8288 Defa Okundu

“Kâfir Önce İnanır Sonra Kâfir Olur” ve “Kâfirler İmanlarını Gizlerler” Şeklindeki İddiaları

Bu yazımızda Bayındır’ın kâfirlerin imanla münasebetini konu alan bazı yanlış iddialarını ele alacağız.

I- “KÂFİR ÖNCE İNANIR, SONRA KÂFİR OLUR” İDDİASI

O,  söz konusu yazısında şöyle diyor:

“Kâfir de önce inanır ve gönülden teslim olur. Ama daha sonra Allah’ın yüklediği görevlerden sadece bir tanesini bile kabul etmezse kâfir olur…

Kâfirliğin, imandan sonra gelen bir eylem olduğu konusunda Allah Teâlâ şöyle buyurur…”

Ve bu sözlerinin ardından da Âl-i İmran 106. ve 107. Ayetleri özellikle de 106. Ayetteki “Siz inandıktan sonra kâfir oldunuz, öyle mi?” mealindeki ifadeyi delil olarak zikrediyor.

Yine aynı konuyla ilgili olarak Kâfirler, gizledikleri imanın kendilerine yettiğini düşünerek “Benim kalbimi Allah biliyor” der ve mümin olduklarını ama Allah’a tam teslim olamadıklarını düşünürler.” diyor ve “İlgili ayetler şöyledir” diye devam ederek Hicr Suresinin 2. ve 3. ayetlerine şöyle mana veriyor:

“Kâfirler /ayetleri görmezlikte direnenler, zaman zaman ‘Keşke biz de tam teslim olanlardan olsak’ diye çok arzu ederler. Bırak onları, yesin-içsin hayatın tadını çıkarsınlar! Beklentileri kendilerini oyalasın! Nasıl olsa yakında öğreneceklerdir.”

Bu ifadeleri tahlil etmeye başlamadan önce, onun önceki yazılarımızda gündem ettiğimiz aynı yöndeki şu cümlesini de hatırlayalım ki manzara bir bütün olarak ortaya çıksın:

“İblis dâhil, Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmeyen yoktur…”

Şimdi bu iddialardaki yanlışları tespit etmeye çalışalım:

1 “Kâfir Önce İnanır, Sonra Kâfir Olur” Şeklindeki Bir İddia Genel Manada Kuran’a Aykırıdır:

Âl-i İmran 106. Ayette geçen “iman ettikten sonra kâfir olmak” durumu, aşağıda izah edileceği üzere, küfürdeki gruplardan sadece birine mahsustur; onlara da “mürted” denir. Mürtedler dışındakiler için böyle bir keyfiyet söz konusu değildir, olamaz. Böyle bir iddia Kuran’a aykırıdır; iman – küfür gibi İslam’ın en temel meselelerinden birinde tahrifata gitmek demektir.

Bayındır’a soruyoruz:

Mürtedler dışında hangi kâfir önce inanmış, sonra kâfir olmuştur?

Nemrut mu? Firavun mu? Ebu Cehil mi? Ebu Leheb mi? Yoksa Velid b. Muğire mi? Hangisi?

Sayılan bu küfür öncülerinden, hali müstakil olarak bir sureyle (Tebbet Suresiyle) anlatılan Ebu Leheb’in durumunu düşünelim:

“Yakın akrabanı uyar” (Şuarâ: 214.) ayeti nâzil olunca Hz. Peygamber (s.a.v.) Safâ Tepesine çıkıp, “Ey Kureyş cemaati! Ben size şu dağın eteğinde veya şu vadide düşman atlıları var. Hemen size saldıracak. Mallarınızı gasbedecek” desem, bana inanır mısınız?” diye sordu. Onlar da hiç düşünmeden “Evet, inanırız. Şimdiye kadar senin yalan söylediğini hiç işitmedik” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz “O halde ben şimdi size önünüzde şiddetli bir azap günü bulunduğunu, Allah’a inanmayanların o çetin azaba uğrayacaklarını haber veriyorum. Ben sizi o çetin azaptan sakındırmak için gönderildim.” buyurdu. Bu sözleri işiten Ebu Leheb “Hay kahrolası! Bizi buraya bunun için mi çağırdın?” diye beddua etti ve bunun üzerine Tebbet Suresi nâzil oldu. (Buhârî, Tefsiru’l Kuran 290.)

