15380 Defa Okundu

Osmanlı’nın son döneminde Arap dünyası ile ilişkilerin nasıl cereyan ettiği mevzusu halen araştırmacılar nezdinde bakir alanlardan biridir. Napolyon’un 1798 Mısır’ı işgali başlayan Türk-Arap ilişkilerindeki kırılma süreci Sultan Abdülhamid’in tahtan indirilmesi ile ciddi bir hareketlilik kazanıyor. Birinci Cihan Harbi ve sonrasında yaşananlar ise büyük oranda hepimizin malumu. II. Abdülhamid döneminde Arap alemi ile ilişkiler konusunda Osmanlı siyaseti içinde Arapların ciddi etkisini müşahede edebiliyorsunuz. Suriyeli Ebül Hüda ve İzzet Paşa, Libyalı Şeyh Zafir, Tunuslu Seyyid Ömer, Mısırlı Mahmud Zeki vb… Bu isimler içinde en dikkat çekeni ise Suriyeli tarikat lideri olduğu söylenen şeyh Ebul Hüda idi. 1876 yılında geldiği İstanbul’da çok kısa bir sürede ünlendi ve Osmanlı sarayında bir makamdan diğerine hızlı bir şekilde yükseldi. 

Ebul Hüda, Suriye’nin Halep şehrine bağlı Han Şeyhun köyünde 1850 yılında dünyaya geldi. Fakir bir ailenin çocuğuydu. Ailesi geçinmek için köy köy, harman harman dolaşarak zahire toplamak, hediye ve adak bekleyerek geçimlerini sağlıyordu. Asıl adı Muhammed b. Hasan Vadi idi. Babası Hasan Vadi’nin asıl mesleği çiftçilikti. Babası küçük yaşta onu bir mahalle şeyhinin yanına vermişti. Burada Kur’an-ı Kerim okumayı öğrenmişti. Güzel bir sesi vardı. Konuşmasıyla insanları etkiliyordu. Ebul Hüda’nın ailesi sık sık bedevi saldırılarına uğradığı için terkedilen Matkin köyüne bir müddet sonra yerleşti. Rufai şeyhlerinden Şeyh Ahmed es-Seyyadi de bu köyde medfundu. Matkin köyü Seyyadi’nin mülkü idi. Ebul Hüda’nın ailesi boş olan Matkin köyünü üzerlerine almak için sahte evraklarla kendilerinin Seyyadi soyundan olduğunu iddia etti. İlk başlarda Halep valisi tarafından reddedilen bu talep daha sonraki yetkililer tarafından kabul edildi. Bir müddet sonra da kendilerinin Seyyadi’nin kızı Zeynep’in üzerinden “Seyyid” soyundan olduğunu ileri sürdüler. Ebul Hüda “Seyyidlik” ünvanı da aldıktan sonra Halep’teki Osmanlı yetkilileri arasında hızlı bir şekilde yükselmeye başladı. 

Ebul Hüda, 1876 yılında Halep’ten İstanbul’a Halep’in Nakibü’l Eşraf’ı olmak için gelmişti. Halep Nakibü’l Eşraf kaymakamlığını almak için Halep’ten de bazılarının desteğiyle İstanbul’a gelmiş, aylarca Şeyhü’l İslam kapısına gidip geldikten sonra bu makamı bir türlü elde edememişti. Ebul Hüda da geçinmek için bu kez Nuruosmaniye Caddesi’nde bir dükkan açmış ve burada üfürükçülüğe başlamıştı. Kısa sürede zekası sayesinde epeyce müşteri edindi. Rufai tarikatı şeyhi olduğunu iddia etmeye başladı. İstanbul’da “Arap Hoca” diye şöhret kazandı. Hastalara okur, fala bakar, muska yazar, büyü yapar, dargınları barıştırır, hasretleri kavuşturur, sözün kısası her şeyi yapardı. Bu yüzden hayli para kazandı, güzel yer ve içer ve babasına harçlık bile gönderirdi. Çoğu sofu, derviş-meşrep bu hurafata inanır, “Arap Hoca” diye ünlenen Ebul Hüda efendinin kerametine inanır, evliyalığına iman eden sadık ve temelli müşterileri oluşmuştu. Ebul Hüda’ya inananların çoğu kadındı. Ünü yayıldıkça Padişah’ın sarayından da genç kızlar ve yaşlı kadınlar onu tebdili kıyafet ile ziyaret edelerlerdi.

