11340 Defa Okundu

Bu yazıda Ali Bardakoğlu’nun bazı reformist görüş ve faaliyetlerini ve tartışmaya açmak istediği temel dinî meseleleri gündem edeceğiz.

I- ALİ BARDAKOĞLU’NUN DİNDE REFORM İSTEĞİ

Sözleri, yazıları ve fiillerinden hareket edildiğinde Ali Bardakoğlu’nun  “dinde reform” yanlısı olduğu açıkça görülür. Bununla birlikte o, dinde reform anlamına gelen bütün görüşlerini bu kelimeyi inkâr ederek seslendirmeyi bir metod olarak seçmiş görünmektedir.

Mesela 11.04.2007 tarihinde Almanya’ya yaptığı ziyarete dair bir haber şöyledir:

“Biz ısrarlı bir biçimde İslâm’da bilginin yenileşmesinden yana olduğumuzu söylüyoruz. İslâm’da dindarlığımızı ve zihniyetimizi, İslâm’a bakışımızı, İslâm’ı algılama tarzımızı mutlaka yenilemeliyiz diyoruz. Bunun altını çizelim. İslâm’ı algılama tarzımızı, İslâmî düşüncemizi, İslâmî tefekkürümüzü, bilgimizi bu çağın ışığında yeniden dizayn etmeliyiz, yenilemeliyiz, güncellemeliyiz. Ama bu İslâm’da reform anlamına gelmez. İslâm dini, reform kabul etmeyecek kadar diri ve kendi mesajına sahip çıkan bir dindir.”

Diyanet İşleri Başkanı, İslâm’ın uyuma engel olmadığını, ancak kültürel dayatmalardan da kaçınılması gerektiğini ifade etti. Bardakoğlu “Çok dinlilik ve çok kültürlülük, modern toplumların hiç vazgeçemeyeceği bir kavramdır; diyalog gibi, barış gibi. Herhalde barışın da yolu çok kültürlülüğü zenginlik olarak görebilmekten ve baskın kültür, hâkim kültür anlayışından vazgeçmekle olur” dedi.” [1]

Ali Bardakoğlu’na ait yukarıdaki cümlelerdeki “Bu, İslâm’da reform anlamına gelmez” ifadesi demagojiden başka bir şey değildir. Zira bu ifadeye kadarki bütün sözler, zaten açık ve net bir şekilde reformu anlatmaktadır.

Ne diyor Bardakoğlu:

“İslâm’ı algılama tarzımızı, İslâmî düşüncemizi, İslâmî tefekkürümüzü, bilgimizi bu çağın ışığında yeniden dizayn etmeliyiz, yenilemeliyiz, güncellemeliyiz.

Bunun manası gayet açık bir şekilde “dinde reform” isteğidir. Fakat aklınca bu zihniyetini kamufle etme adına hemen peşine ekliyor:

“Ama bu İslâm’da reform anlamına gelmez.”

Bir önceki yazımızı okuyan kardeşlerimiz hatırlayacaklardır; Bardakoğlu başka bir röportajında İslam’ı üç ayak üstüne oturttuklarını (!) bunlardan birincisinin Kur’ân ve Sünnet; ikincisinin cumhuriyetin temel ilkeleri ve laiklik; üçüncüsünün de çağdaş dünyanın birikimi, donanımı olduğunu söylemişti.

O yazımızda da ifade edildiği gibi, bu yaklaşım da başlı başına bir dinde reform söylemidir.

İslam, Kitap ve Sünnet temelleri üzerine oturur; başka herhangi bir beşerî temel kabul etmez.

“Çağdaş dünya”yı esas aldıktan sonra, Kitap ve Sünnet’ten bahsetmek, olsa olsa vaziyeti kurtarmak adına bir manevradır; hiçbir gerçeklik ifade etmez.

Keza İslam’ı cumhuriyet ve laiklik temeline oturtmaya kalkmak da İslam’ın bütün hayatı kuşatan ölçülerini iptal edecek mahiyette, dine beşerî bir müdahaledir.