Ebu Leheb, bu surenin inmesinden sonra sekiz yıl daha yaşadığı halde küfründe inat etmiş, Müslüman olmamıştır. Esasen onun iman etmeyeceğine dair bu haber, Kuran’ın gaybî mucizelerinden biridir.

Şimdi bir kere daha soralım:

Bayındır’ın kâfirler önce iman ederler, sonra kâfir olurlar iddiası bütün kâfirler -mesela Ebu Leheb için- nasıl geçerli olabilir?

Bayındır’ın “Kuran İslam’ı” iddiasında olduğu halde, Kuran’a ne kadar uzak olduğunu ve onunla nasıl çeliştiğini sadece bu örnekten anlamak mümkündür.

Hem bilinen bir gerçektir ki, Kitap ve Sünnet ölçüleri çerçevesinde tespit edilen küfür çeşidi üçtür:

Küfr-i inadî (inat küfrü), küfr-i cehlî (cehaletten ötürü düşülen küfür), küfr-i hükmî (hükmen küfür).

Bu küfür çeşitleri içinde hata ya da dil sürçmesiyle meydana gelen küfr-i hükmî istisna tutulursa, diğer iki küfür çeşidinde (inat ve cehalet küfürlerinde) süreklilik vardır. Dolayısıyla bu şekilde kâfir olanlar için “önce inandı, sonra küfre düştü” denemez.

Burada Bayındır’ın anlatmaya çalıştığı şey konusunda akıllara iki farklı ihtimal daha gelebilir.

Mesela “Belki de o bu sözüyle insanların Bezm-i Elest’teki durumlarını kast ediyordur. Ne de olsa orada her ruh Allah’a ‘Evet, Sen bizim Rabbimizsin’ cevabını vermişti.” denilebilir.

 Bayındır’ın bunu kastetmesi imkân dâhilinde değildir. Çünkü o her konuda kararlılıkla sürdürdüğü “farklı olma(!)” tavrı doğrultusunda, Bezm-i Elest’e “büluğ çağının başlangıcında gerçekleşen bir ahit” manası veriyordu. Nitekim biz bunu önceki yazılarımızda işlemiştik.

 İkinci bir ihtimal de onun bu sözüyle, kişinin doğumu ve büluğ çağı arasındaki dönemi kast etmiş olmasıdır. Yazıda bu yönde bir ima olmamakla birlikte, zaten bu ihtimal de muteber değildir. Çünkü bu dönemde mükellefiyet (mesuliyet, sorumluluk) olmadığı için, imtihan da bahis konusu değildir.

Büluğ çağından önceki dönem, şuurlu ve iradeli olmaktan ziyade, Peygamberimizin “Her çocuk İslam fıtratı üzere doğar” hadisinin bir tezahürü olarak yaşanmaktadır.

Dolayısıyla Kuran’da, Sünnet’te ve bunlara bağlı olarak tespit edilen akaid prensiplerinde kâfirlerin (mürtedler hariç) küfürden önce inandıklarına dair hiçbir delil yer almamaktadır.

Bu durumda Bayındır’ın aslı esası olmayan bu iddiası Kuran’a ters düşmekte ve akaid ihlali anlamına gelmektedir.

Okuyucularımızın bu konu üzerinde düşünmelerini tavsiye ederiz.

2- İman Ettikten Sonra Küfre Düşme İddiasına Tefsirlerdeki Yaklaşım

Bayındır’ın, bütün kâfirlerin önce iman edip sonra küfre düştükleri şeklindeki iddiasına kendince delil olarak kullandığı Âl-i İmran: 106. Ayet hakkında Ruhu’l Beyan Tefsirinde şöyle denir:

“Yüzleri kararanlara ‘İman ettikten sonra inkâr mı ettiniz?” denecektir. Buradaki sorudan kasıt, onların durumunun hayret ve şaşkınlık ifade ettiğini belirtmektir. Çünkü iman edip tevhide karar kıldıktan sonra inkâra sapmışlardı. O halde Kuran’ı ve Hz. Muhammed’i (s.a.v.) “inkâr ettiğiniz için tadın azabı!’ denilecektir.”

Görülüyor ki burada önce iman edip sonra inkâra sapanlardan, yani mürtedlerden bahsedilmektedir.

Mürtedler imanın tadını aldıktan, İslam’ın şerefiyle şereflendikten sonra küfrü tercih ederek, bir nevi İslam’ın şahs-ı manevisini lekelemeye kast etmişlerdir. Bu, İslam’ı küçük düşürme teşebbüsüdür. Bundan dolayı mürtedlerin dünyevî ve uhrevî cezaları ağırdır.