PEYGAMBER RÜYASI(!) İLE ABDÜLHAMİD’İN YANINA SIZDI 

Sultan Abdülhamid’in siyasetini eleştiren “Yeni Osmanlılar” Cemiyeti’ne mensup zatların eşleri de Ebul Hüda’yı ziyaret ederlerdi. Padişah’ın meşruti idareyi ortadan kaldırmaya Meclis-i Mebusan’ı dağıtarak mutlak bir devlet idaresi kurmak için çare aramakta olduğunu öğrenen Ebul Hüda, bunun üzerine günlerce düşünerek bir yalan ile Sultan Abdülhamid’in huzuruna çıkmayı hedefliyordu. Kurduğu plan şuydu; rüyasında Hz. Peygamber (sav)’i ve Seyyid Ahmed er-Rufai hazretlerini gördüğünü söyleyecek ve Onların da Halife Abdülhamid’e mesajlarının olduğunu ve dikkatli olması için uyarıda bulunduklarını ifade edecekti. Hicaz Valisi Halet Paşa aracılığıyla sultana ulaşacaktı. Kısa sürede Halet Paşa üzerinden Sultan’ın makamına çıkan Ebul Hüda, Sultan Abdülhamid’e Hz. Peygamber (sav)’in ve Seyyid Ahmed er-Rufai hazretlerinin selamını iletti ve 3 saat boyunca sözde rüyasını padişaha anlattı. Halbuki Ebul Hüda’nın Hz. Peygamber ve Ahmed Rufai’nin ağzından anlattığı rüyadaki emirler, hem Saray’daki hem de Yeni Osmanlılar Cemiyeti üyelerinin eşlerinden duyduğu çoğu gerçek olayların aktarılmasıydı. Ebul Hüda daha sonra Abdülhamid indindeki makamını padişahın üvey annesi üzerinden pekiştirdi. Daha sonra sık sık “Ceddim Hz. Peygamber (sav) sultanıma rüyamda bunları aktarmamı istedi” deyip makama çıkıyordu. Ebül Hüda, İstanbul’a geldikten iki sene kadar sonra II. Abdülhamid’in şeyhi ve “Cinci Hoca”sı olarak Yıldız Sarayı’na çok hızlı bir şekilde yerleşti. 

Ebül Hüda, Abdülhamid ile buluşup saray şeyhi olunca ilk işi, aylarca kapısına gidip geldiği Meşihat’a Halep’in Nakibü’l Eşraf kaymakanlığı vazifesini babasına verdirmek oldu. O zaman Şeyhü’l İslam bulunan Üryanizade Esad Efendi’ye bu husus için gönderdiği adam, tayin emrini beraberinde götürdü. Babası Hasan Efendi, ailesi ile birlikte Han Şeyhun köyünü bırakarak Halep’e yerleşti. Köy köy dolaşıp zahire toplayıp geçimlerini sağlamaktan da böylece kurtuldular. Aile kısa sürede Halep ve Şam’da büyük arsalar edindi. Ebul Hüda’nın ünü kısa sürede bütün İstanbul ve Arap aleminde yayıldı. Herkes hünkarın yeni şeyhi ile buluşmak, hoş görünmek ve o sayede külah kapmak hevesine düşmüştü. Vekiller, valiler, mutasarrıflar, din hocaları, bütün memurlar onu memnun etmek için adeta yarışıyorlardı. Ebul Hüda, etrafına toplanan birçok dalkavuğun, ondan yardım görmek, bir fayda elde etmek için İstanbul’a koşan Halepli, Bağdatlı, Kahireli, Beyrutlu, Ciddeli, Kudüslü, Basralı menfaatperestlerin telkin ve teşvikleri ile baştan çıkmış, üstünü hiç gerekmeyen, kendisinin ufak bir suretle bile ilgisi olmayan işlere burnunu sokmaya, adamları, mensupları için devlet dairelerini tavsiyelere boğmaya başlamıştı. 

Şeyhü’l İslamlık, dahiliye, hariciye, maarif ve Evkaf-ı Hümayun Nezaretleri ile Rüsumat ve Şehremanetleri Ebul Hüda’dan sorulur oldu. Birçok adamını, mutasarıf, kaymakam, jurnalci, kaymakam, kadı ve evkaf müdürü tayin ettirdi. Bir hayli Araplara, özellikle kendisine intisap edenleri, hususiyle Halepli ve Mısırlılara rütbeler, nişanlar verdirdi. Küçük kardeşi Abdürrezzak’ı İstanbul’a getirterek Meclis-i Kebir-i Maarif’e aza yaptırdı. Oğullarını çok iyi makamlara yerleştirdi. Ailesine, akrabalarına ve arkadaşlarına Halep ve Şam’da birçok arsa verdirdi ve hepsini önemli görevlere getirtti. 