Böyle bir temellendirmeyi “dinde reform” tabiri bile tam olarak karşılayamaz. Tamamen vahiy kaynaklı olan, bir noktası bile değişmeden günümüze gelen tek hak din İslam için böyle bir değerlendirme yapmak, ancak şu ayete muhatap olmak neticesini hâsıl eder:

“De ki: Siz Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah, göklerdeki ve yerdeki her şeyi bilir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Hucurât: 16.)

Buradan tekrar bu yazının başındaki röportaja dönecek olursak; Bardakoğlu çağdaş dünyaya dair bir değerlendirme yaparken, eğer “İslam’ın nassı, kural ve kaideleri esas alınarak çağın sorunlarına ve insanlardaki algılama sapmalarına çözüm getirecek ilmî bir yaklaşım ortaya konmalıdır” deseydi, bu doğru olurdu. O zaman niyetinin bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek olduğuna ikna olabilirdik.

Ama o, “İslâm’ı algılama tarzımızı, İslâmî düşüncemizi, İslâmî tefekkürümüzü, bilgimizi bu çağın ışığında yeniden dizayn etmeliyizdiyerek, aslında bal gibi de İslam’ın bizzat kendini yeniden dizayn etmek mesajı vermektedir.

Onun, İslam’a temel kılmaya çalıştığı “çağdaş dünya”nın, içinde itikadî, ahlakî sapkınlık ifade eden yüzlerce görüş ve uygulama barındırdığı, akl-ı selim düşünen herkesin malumudur. Böyle bir vasatta İslam’ın ortaya koymuş olduğu helal - haram sınırlarının bir manasının kalmayacağı da açıktır.

Reform, köklü değişim demektir. Dinde reform, zamanla gelişen şartların etkisinde kalarak gündem edilir.

Hâlbuki İslam söz konusu olduğunda yapılması gereken, dinin esaslarını, ölçü ve kaidelerini merkeze alarak çağın algılama tarzını düzenlemektir.

Bu iki yaklaşım arasındaki fark, doğuyla batı arasındaki fark kadar büyüktür; bunlar birbirinin zıdd-ı kâmilidir.

İslam çağın şartlarına, insanların temayüllerine, hayatın değişen vasıtalarına hiçbir zaman bigâne kalmaz; hepsinin hakkında sözünü söyler. Ama bu, vahiyle sabit tek hak din olan İslam’ın ölçülerinin merkeze alınmasıyla mümkündür.

Bardakoğlu’nun yaptığı ise, “çağın şartlarını merkeze koyarak İslam’a bakmak”tır. Bu İslam’da ölçünün sapması, eksenin kayması anlamına gelir.

Burada zımnen, Allahu Teâlâ’nın vaz’ettiği dinin 21. Asrın şartlarına cevap veremediği, (hâşâ) zamanın değişmesiyle insan müdahalesine muhtaç hale geldiği şeklinde feci bir kabul de saklıdır. Bu da Cenâb-ı Hakka cehalet isnat etmek anlamına gelir.

Hak olan İslam’ın günümüze kadar bozulmadan gelmesinin dayanak noktası, Allah’ın her şeyi bildiği ve kıyamete kadar insanlığın ihtiyaçlarına cevap vereceği gerçeğidir.

İslam’da reformu önlemenin yolu, bu büyük gerçeği daima hatırda tutmaktır.

Bardakoğlu reformu tarif ettiği halde “Bu reform değildir” demekle asıl maksadını gizleyebileceğini sanıyorsa büyük bir yanılgı içinde demektir. Bir manayı ortaya koyup, o manaya dair adlandırmayı reddetmek hiç dürüst bir davranış değildir. 

II- BARDAKOĞLU’NUN DİNDE REFORM ADINA TARTIŞILMASINI GÜNDEM VE TEKLİF ETTİĞİ BAZI KONULAR

Onun basına verdiği başka bir röportajdan bazı cümleler de şöyledir:

