588 Defa Okundu

İLK karşılaşmamızdı.

Henüz oturmuştuk ama ne iki lafın belini kırabilmiştik ne de masamıza gelen çayları yarılamıştık.

Belli ki gecikmeyi sevmiyordu.

Sabah bir işine geç kalan günün diğer tüm işlerine de geç kalırdı.

Ya da ilk düğmeyi yanlış iliklediğinde diğer her düğmeyi doğru iliklemenin bir şeyi değiştirmemesi gibi…

Dakika bir, soru bir şeklinde başlamıştı muhabbetimiz.

“Acil durumun nedir?” dedi.

ACİL bir durumum yoktu.

Her şey kendi doğal seyrinde mecrasında akıp gidiyordu.

Çalışıyordum.

Sağlığım yerindeydi.

Aile problemlerim yoktu.

Dostlarımla yârenliğim aksamadan devam ediyordu.

Çevremde beni rahatsız eden bir durum görünmüyordu.

Peki, bu soru neyin nesiydi o zaman.

Benim kendimde görmediğim ama onun gördüğü bir husus olmalıydı ki, bu soru yerini bulsun.

BİR çengel gibi aklımda takılı kaldı.

Nereye gitsem kendimle oraya taşıdım, lakin yukarıda aktardığım gibi hemen reaksiyon göstermem gereken, müdahale etmemi icap ettiren bir husus görünmüyordu.

Bu elbette benim açı sorunumdan kaynaklanıyor olabilirdi.

Bir zaviye problemi yaşıyor olabilirdim.

Kendime oluşturduğum konfor alanımda beni rahatsız etmeyecek bir rehavet atmosferi kurmuş sayılabilirdim.

Bilgim, gördüm, okumalarım kısır kalmış addedilebilirdi.

Bir ihata edememe hastalığının pençesinde kıvranıyordum belki ama bunun farkında değildim.

Eğer böyleyse bu esasen çok acı ve acınılası bir durumdu.

Üstüme şiddetli kar bastırıyorken ben kendimi güneşli bir yaz gününde mi var sayıyordum?

Algılarım felç mi olmuştu?

Değerlendirme ve muhasebe etme ölçülerimde bir sapma mı söz konusuydu?

Neydi gerçek?

Ve o bana neden görünmüyordu?

Tekrar karşılaşana kadar zihnimin çeperlerini vurup durdu bu sual.

YARALANMA var mıydı?

Fiziki bir yara bere söz konusu değildi.

Ama aklım ne durumdaydı? Çalışır vaziyette miydi? Neleri tam olarak akledebilmişti? Neler düşünmüştü? Doğru kılıfına bürünmüş hangi yanlışları bulup çıkarmıştı bünyesinden?

Aklımı işlettirmemenin hangi bedellerini ödemiştim?

Ne gibi çözümler üreterek tedaviyi gerçekleştirmiştim?

Yani burada acil bir durumum yok muydu?

KALP KRİZİ açısından durum neydi?

Bedensel bir kalp krizi mevcut değildi.

Peki, kalbim gerçek anlamda ne durumdaydı? Kendisine yapılan imansızlık saldırıları açısından selamette miydi?

Şirkin zehirli oklarına muhatap olmamış mıydı?

Bu oklarla atılan nifak zehirlerinin meydana getirdiği yaralanmaları nasıl savuşturmuş veya nasıl şifaya kavuşturmuştum?

Burada da bir acil durumum söz konusu değil miydi?

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’e göre kalbim olması gereken kıvamda mıydı?

MAHSUR kalma var mıydı?

Bir yıkıntının, göçüğün altında mahsur kalmış değildim.

Ya nefsimin beni esir etmesine, çepeçevre kuşatmasına ve iyiliklerden yana mahsur bırakmasına ne demeliyim?

Bunlar yok muydu?

Günahların cazibedar çağrılarına uyuyor muydum yoksa ret mi ediyordum?

Ne kadar başarılıydım?

YANGINDA durum iç açıcı mıydı?

Söndürebilmiş miydim inançlarıma, kutsallarıma, ilkelerime, dik duruşlarıma yönelik olarak şer kuvvetlerin çıkardığı yangınları?

Triyaj yapabilmiş miydim?

Soğutabilmiş miydim kızgınlıklarımı?

Öfke patlamalarımı sona erdirebilmiş miydim?

Yayılımı azaltabilmiş miydim?

Belli ki kastedilen bunlardı.

Ben yine işi arzu edilen mânâda anlayamamış, hadiseyi maddi olarak sınırlamıştım.

Oysa ne çok alanda “Acil durum” söz konusuydu…

İnşallah içinde bulunduğumuz acil durumların farkına varıp gerekli müdahaleleri hemen yapan idraki gelişmiş kullardan oluruz.

Ya Selâm!

 

Yorumlar