Şu ayet-i kerime mürtedler konusunda bir başka delildir:

“İman edip sonra inkâr eden, sonra iman edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenleri Allah ne bağışlayacak, ne de doğru yola eriştirecektir.” (Nisa: 137.)

Görüldüğü üzere Bayındır’ın “kâfirler önce inanır, sonra küfre düşerler” iddiası bütün kâfirler için geçerli olmayıp, sadece mürtedleri ifade etmektedir.

3- Küfür Grupları

Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için küfre düşen gruplarla ilgili kısa bir malumat aktaralım:

Küfür, insanı İslam dairesi dışına çıkaran, ebedî felakete sürükleyen en büyük cürümün adıdır. Bu cürüm inançla da, sözle de, fiille de işlenebilir.

Küfrün bu manası genelde bütün küfür gruplarına şamildir.

Buna göre,

- İman ve İslam dairesinin dışına çıkanlara genel bir adlandırmayla “kâfir” denir.

- Bir şeyi Allah’a şirk koşmak suretiyle küfre düşenlere “müşrik” denir.

-Cenâb-ı Hakkı yahut Hz. Peygamberi inkâr etmek suretiyle küfre düşenlere “münkir” denir.

-Kuran’ı ve Hz. Peygamberi kabul etmeyip kendi kitaplarını da tahrif ederek “Uzeyr Allah’ın oğludur” diyen Yahudilerle “İsa Allah’ın oğludur” diyen Hıristiyanlara (Tevbe: 30.) küfre ve şirke düşmeleri dolayısıyla genel bir adlandırmayla “ehl-i kitap” denir.

- Küfür gruplarından biri de kalbinde itikadî anlamda nifak barındıran, yani inanmayan kimsedir ki, bunlara da “münafık” denir. Ancak bunlar açıkça inkâr etmedikleri için küfre gidip gitmedikleri dışarıdan anlaşılamaz. Kuran literatüründe böyle bir küfür çeşidi olduğu bilinmelidir. Kâfirler içinde en büyük azaba çarptırılacak olanlar itikattaki münafıklardır. (Ameldeki münafıklar itikattaki münafıklarla karıştırılmamalıdır. Elbette ameldeki nifak da asla hoş karşılanmaz. Ama amelde münafık olanlara asla “kâfir” denemez.)

- Bir küfür çeşidi de iman ettikten sonra küfre düşmek anlamında irtidat küfrüdür. Bunlara da yukarıda ifade ettiğimiz gibi “mürted” denir.

Buradan da anlaşılıyor ki Bayındır’ın “kâfir önce inanır, sonra kâfir olur” iddiası bütün küfür gruplarına şamil olmayıp, sadece mürtedler için geçerlidir.

4- İman - Küfür Meselelerinin Ciddiyet ve Ehemmiyeti

İman - küfür meselesi akaidin en temel meselelerindendir.

Bu sebeple iman eden bir kimseyi tekfir etmek veyahut küfürde olan bir kimseyi imanlı gibi göstermek, bunu yapanı imandan çıkaracak derecede büyük tehlike arz eder.

Peki acaba bu açıdan bakıldığında küfür gruplarının tamamını önceden iman etmiş olarak göstermenin manası nedir? Burada en azından, küfredenlerin iman etmeye yatkınlığı veya yakınlığı iması söz konusudur.

Böyle bir ima veya yaklaşım ise, hadiste belirtildiği üzere “şakası da ciddi, ciddisi de ciddi” (Ebu Davud, Talak 9; Tirmizi, Talak 9.) olan iman - küfür meselesi açısından hayatî tehlike arz eder.

5- Bu Tehlikeli Yaklaşımın Sebebi

Baştan beri izah edilen bu tehlikeli yaklaşımlar acaba nereden kaynaklanmaktadır? Kuran ayetlerine ve akaide taban tabana zıt olan bu yaklaşımda hiçbir İslamî ölçü ve esas geçerli değildir. Acaba bu cehaletten mi kaynaklanmaktadır, yoksa ortada keyfî ve kastî bir davranış mı vardır?

Bu soruyu cevaplamak Bayındır’a düşer.

