal eden bazı binaları yıkarak işgal ettikleri toprakları tarıma yeniden kazandırmalıyız. Şu yazdıklarım herkesin kulağına küpe olsun: Bu teklifimiz  bugün yerine getirilmez ve ovalarımız betonlaşmaya devam edilirse  belki 50 belki de 100 yıl sonra  “Ovalardan tarım arazisi kazanmak için birçok  binanın yıkılması  seferberliği” başlatılacaktır.

                  4- Yabancılara Toprak Satmak İkinci Filistin Olmaktır

  1. yüzyılın başlarından başlayarak, “Avrupa Birliğine Girmek İçin Avrupa’ya Uyum Yasaları” denilerek, bu yasalar gereği, Türkiye’den yabancılara gayri menkul (toprak ve ev satışları) almalarının serbest bırakılması, bu satırların yazarının kanaatince toprak erezyonu ve  ovalarımız üzerine bina yapmaktan daha tehlikeli bir “toprak kaybı” ve giderek “ülkemizin kaybı” anlamına gelmektedir. 

       “Uyum Yasaları” gereği denilerek Avrupalılara, yabancıları Anadolu’dan toprak satmaya kalkışmak, Avrupa’nın büyük devletlerinin  İstiklal Harbimiz (1918 – 1923)  yıllarında işgal edemedikleri topraklarımızı  yeniden ve sessizce  bir çeşit  işgalden başka bir şey değildir. Veya bu olup bitenler, “Sevir Antlaşması” nı günümüzde kitabına uydurarak uygulamaktan anlamına da gelir. 

       Ayrıca,  Anadolu topraklarının dünya coğrafyası üzerindeki  büyük jeopolitik, ideolojik, teopolitik ve stratejik  sebeplerden gelen özellikleri  de gayri menkul satışlarını  kaldıramaz. Hristiyanlar ve Yahudiler nezdinde Anadolu toprakları da “kutsal” veya  “vaat edilmiş topraklar” dır. Hristiyanlık dünyaya Anadolu’dan yayılmaya başlanmış, üzerinde Hristiyan krallıklar ve imparatorluklar kurulmuştur. Hristiyanlar nezdinde bunların hatırası ve yeniden diriltilmesi unutulmamıştır. Yahudiler için de Güneydoğu Anadolu bölgemiz  “Nil’den Fırat’a kadar büyük İsrail Projesi” gereği Yahudilerin göz diktikleri  bir alan olmuş, basında  çıkan haberlere göre tarihte Filistin’den toprak almak örneğinden hareketle  Yahudilerin  çeşitli yollara başvurarak  GAP’ın topraklarının büyük bir kısmını aldıklarına yönelik haberler çıkmıştır.

     İşin özü ve özeti şudur: Hükümetimiz yabancılara  gayri menkul satışından derhal  vazgeçmelidir. “Hazinemiz bomboş,  onu doldurmak için yabancılara  gayri menkuller  satalım” zihniyeti  çok  tehlikeli  zihniyettir.  Bütün Avrupa Birliği ülkelerinde bizdeki gibi  “Uyum Yasaları” varken, bunların birçoğunda  özellikle toprak  satışları bilinçli  olarak yapılmamaktadır.  Çünkü onlar, anavatanlarının  ve topraklarının korunması  hususunda bizden  daha çok milliyetçidirler. Bütün    “Uyum Yasaları” nı uygulasak bile bizi zaten Avrupa Birliğine almayacaklar. Bu yasaları uygulamak adına ülkemiz “sessiz ve sinsice” teslim alınacaktır.  Bu acilen önlenmelidir. Ayrıca, şimdiye kadar hangi yabancıya veya taşeronuna  nerede ne kadar gayri menkul satılmış bunun da bir envanteri çıkarılarak  zararlı olması durumlarına ekenden son verilmelidir. 

         Tarihte   Sadrazam Âli Paşa’nın, Sultan II. Abdülhamid’in ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’nın yabancılara toprak satmamak kararlılıklarını biliyoruz.

      Tanzimat döneminde Ȃli Paşa,  hatıralarında Avrupa devletlerinin teklif ettikleri  birçok ıslahat maddesini kabul ettikleri  halde, onlara toprak satın alma izninin de verilmesi tekliflerine   sonuna kadar nasıl direndikleri ve ret ettikleri hakkında şunları yazar: “Yabancılara mülkiyet hakkı tanımalıymışız. İngiltere’den daha liberal olmamız isteniyor. Bunu kabul etmek vatanımızı satmak  demektir.  Tereddüt gösterince suiniyet (kötü niyet) sahibisiniz diyorlar. İntihar etmek istemiyoruz, işte o kadar.”

     Sultan II. Abdülhamid’in ise, Filistin’de İsrail  Devleti’ni  kurmak emellerinden olarak “Yahudisiz Filistin” e 1880’li yılların başlarında başlayan Yahudi göçleri ve bunların burası Araplarından toprak satın  almalarını 1882 yılından  itibaren çıkamaya başladığı kararnamelerle yasaklamıştı. 

     Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in   de, 1932’de çıkarılan  Tapu ve Kadastro Kanunu’na  yabancıları toprak satmanın yasak olduğuna dair bir madde koydurduğunu biliyoruz.

     Günümüz yöneticilerinden de anavatan Anadolu topraklarımızın  korunması için  aynı kararlılıkları göstermelerini istiyoruz. 

Yorumlar