ABDÜLHAMİD’İ JURNALLERLE KORKUTMA GİRİŞİMİ 

Sultan Abdülhamid padişah olduktan sonra bir müddet, vakitli vakitsiz kimseye haber vermeden, çok kere kendi kullandığı iki atlı bir araba ile yanına bendeganından birini ve bir yaver alarak saraydan çıkar, kâh Babıali, kâh serasker kapısına ve kâh Bab-ı Meşihat’a gider, İstanbul’un her tarafında gezer dolaşırdı. Hünkârın böyle ansızın kurumlara gelip gitmesini, her işe karışmasını, ötede beride gezip dolaşmasını hoş görmeyen vükeladan bazıları onu halktan korkutmaya, sarayında kapalı bir bir hayat yaşatmaya karar vermişlerdi. Bu kararı tatbik etmeye başladılar. Abdülhamid’i yalanlarına inandırmaya çalıştılar.  Saray’ın bazı yerlerinde bombalar bulundu, halkın kendisinden rahatsız olduğunu iddia ettiler, büyük ve küçük biraderlerine teveccühün olduğunu ve birçok aydın ve düşünürün aleyhine kampanyalar yürttüğünü ileri sürdüler. 1880 senesi ortalarında zarf içindeki bir jurnalde, Yıldız Sarayı’ndaki daire-i hümayunun altına bir varil dinamit konulduğu ve ansızın havaya uçurulacağı yazılıyordu. Abdülhamid’in kendisi dışında kimse ile istişare etmesi istemeyen Ebul Hüda da bu oyunu kuranların başını çekiyordu. Yaşanan birçok olayla birlikte Abdülhamid’in vesvesesi artmış ve korkusu arttıkça artmıştı. Böylece Abdülhamid ile halk arasında geniş bir girdap açılmıştı. Kendilerine bendegan-ı şahaneden unvanı verilen, her getirilen ve ekseri uydurma olan yüzlerce bazen binlerce jurnalin içinde istediklerini Padişah’a sunuyorlardı. Yıldız Sarayı’ndaki bazı menfaatperestler böylece, kendi makamlarına alternatif olabilecek değerli birçok şahsiyeti jurnaller ile harcamışlardı. Hünkâr, bir husumet çemberi içinde kaldığını zannediyor ve kendisine en sadık adamlarından bile şüphe etmeye başlıyordu. Bu vesile ile İkbal tepesine doğru adım adım yükselmek isteyenler de yalan ve dolanlarla jurnalcilik etmeye başladı. 

Ebul Hüda terfi ettirdiği kişiler ve müritlerini jurnalcilik için de kullanıyordu. Bundan dolayı sadece İstanbul’daki bazı şahsiyetleri değil İslam dünyasında tanınan Tunuslu Hayrettin Paşa, Cemalettin Afgani, Mahmud Alusi, Cemalettin Kasımi, Abdurrahman Kevakibi gibi birçok ünlü ismi yalan ve dolanlarla Sultan Abdülhamid’e jurnalliyordu. Sultan Abdülhamid’in çok sevdiği ve her cuma elini öptüğü Libya’nın Misrata şehrinden olan ve İstanbul’da yaşayan Şazeli dergahı şeyhi Zafir Efendi’yi de sık sık Abdülhamid’e jurnalliyor ve onun dergahında “Yeni Osmanlıcılar”ın biraraya geldiğini iddia ediyordu. Hatta Ebul Hüda bir ara, şeyh Zafir’in dergâhına bomba yerleştirmiş ve Sultan Abdülhamid’in şeyh Zafir’in dergâhını ziyaret etmesinin önüne geçmişti. 