Bize göre o bu hususlarda hiç de cahil değildir; Kuran’dan, akaidden habersiz de değildir. Bilakis ayetlere keyfine göre mana vermekte, kendi reyiyle tefsire kalkışmaktadır. Kuran’a ve akaide uymayan icatlar peşinde koşmakta, “Ben dedim, oldu” havasıyla hareket etmektedir. Böyle bir yaklaşım asla İslam’la bağdaşmaz; bu Kuran’ı ve İslam’ı tahrif sonucunu doğurur.

II- “KÂFİRLERİN İMANLARINI GİZLEDİKLERİ” İDDİASI

Bayındır’ın yazının girişinde yer verdiğimiz cümleleri içinde “kâfirlerin imanlarını gizledikleri” iddiası da yer alıyordu.

Bu iddia “kâfir önce inanır, sonra kâfir olur” sözünden çok daha tehlikeli bir mahiyet arz etmektedir. Çünkü burada “kâfirlerin imanı olduğu” manası vardır.

İslam akaidinde iman “Allah’tan, Resulü vasıtasıyla gelip inanılması gereken bütün hususları kalp ile tasdik, dil ile ikrar etmektir” diye tarif edilir.

 Buna göre bir kimse eğer kalben tasdik etmiş de, bazı sebeplerle bunu diliyle ikrar etmiyorsa, o Allah indinde mümindir. Sadece, ikrar etmediği için İslam toplumunda Müslüman muamelesi göremez.

Hüküm böyleyken kâfirler şayet Bayındır’ın iddia ettiği gibi imanlarını gizliyorlarsa, demek ki dil ile ikrar etmeseler de kalpleriyle iman etmiş oluyorlar!

Peki şimdi soruyoruz:

Gerçekte kâfir olanları, “imanlarını gizleyen kimseler” gibi göstermenin, yani dolaylı olarak bunların Allah katında mümin oldukları mesajı vermenin anlamı nedir?

Bu yaklaşım, “kâfiri mümin göstermek”ten başka bir anlama gelmez.

Böyle bir kabulün sonucunu muteber bir akaid kitabından öğrenmek gayet kolaydır. Böyle bir kabul kişinin ebedî felakete gitmesine sebep olur.

Bayındır’ın bu yaklaşımlarının Kuran’a ters olduğu, akaid ihlali anlamına geldiği açıktır.

Onun şu ifadelerine de bakalım:

“Kâfirler gizledikleri imanın kendilerine yettiğini düşünerek ‘Benim kalbimi Allah biliyor’ der ve mümin olduklarını, ama Allah’a tam teslim olamadıklarını düşünürler.”

Bu ifadelerde de mümin - kâfir kavramları birbirine karışmaktadır.

İmanının kendine yettiğini düşünmek, daha ziyade müminlerin yanılgısıdır. Keza “Benim kalbimi Allah biliyor” demek de müminlerin aldanışıdır. Mümin olduğunu, ama Allah’a tam teslim olamadığını düşünerek mahcubiyet duyanlar da aynı şekilde müminlerdir.  

Anlaşılacağı üzere bu ifadeler kâfirlerden ziyade, taklidî imana sahip, mükellefiyetlerini tam olarak yerine getiremeyen müminleri anlatır.

Peki, Bayındır bütün bu vasıfların başına özne olarak “kâfir”leri koymakla, acaba ne yapmak istemektedir?

Acaba burada amelinde hatası kusuru olan, aldanışa düşen Müslümanlar hakkında küfre gitti iması mı yapılmaktadır?

Bu soru son derece önemlidir.

Bayındır için böyle düşünmemizin başka sebepleri de vardır.

Zira onun birçok yazı ve konuşmasında, Maide: 35. Ayette geçen “Vesileye sarılın” emri gereği kendileriyle tevessül edilen mürşid, veli, insan-ı kâmil, ulema vs. gibi kimselere değer verilmesini ve dini yaşamada bunlara itibar edilmesini (hâşâ) “şirk unsuru” olarak gördüğü, dolayısıyla da onları ve onlarla tevessül eden bütün Müslümanları “müşrik” gibi görüp gösterdiği bilinmektedir.

Biz, bu seri içinde onun “veli” kavramını saptırmasını tahlil ettiğimiz bir yazımızda bu konuyu değerlendirmiştik. (Bak: Abdulaziz Bayındır’ın “Kuran’da Dindarlık” Yazısında  Kuran’a Ters Düşen Bozuk Görüşler – 3, 26 Eylül 2020, İstiklal)

Görülüyor ki o bu yaklaşımlarıyla mümin - kâfir kavramlarını birbirine karıştırmaktadır.