“…Günde beş defa namaz kılınır hükmü de Kur’ân’da yoktur ama bu Hz. Peygamberin uygulamalarıyla ve daha sonraki Müslümanların dinî hayat tecrübesiyle ortaya çıktı. Bu, İslâm’ın temel ibadetidir, dört olsun, altı olsun diyen ikinci bir görüş çıkmamıştır… Beş vakit namaz nereden çıktı, üç olmaz mı gibi bir soru olabilir. Bu tartışılabilir. Allah’ın varlığını tartışan bir geleneğe sahibiz biz. Allah’ın varlığını, birliğini, sıfatlarını tartışmışız, farklı görüşler ortaya çıkarmışız. Tatmin olmuyorsanız, her şeyi tartışabilirsiniz... Kur’ân değişmez derken, Kur’ân’ın değişmeyecek olanı nedir, değişecek olanı nedir de tartışılır. Zaten bir din kıyamete kadar duracağım diyorsa, bu ‘Beni kendi şartlarınıza, günün ve çağın şartlarına göre anlama imkânınız vardır’ demektir…” [2]

Şimdi bu sözlere ne denir? Gelin, Bardakoğlu’nun tartışmaya açmak istediği hususlara teker teker bakalım:

1- Namazın Tartışılması

Şu hezeyanı bir kere daha okuyalım:

“Günde beş defa namaz kılınır hükmü de Kur’ân’da yoktur ama bu Hz. Peygamberin uygulamalarıyla ve daha sonraki Müslümanların dinî hayat tecrübesiyle ortaya çıktı. Bu, İslâm’ın temel ibadetidir, dört olsun, altı olsun diyen ikinci bir görüş çıkmamıştır… Beş vakit namaz nereden çıktı, üç olmaz mı gibi bir soru olabilir. Bu tartışılabilir…”

Şimdi bu cümlelerin neresini düzeltelim? Bir kere Kuran’da beş vakit namaz vardır. Ancak bu ayetlerde toplu vaziyette değildir. Bazı ayetlerde de açıkça değil işareten bildirilmiştir.

Sünnet ve hadisleri dinde delil kabul etmeyenlerin Kuran’ı anlamaya asla muvaffak olamayacakları bir gerçektir.

Bununla birlikte namazın beş vakit olduğu, ilgili ayetlerin Arapçanın gramer kuralları doğrultusunda okunmasıyla da anlaşılır:

“Bakara Suresinin, “Namazlara ve ayrıca orta namaza devam edin” mealindeki 238. ayet-i kerimesinde “namazlar” anlamındaki “salâvat” kelimesi çoğuldur. Arapça da çoğul üçten başlar. İkiye tesniye denir ve “iki namaz” sözü “salateyn” şeklinde söylenir. Demek oluyor ki, ayetteki “salavat” sözünden en az üç namaz anlaşılır. Ayrıca bir de “orta namaz” var. Çünkü matuf, matuf aleyhten (üzerine atıf yapılandan) ayrıdır. Bu sebeple “orta namaz”, “namazlar” ifadesine dâhil olmadığı gibi, her iki yanında eşit sayı bulunmadığı için, üç namazın arasında yer alacak bir namaza “orta namaz” denilmesi de mümkün değildir. O halde, ayetteki “salavat” kelimesi, en az dört namazı ifade eder. Orta namaz buna eklendiğinde beş vakit namaz ortaya çıkar.”[3]

Bardakoğlu eğer bunu bilmiyorsa, üzerine söz söylemeye kalktığı konudaki cehaleti ortaya çıkar. Yok, eğer bilerek iddia ediyorsa, o zaman reformist niyet ve maksat taşıdığı anlaşılır.

Öte yandan Hz. Peygamberin beş vakit namazı bütün sarahatiyle tarif eden mütevatir seviyedeki hadisleri ortada olduğu için, bu konuda tarih boyunca hiçbir ihtilaf yaşanmamıştır.

Hem Kuran hem de Sünnetle sabit olan namazın beş vakit olduğu gerçeği hakkında “tartışılabilir” demek, reformdan başka neyle izah edilebilir? Ya da şöyle soralım: Buna da reform demeyeceksek, reform başka neye denir?

2- (Hâşâ) Allah’ın Varlığının Tartışılması

Bardakoğlu’na göre biz geçmişte Allah’ın varlığını, birliğini, sıfatlarını tartışmışız. Allah’ın varlığını tartışan bir geleneğe sahipmişiz!!!

Ne korkunç bir vahamettir bu!