Ebul Hüda, Padişahın zaafiyet noktalarını öğrenmişti. Bir yandan da onun sık sık huzura çıktığını görenler ona büyük bir kıymet ve ehemmiyet vermek mecburiyetinde kalmışlardı. Sarayda başlayan bu nüfuz, az zamanda genişledi ve Ebul Hüda bu nüfuzunun hududunu bugün Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan, Yemen ve Körfez ülkelerine kadar güçlük çekmeden uzatmıştı. Hemen hemen bütün bu ülkelerde adamları vardı. Mağribu’l Arabi veya Kuzey Afrika bölgesi ahalisi Maliki mezhebinden olanı Şazeli şeyhi Şeyh Zafir’i sevdikleri için Ebul Hüda’ya gitmiyorlardı. Osmanlı’nın son Yemen valisi Mahmud Nedim bey “Arabistan’a Bir Ömür” adlı hatıratında der ki: “Ebul Hüda’nın bütün Arap Yarımadası’nda nüfuzu arttı. Yavaş yavaş Arabistan’ın muhtelif yerlerinde beğenmediği memurları attırarak kendi adamlarını yerleştirdi. Kabile reisleri arasında da aynı şeyi yaptı. Bir gün geldi ki, hemen hemen her tarafa rüesayı memurin ve kabile şeyhleri hep Ebul Hüda’nın adamlarından mürekkep oldu. Artık mesele kalmamıştı. İş bu hali alınca, Ebul Hüda, Sarayda her istediğini yaptıran bir adam olmuştu. Çünkü bir istediği olmasa, mahrem bir emirle falan yerdeki bir veya birkaç aşireti ayaklandırmak onun için güç bir mesele değildi.” 

Sultan Abdülhamid ilk başlarda Ebul Hüda’nın jurnallerini Fransızların “Diviser Pour regner” (İcrayı hükümet etmek için aralarını ayır) siyaseti çerçevesinde kullansa da daha sonra bu ciddi bir problem olmaya başlamıştı. Çünkü Abdülhamid’in bu siyaseti ilk yıllarında işine yarasa da uzun süreli bir siyasette yakınındaki birçok sevenini ve önemli şahsiyeti ondan uzaklaştırmıştı. Abdülhamid bu siyaseti gütmesinden maksadı bazı kişilerin aralarına fesat ve düşmanlık koyarak kendi aleyhinde birleşmemelerini temin etmekti. Fakat bu siyaseti uzun süre devam edince toplum içinde birçok huzursuzluğa neden oldu. Sultan Abdülhamid’in etrafında olan Ebul Hüda gibi muhterislerde bundan istifade ederek devlet dairelerine yakınlarını ve dostlarını yerleştirmeye başladılar. 

SULTAN ABDÜLHAMİD: “O EBUL HÜDA DEĞİL, EBUL DELAL…” 

Yemen’deki son Osmanlı valisi Mahmud Nedim bey “Arabistan’da Bir Ömür” adlı hatıratında “Ebul Hüda daima Arabistan için, Arabistan’ın istiklali, Arabistan’ın Osmanlı camiasından ayrılması için çalışmıştır. İlk zamanlar, Mahmutpaşa yokuşunda dolaşan bir dervişken, saraya henüz intisap etmiş mütereddit, daha yuvasını yapmamış vaziyette olduğu zamanlar, belki onun böyle bir fikri yoktu… Fakat sonraları, umduğundan pek daha çabuk, pek daha yakın bir zamanda Saraya sözünü geçirebildiğini, Sultan Abdülhamid’i avucuna aldığını görünce, biraz da, kendisinden daha evvel ecnebi entrikalarına kapılmış olanların tahrik, teşvik ve cesaretlendirmesiyle o da bu yola sapmıştır” demektedir. Nedim bey hatıratında Arabistan’da sorumlu olduğu bir dönemde, Cidde, Mekke ve Medine arasında Sait Bajiseyr adında bir genç Arap kabileler arasındaki faaliyetlerinden şüphelenmiş ve o genci sorgulaması sonrası Bajiseyr’in Ebul Hüda adına çalıştığını ve Arap kabileleri birbirine kırdırttığını görmüştü. Nedim bey, Hatice hanım adında sonradan Müslüman olmuş İngiliz bir kadının da Sait Bajiseyr ve Ebul Hüda arasında mektuplaşmaları sağladığını bizzat kanıtladığı ve Bajiseyr’in aynı zamanda Cidde’deki İngiliz gemilerine girip çıktığını kaydediyor. 

Bu olayı Sultan Abdülhamid’e aktarmak için yıllarca kıvrandığını belirten Nedim bey, olayı hangi Osmanlı yetkilisine anlattı ise “Aman evladım bu konuyu kapat. Sultanımız Ebul Hüda Efendi’yi çok sever. Ebul Hüda’nın nüfuzundan dolayı da işinden olursun” derler. Bu olaylardan sonra Ebul Hüda’nın Suriye, Irak, Necid, Filistin kıtalarındaki etkisinden rahatsız olan Nedim bey, Ebul Hüda’nın oyunlarından dolayı Arap yarımadasında birçok Osmanlı askerinin şehid olmasına yüreği dayanamaz ve bu yılanın başını ezmek için yıllar sonra padişahın huzuruna çıkmak için her yolu dener. Nedim beyin birçok şeyin farkına vardığını gören Ebul Hüda, Yıldız Sarayı’ndaki adamlarına Nedim beyi Abdülhamid’in huzuruna çıkarmamaları için emirler verir. Seneler sonrası Arap yarımadasından İstanbul’a gelen Nedim bey, Yıldız Sarayı’nda kendisini çok seven Kızlar Ağası Abdülgani Ağayı ziyaret eder ve onun tavassutu ile Sultan Abdülhamid’in huzuruna çıkmayı başarır. 