Kâfiri “gizli iman sahibi” gibi gösterirken, Allah’a tam teslim olamamış, ameli noksan, günahkâr müminleri de “kâfir” gibi lanse emektedir.

Kâfirlerin imanlarını gizlediklerine dair delil olarak ortaya koyduğu Hicr 2 ve 3. Ayetleri de tahrif etmektedir.

Yazısında bu ayetlerin mealini şöyle veriyor:

“Kâfirler /ayetleri görmezlikte direnenler, zaman zaman ‘Keşke biz de tam teslim olanlardan olsak’ diye çok arzu ederler. Bırak onları, yesin-içsin hayatın tadını çıkarsınlar! Beklentileri kendilerini oyalasın! Nasıl olsa yakında öğreneceklerdir.”

Hâlbuki Bayındır’ın “zaman zaman” diye çevirdiği bölüm, hemen bütün meallerde “bir zaman gelecek ki” şeklinde yahut bu anlama gelen başka kelimelerle ifade edilmektedir. Bir örnek verelim:

Bir zaman gelecek ki inkâr edenler, keşke müslüman olsaydık temennisinde bulunacaklardır. Onları bırak, yesinler, içsinler, zevk alsınlar; arzu onları oyalasın; ilerde bileceklerdir.”

Şimdi bu iki mana arasındaki fark açıkça ortada değil mi?

“Zaman zaman”la “bir zaman gelecek ki” aynı şey midir?

Zaman zaman demek, bu temenninin dünyada gerçekleştiği ve belli aralıklarla da devam ettiği anlamına gelir.

Hâlbuki kâfirler istisnai bir ihtimal olarak, dünyada Müslümanların zafer kazandıkları durumlar karşısında, dünyevî odaklı bir imrenme hissiyle böyle bir hayıflanma yaşayacak olsalar bile, onların asıl pişmanlığı ahirette olacaktır. Nitekim ayeti bu mana üzerine sabitleyen hadisler de mevcuttur.

Elmalılı Tefsirinde ( c: 5, s: 189- 190.) ayet şöyle izah edilir:

 “…‘O inkâr edenler’ yani Kuran’ı tanımayan, bu kitabın Allah tarafından indirildiğini inkâr edenler, ‘bir zaman olur arzu eder’ veya ‘bir zaman gelecek arzu edecekler ki Müslüman olsaydılar.’ Keşke onun hüküm ve emrine boyun eğip Müslüman olsaydık diye temenni ederler veya edeceklerdir. Ama ya uzun bir alışkanlık ile küfrün uğursuzluğuna mağlup olduklarından dolayı o arzuyu gerçekleştiremezler, İslam fazileti ile vasıflanmazlar veya vasıflansalar bile teklif zamanı geçmiş, ceza zamanı gelip çatmış bulunur. Bu arzı (bu temennileri) ya Müslümanların güzel durumlarını gördükleri zaman veya ölüm sırasında veya kıyamet gününde veya günahkâr Müslümanların cehennemden çıktıklarını gördükleri sırada olacaktır.”

Tefsirde bu izahın arkasından, Ebu Musa el- Eş’arî’nin rivayetiyle gelen şu hadis-i şerife yer verilmektedir:

“Kıyamet gününde cehennemlikler cehennemde toplandıkları ve kıble ehlinden (Müslümanlardan) Allah’ın dilediği bir kısmı da beraberlerinde bulunduğu vakit, kâfirler bunlara “Siz Müslüman değil miydiniz?” diyecekler. Onlar “Evet!” Diyecekler. “O halde gördünüz ya, İslam’ınızın hiç faydası yokmuş! İşte siz de bizimle beraber ateşte yanıyorsunuz!” diye onları kınayacaklardır. Onlar “Hayır öyle değil! Bizim birtakım günahlarımız vardı. Yüce Allah onunla bizi sorumlu tuttu.” cevabını verecekler. Bunun üzerine yüce Allah o kâfirlere gazaplanacak, rahmeti ve ihsanı ile kıble ehlinden olanların kurtuluşlarını emredecek de onlar cehennemden çıkacaklar. Ve işte o vakit kâfirler “Ah! Keşke biz de Müslüman olsaydık” diyeceklerdir…” (Hakim, el-Müstedrek, II, 242.)

