1920 Defa Okundu

Ülkemize sirayet edene kadar gırgır ve şamata ile izlenen Korona Virüs salgını, vaka ve kayıplar oldukça yerini bir nebze olsun ciddiyete bıraktı. 65 yaş ve üzerine uygulanan sokağa çıkma yasağı ayrı bir kepazeliğe dönüştü. Hasbelkader, ihtiyaçtan, keyfiyetten veya can sıkıntısından sokağa çıkanlar kayda ve tiye alındı.

Hemen hemen birçok ülkeden hastalığın tedavisinde önemli gelişmelerin olduğuna dair haberler geliyor. Aşısını bulanlar, ilacını icat edenler, pratik tedavi yöntemlerini keşfedenler... Virüsün hızlı bulaşan, öldürücü yönü kuvvetli olan özelliğine binaen bilimsel çalışmalarda hız kazandı ve henüz Dünya Sağlık Örgütü tarafından tescillenen ve tavsiye edilen bir aşısı yok.

Korona virüs salgını ile beraber her alanda radikal anlamda kısa ve uzun vadede birçok değişimlere şahit olacağız. Çünkü bu salgınla birlikte birçok ilklere şahit olduk. Bundan birkaç yıl sonra tıpkı “Milattan Önce-Milattan Sonra” zaman dilimi gibi “Korona Virüsten önce –Korona Virüsten sonra” tarzında ifadeleri duymuş olacağız.

İnşallah bu tehlikeli salgın ülkemizde ve tüm dünyada engellenmiş, ruhumuzun derinliklerinde tefekküre ve ibret almamıza vesile olmuş olsun. Sürecin şeffaf yönetimi, krizin fırsata dönme olasılıkları üzerine mutlaka kafa yorulacaktır. Şeffaf, açık ve akılcı yöntem uygulayan kişiye, kuruma, kuruluşa milletin ilgisi, alakası ve itibarı artacaktır. Dünyayı kasıp kavuran bu salgının siyasi malzeme olarak kullanılması umreciler üzerinden değerlerimizin sorgulanması, kaymak takımının reel teşviklerle, garip-gurebanın, fakir-fukaranın kolonya, maske, ıslak mendille teskin edilmesi gibi trajikomik hadiselere de şahit oluyoruz.

Değerlerimizin yönetimin meşruluğunu ve alternatifsizliğini pekiştirmede nasıl kullanıldığına çokça şahit olmuş bir millet olarak, düşünen ve akıl yürüten toplumsal bir zihin dönüşümüne gereksinim var.

Türk toplumu 2002’de statükodan kurtuldu ancak gayri resmi olan burjuvazi bir sınıfın varoluşuna da şahit oldu. Devletin tutarlılığını sağlayan kurumlar, statükoya karşı devrimde “Paralel Yapıya” armağan edildi. Günün sonunda yaşananlar herkesçe malum.

Bir önceki yazımda da bahsettiğim, değerlerimize ait birçok kavramın “dava-hizmet-himmet” önemini yitirmesi, anlamının istismar edilmesi, amaca ulaşmada her yolun mubah görülmesi ne yazık ki muhafazakar kesimin ana karakteristik özellikleri arasına yerleştirilmiş oldu. Toplumda ütopik vaatler üzerinden hayal dünyası oluşturan, değerlerimize ait bütün kavramları değersizleştiren kimler varsa bu vebali onlar taşıyor. Son yıllarda ateist ve deist oranı cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesine ulaştığına dair ciddi istatistikler var. Bunun sorumluları kimler? Toplumun bu hale gelmesinde kimlerin dahli var? Bu konuya gelecek hafta değinelim.

Basının sermaye ve güçlü olanın çıkarlarını gözetmesi, dinleyen, seyreden ancak konuşmayan, sorgulamayan “alkışa amade bir toplum” tipinin oluşmasına sebep oldu. Belirgin olan tahakkümün toplumsal bağları gerdiği, rasyonel düşüncenin, rasyonel eylemin ideolojik, etnik ve inanç temelli yaklaşımlara heba edilmesi ile neticelendi.

Tüm bunlar aklı kullanıp akılcılığa karşı olan, şeffaf ve saydam olmayan, kozmik yönü baskın zihni bulanık zihniyetlerin türemesine sebep oldu. Değişime karşı olan herkesin dünyaya bakışı, lider kavramı ve siyaset anlayışı hem teknik hem pratik anlamda çokta farklılık arz etmiyor aslında. Özeleştiri yerine bahaneler, hayaller ve ütopik vaatler.

Kalın sağlıcakla…

Yorumlar