Gelin olayın devamını Nedim beyin hatıratından okuyalım, “Gene Sultan Abdülhamid ile karşı karşıya idik, bu sefer Sultanın huzuruna hangi vesile ve sebeple çıktığımı şimdi pek hatırlayamıyorum, ancak, benim bütün düşüncem Ebul Hüda meselesini açmak ve Padişaha bu adamın iç yüzünü, olduğu gibi söyleyebilmekten ibaretti. Bir müddet sonra bu fırsat zuhur etti, ben daha Ebul Hüda ismini telaffuz ederken, Sultan Abdülhamid; “Hayır… dedi, Ebul Hüda değil, Ebul Delâl’dır o… Ebul Delâl…” Mahmud Nedim bey, Abdülhamid’in bu açıklamaları sonrası çok rahatladığını ve bundan dolayı da bütün bildiklerini anlattığını belirtir. Abdülhamid’in de “Bu fena bir adamdır, şüphe yok…” dediğini bildirir. Sultan Abdülhamid’in de kendi ifadesiyle önce Ebul Hüda’nın fasit yönünü göremediğini geç farkına vardığını kayıt düşen Mahmud Nedim, Abdülhamid’in bütün bu hakikatleri bilmesine rağmen Ebul Hüda hakkında bir takip başlatmadığını ancak yavaş yavaş ondan uzak durduğunu belirtir. 

1890’lı yılların ortalarından sonra her cuma, Hamidiye Camii’nde müritleriyle birlikte en önlerde duran Ebul Hüda, mutat olarak camiye gelmemeye başladı. Sebebini soranlara ise hasta olduğunu söylüyordu. Halbuki hastalık ve rahatsızlık uydurma bir bahane idi. Padişah’tan bir şey istemiş de verilmemiş ve yahut kendisine eğri bakıldığını hissetmiş olması idi. İşte bu sebepten dolayı Ebul Hüda sık sık yalandan hasta oluyordu. Abdülhamid artık onun evliyalığına ve zamanın kutbu olduğuna inanmıyordu. Üfürükçülüğün, hurafatın ve rüya ile siyaset gütmenin batıl bir itikat olduğunu söylemeye başlamıştı. Padişahtaki bu değişimi sezen Ebul Hüda, artık Hz. Peygamber (sav)’i ve Seyyid Ahmed er-Rufai hazretlerini rüyasında görmez olmuştu. Onlar tarafından manevi emirler tebliğ etmekten de vazgeçmişti. Çünkü padişahın artık bu gibi şeylere inanmadığını biliyordu. 

Sultan Abdülhamid de Ebul Hüda’nın sözlerine eskisi gibi ehemmiyet vermiyordu. Bunun için de Ebul Hüda, hususiyle bir umduğunu elde edemeyince, hastalık bahanesiyle dargınlığını hissettirerek kafa tutmaya yelteniyordu. Padişah’ın bu tavrından dolayı Ebul Hüda’nın etrafında hergün toplanan binlerce insan yavaş yavaş etrafından ayrılmaya başlamıştı. Meşrutiyetin ilanını takip eden günlerde de hemen hemen etrafında artık hiç kimse kalmamıştı. 

Osmanlı Sarayı’nda 33 yıl yüksek mevkileri işgal eden Ebul Hüda, Sultan Abdülhamid İttihat ve Terakki tarafından iktidardan düşürülmeden önce bir rivayete göre Büyükada’daki evine yerleşir, bir başka rivayete göre de hapsedilir. Ebul Hüda, 28 Mart 1909’da Büyük Ada’da göz hapsinde iken vefat eder, vasiyeti gereği Beşiktaş’taki dergâhının hazîresine defnedilir. Serencebey Yokuşu’ndaki emlâki Dârüşşafaka’ya devredilir. 1937 yılında da naaşı Halep’te yaptırdığı cami, konak ve zâviyeden oluşan külliyenin hazîresine, babası Hasan Vâdî ve kardeşi Abdürrezzak’ın mezarlarının yanına nakledilmiştir. 

Yorumlar