Tefsirdeki bir başka rivayet de şöyledir:

“İbn Abbas’dan (r.a.) Mücahid şunu rivayet etmiştir ki: “Yüce Allah Müslümanları yavaş yavaş rahmet ve şefaatine mazhar edecek ve sonunda “Müslüman olan cennete girsin” (Suyûtî, Ed- Dürrü’l Mansur, V, 62.) buyuracak ve işte o zaman kâfirler Müslüman olmalarını temenni edeceklerdir…”

 Görüldüğü gibi Elmalılı Tefsirinde ayetin tefsirini yapan iki hadis-i şerife yer verilmektedir.

Bir ayetin hadisle izahı söz konusu olduğu yerde başka manalara itibar edilmez.

Bir de Ruhu’l Beyan Tefsirine bakalım:

Bu tefsirde de  (c: 4, s: 381 - 382.) söz konusu ayetle ilgili aynı mana üzerinde durulmakta, ayeti tefsir eden aynı hadislere dikkat çekilmekte ve şöyle denilmektedir:

“Kuran’ı ve onun yüce Allah’ın katından olduğunu inkâr edenler ‘Keşke biz de dünyadayken Müslüman olsaydık’ Yüce Allah’ın ahkâmına, emirlerine ve yasaklarına teslim olsaydık diye ahirette çok arzu edecekler. Ayet metninde yer alan ‘rubemâ’ burada çokluk bildirmektedir.”

Görüldüğü gibi her iki tefsirde de kâfirlerin Müslüman olmayı temenni etmelerinin ahirette olacağı vurgusu yapılmaktadır.

Bayındır ise bu temenninin dünyada olduğunu söylemekle hem çelişkiye düşmekte, hem de ayetin manasını tahrif etmektedir.

Çelişkisi şudur:

Eğer kâfirlerin Müslüman olmayı temenni etmeleri dünyada ise ve Bayındır’ın dediği gibi “zaman zaman” bu temennide bulunuyorlarsa, o zaman ellerinde fırsat varken neden Müslüman olmuyorlar?

Hâlbuki ayette fırsatın elden kaçmasına, derin bir nedamet duymaya vurgu vardır.

Peki Bayındır neden kâfirlerin söz konusu temennisinin dünyada olacağı şeklinde bir görüşü tercih etmektedir?

Cevap vermek kendisine, vermeyeceğine göre buraya kadar yapılan izahatları dikkati alarak konu üzerinde düşünmek de değerli okuyucularımıza düşer…

SONUÇ:

Kâfirin mümin, müminin de kâfir gibi gösterilmesi anlamına gelebilecek ifadeler, imanın korunması ve selameti açısından çok büyük tehlike arz eder. Yukarıda da belirttiğimiz gibi “ciddisi de ciddi, şakası da ciddi” olan bir konudan söz ediyoruz. Buradaki tehlikeyi daha iyi anlayabilmek için Resul-i Ekrem Efendimizin (s.a.v.) şu hadis-i şeriflerini iyi anlamamız gerekir:

“Bir kimse Müslüman kardeşini tekfir ederse, küfür ikisinden biri üzerine döner.” (Müslim, İman 26)

“Herhangi bir Müslüman diğer bir Müslümanı tekfir ettiğinde o kâfirse kâfirdir, değilse kendisi kâfir olur.” (Ebu Davûd, Sünnet 15)

Hadislerden açıkça anlaşılacağı gibi, elde yeterli delil olmadan mümini kâfir gibi göstermek, bunu yapanın kendisini küfre sürükler.

Bunun tersi olarak küfürde olan bir kimseyi mümin gibi göstermek de aynı şekilde imanî tehlike arz eder; yani kişiyi yine küfre sürükler.

Bütün bu anlatılanlardan çıkan sonuç, Bayındır’ın ayetleri tahrif ederek, saptırarak kendine göre bir din anlayışı ortaya koymaya çalıştığıdır. Böylece o Kuran’a ters düşerek hem kendisi itikadî ihlal yapmakta, hem de kendisini takip edenleri imanî tehlikeye atmaktadır.

Hemen her yazının sonunda yaptığımız gibi yine mümin kardeşlerimizi bu tür zihniyetler karşısında uyanık ve tedbirli olmaları konusunda dikkatli davranmaya davet ediyoruz.

 Gelecek yazımızda Bayındır’ın bu yazımızla da bağlantısı olan ehl-i kitapla olan münasebetlerini ve diyalog anlayışını ele alacağız.

Yorumlar