Alice Miller; tenhada düşünen bir insan, içeriden konuşan bir terapist, içine bakan bir yazar. 1923’de Polonya’da dünyaya gözlerini açtığında, henüz 20’li yaşlarının başında, yüreğinin duygusal fırtınalara maruz kalacağını bilmiyordu. İlkgençliği ülkesinin kanlı işgaline ve milletinin soykırımına şahit olarak geçti.

1946'da İsviçre'ye taşındı ve Basel'de felsefe, psikoloji ve sosyoloji öğrenimi gördü. Zürih'te psikanaliz eğitimi aldıktan sonra 20 yıl psikanalist olarak çalıştı. 1980 itibarıyla, yazdıklarından tahmin edebildiğim kadarıyla, ana-akım psikanalizden tövbe etti. Genel geçer kuramlara mesafeli “sivil” bir duruşu tercih etti.

Aramızdan ayrıldığı 2010 yılına kadar, psikolojik kalıplardan uzaklaşarak, kendi gizli tövbesini de itiraf ettiği yazılar yazdı. Yazdıklarında “feleğin çarkından geçmişlik”in izleri var. Tespitleri samimi ve sarsıcı. Aramızdan geçip giderken, acısını ibrete dönüştürmüş, yüreğinin sancılarını ders diye kaydetmiş bu “teyze”yi sevdim. “Alice Teyze” diye bahsediyorum terapi atölyelerimizde.

Beden Asla Yalan Söylemez kitabında, ebeveynlerimizle olan ilişkimizi, farkında olmadan, Tanrı ile ilişkimize taşıdığımızı vurguluyor.

Ebeveynimiz, içten katılmasak da, şeklen ortaya koyduğumuz itaate müşteridir. Gerçek duygularımızı sakladığımız “hık deyip burnundan düşmüş” gözüktüğümüz hallerimizi çaresizce alkışlayabilir. Nihai tahlilde, ebeveyn aciz bir varlıktır; şekle kanar, dış görünüşe aldanır. Hazır bulduğuna, şeklen yerine getirilmiş “hık deyip burnundan düşmüş” uysal hallerimize muhtaçtır. Asıl duygularımızla ilgilenmek zorunda değildir; asıl duygularımızı da bilemez elbette.

Alice Teyze, annesiyle dolaştığı karanlık labirentlerindeki acıları da tanıklığa çağırarak özetle şöyle diyor:  

Tanrı’yı isyanım ve hayal kırıklığım için beni cezalandırmasın diye sevmek zorunda olmak, sevdiğimi gönülsüzce de olsa göstermek zorunda olmak şeklindeki inanç, ebeveynimize çocukça bağımlılığımızı ve güvensizliğimizi yeniden yaşamaktan başka bir şey değil! Bunun ardında, tıpkı ebeveynlerimiz gibi Tanrı’nın da bizim itaat gösterimize ümitsizce muhtaç olduğu varsayımı saklıdır. Peki, bu, tamamıyla tuhaf bir düşünce değil midir? Otoritenin dikte ettiği, duyguları yok sayan, içimizi görmeyen zoraki ‘ahlak’ anlayışıyla itaat edilen, gerçek olmayan duygulara muhtaç, sahte itaati onaylayan bir ‘aşkın varlık’, hüsrana uğramış ve yönünü şaşırmış ebeveynlerimizin sergilediği güvensizliği fazlasıyla andırır. Böylesi bir varlığa, kendi ebeveyniyle ilişkisini sorgulamamış, ebeveynine olan bağımlılığının sahteliği hakkında hiç düşünmemiş insanlar ancak ‘Tanrı’ diyebilir.

Alice Teyze’yi hürmetle anıyorum. Umalım ki, herkese rağmen, en çok da ebeveynlerine rağmen ‘Tanrı’sıyla barışarak gitmiştir bu dünyadan. İtiraf edeyim; benim de derdim bu. İster Alice Miller’in Tanrı’sı olsun, ister en başta merhametiyle tanıştığımız ‘Allah’ olsun, o ‘aşkın varlık’la tanış-ama-ma serüvenimiz örtüşüyor. Acı da olsa, bu gerçeği teslim edelim ve yüzleşelim derim.

Belki de küçük Alice’in ebeveynleriyle yaşadığından daha ağır bir sınavımız var. Kendi çocukluk anılarımı da şahitliğe çağırarak bizim Allah tasavvuru yerine koyduğumuz “ebeveyn figürümüz”ün çok daha kuvvetli, karşı konulmaz, işgal edici bir etkisi olduğuna kanaat getirdim. Ebeveyn figürü, sadece annemiz ve babamız değil. Toplumsal bir ebeveyn ve karşı konulmaz bir otorite dilini taşıyor din dili.

Çok sert bir askerî bir emir formunda duyuyoruz dinin içeriğini: “Namaz kılınacak; kıl!” Oruç tutulacak; tut!” “Namaz kılayım ama niye?” diye soran bir akla, genel geçer din dilinin cevabı şu: “Çünkü farz!” İçinde isyanları olan, şüphelerle titreyen, ‘Ama niye ki bu?’ diye kıvranan bir kalbe kuru bir “Emir böyle” Sen bilirsin!” cevabı veriyor. Tehdit ve şantaj kokuyor bu üslup. İkna etmeyi değil, korkutmayı hedefliyor. Çünkü ikna etmek daha zordur ve uzun zaman alır. Korkutmak ise çabuk ve somut sonuç alır. Arzu edilen itaatin görüntüsü hemen gerçekleşir korkutulan insanda.

Açıkça soralım: “İster istemez itaat eden bir ‘kul’ istiyor mu Allah? Oysa, ister istemez itaat eden kulu çok Allah’ın. İradesini kullanmadan itaat ediyor: yıldızlar, zerreler, yapraklar, yağmur damlaları, dağlar, taşlar, dereler, denizler, kum taneleri… Peki insan da onlar gibi ister istemez itaat edecekse, niye iradesi var, niye insan?

Alice Teyze’nin bu acılı çıkışını, izninizle, İhlas Suresi’nin yorumu olarak okumak istiyorum:

Kime “Allah” diyeceğimizi tarif eder İhlas Suresi. Ve kimin “Allah” diye anılmayacağını da. Şöyle meselâ: “Lemyelid ve lemyûled!” “Doğuran da ‘Allah’ değil; doğurulan da ‘Allah’ değil.”  Bizi doğuran ebeveynimiz gibi konuşmaz Allah. Bizim doğurduğumuz evladımıza davrandığımız gibi davranmaz bize Allah. X

Alice Miller’in ifadesiyle söylersem: “Bizi doğuran ebeveynimiz ‘Tanrı’ değil; bizim doğurduğumuz evlada da ‘Tanrı’ değiliz!” Vesselam.

Yorumlar