Burada her şeyden evvel, İslam âlimlerinin ithamı söz konusudur. Hâlbuki hiçbir İslam âlimi Allah’ın varlığını, birliğini, sıfatlarını tartışmaya açmamıştır. Onlar, varlığı zaten zaruri olan Allahu Teâlâ’yı tanıtma ve bu merkez etrafında Kuran ve Sünnet delilleriyle İslam akaidini teşekkül ettirme faaliyetinde bulunmuşlardır.

Bardakoğlu’nun tartışma dediği şeyin İslami literatürdeki karşılığı, münakaşa veya cidaldir. Münakaşa ve cidal İslami ilimlerde metod değildir, olamaz. İslami ilimlerde başvurulan yol,  münazara, müzakere ve istişaredir.

İslam âlimlerinin Allah’ın varlığı, birliği ve sıfatlarına dair söyledikleri sözler, bu hususta şüphe yahut itirazları olanlarla nasıl mücadele edileceği yahut onlara ne gibi deliller sunulacağına yöneliktir.

Allah’ın varlığını tartışmakla, onun varlığını, birliğini ve sıfatlarını tanıtmak, birbirinin zıddı olan şeylerdir; bunlar karıştırılmamalıdır.

Bütün akaid eserlerindeki (mesela İmam Azam’ın Fıkhu’l Ekber’i, İmam Gazali’nin el- İktisad fi’l İtikad’ı, İmam Maturudi’nin, Nesefi’nin, Tahavi ve Pezdevi’nin kitapları vs.) ortak nokta, Allah’ın varlığını ve birliğini ifade eden tevhid akidesinin müdellel bir şekilde beyan edilmesidir; Allah’ın noksan sıfatlardan münezzeh, kemal sıfatlarla muttasıf olarak tanıtılmasıdır. Kuran ve Sünnet kaynaklarından ortaya konan tevhid akaidinin esas ve delilerinin ortaya konması; akaidin en temel meselesi olan, Allahu Teâlâ’yla ilgili ilimlerin beyanı ve öğretilmesidir.

Tartışma bunun neresinde?

Bu yaklaşım tarzı asla İslami değildir.

Söz buraya gelmişken, önceki yazılarımızda bahsettiğimiz, 1930’lu yıllarda Zeytindağı’ndaki Misyonerler Kongresinde konuşan Papaz Samuel Zwemer’in “Müslümanlara dinlerini sorgulatmalıyız” şeklinde ifade ettiği hedefi hatırlamamak mümkün değildir.

Çok yazık…

3- Kuran’ın Değişip Değişmeyeceğinin Tartışılması

Şöyle diyor Bardakoğlu:

“Kur’ân değişmez derken, Kur’ân’ın değişmeyecek olanı nedir, değişecek olanı nedir de tartışılır. Zaten bir din kıyamete kadar duracağım diyorsa, bu ‘Beni kendi şartlarınıza, günün ve çağın şartlarına göre anlama imkânınız vardır’ demektir.”

Bir Müslüman, vahiyle sabit olan Allah’ın kelamı Kuran-ı Kerim’in değişecek veya değişmeyecek yanları olduğu gibi bir cümleyi ağzına alabilir mi?

Kuran’da değişecek bir şeyin var olduğunu kabul etmek, (hâşâ) Allah’a cehalet isnat etmek olur. Sümme hâşâ, Allah bilememiş de, İslam’ı gözüne taktığı oryantalist gözlüğüyle anlayacağını sanan cüce akıllılar mı bilmiş “çağdaş insan”ın ihtiyacını karşılayacak dinin nasıl olması gerektiğini?

Bardakoğlu’na sorarsanız bu da reform sayılmaz! Çünkü -dedik ya- o, İslam’ın en temel kavramlarını, akaid esaslarını yerle yeksan eden ifadeleri “Ama bu reform sayılmaz” ambalajıyla sarıp sarmaladıktan sonra servis etmeyi kendine bir nevi metod edinmiştir.

Gerçek olan şudur:

Kuran, kıyamete kadar bir harfi veya bir noktası değişmeden kalacak, bütün çağların ve bütün insanların ihtiyaçlarına cevap verecek, Hz. Peygamberin (s.a.v.) sünnet ve hadisleriyle açıklanmış ilahi bir kitaptır.

Kim bu hususta İslam’da bir gedik açmaya kalkarsa, hem ilim hem de inanç olarak rezil rüsva olur. Reformistlere tavsiyemiz, bu ihtarı kulaklarına küpe yapmalarıdır.

İnsanı yaratan Allah olduğuna göre, onu bütün mahiyeti ve künhüyle, bütün şart ve ihtiyaçlarıyla tanıyan da yine odur. Dini de buna göre vaz’etmiştir. Hz. Peygamberin son nebi ve resul, Kuran’ın da son hak kitap olması bundandır.

İnsanda duygular ve fıtrat değişmez. Değişen alet ve vasıtalardır. Alet ve vasıtaların değişmesi, neden dinin değişmesini icap ettirsin?

Burada reformistlerin büyük bir zaafı ve hatta psikolojik ezikliği ortaya çıkmaktadır.

Bugün adına “teknoloji” denen şey, fen ilimlerinin tatbikata konmuş şeklidir. Bu ilimler Allah’ın yarattığı kanun ve kuralları, yani Sünnetullah’ı izhar eder. Temeli Sünnetullah olan bir ilmi ve onun tatbik şekli olan teknolojiyi, asra damga vuran itikadî ve ahlakî sapmalarla ve de psikolojik buhranlarla karıştırmak, adına da “kültür, çağdaşlık ve medeniyet” demek ve bunu Allah’ın dinini (hâşâ) güncellemek için bir ölçü / kriter / sebep kabul etmek, “psikolojik bir eziklik” ve pek tabi ki “zillet”ten başka bir şeyle izah edilemez.

Bu aynı zamanda sapla samanı karıştırmaktır.

Şunu altını çize çize iddia ediyorum:

Reformistlerin hemen tamamı, fen ilimlerinin ve teknoloji denen kavramın mahiyetini bilmekten uzaktır. Bunu elli yıllık İslami araştırma ve çalışmalarımın ışığında müdellel olarak ortaya koyabilirim; ama bu ayrı bir konudur.

4- “Tatmin olamıyorsanız her şeyi tartışabilirsiniz” (!)

Bu cümle tehlikeli bir kabul ve tam bir ibret vesikasıdır:

“Tatmin olamıyorsanız her şeyi tartışabilirsiniz”

Tatmin olmayan kişinin yapması gereken tartışmak değildir; sorup, okuyup mesai ayırıp öğrenmektir. Bu emeği sarf eden bir kişi için tatmin olmamak diye bir durum mevzu bahis olamaz. Bütün araştırma ve çalışmalarına rağmen kişi yine de tatmin olamadığını söylüyorsa, o zaman onda psikolojik veya aklî bir sorun var demektir. Bu tipler hasta akılları ve dengesiz psikolojileriyle kalkar bir de dine şekil vermeye çalışırlar.

Hâlbuki din vaz’etme, helal - haram belirleme, emir - hüküm ortaya koyma yetkisi Allah’a ve Allah’ın müsaade ettiği kadarıyla da Rasulüllaha aittir.

Bunun dışında hiçbir faninin dini keyfine göre tartışma, bana göre böyle, sana göre şöyle gibi hezeyanlar savurma hak ve yetkisi yoktur. Bu yüce din hiç kimsenin oyuncağı değildir. On dört asır sonra bugün dini yeniden dizayn etmeye yahut yapılandırmaya kalkmak, bunu yapanları -niyetleri her ne olursa olsun-  bedbaht ve perişan eder, uhrevi hayatta felakete sürükler.

Bardakoğlu reformun dik âlâsı anlamına gelen bu yöndeki görüşleri seslendirip seslendirip arada da “Ama bu reform değildir” diyerek hiç kimseyi kandıramaz. Bu ifadelerden “dinde reform”dan başka hiçbir mana çıkmaz.

 

[1] https://www.dw.com/tr/İslâmda-yenile%C5%9Fme-gerek/a-2519463

[2] https://www.milliyet.com.tr/siyaset/bes-vakit-namaz-tartisilabilir-demisti-312425

[3] https://sorularlaislamiyet.com/kuranda-bes-vakit-namaz-var-mi-ve-namazin-bes-vakitte-kilinmasinin-hikmeti-nedir

Yorumlar