6888 Defa Okundu

“Kuran’daki ‘Oku!’ Emri ve Din – Bilim Münasebetiyle İlgili Yanlışlar”

Bayındır’ın Kuranda Dindarlık adlı yazısında Kuran’a ve İslam’a ters düşen yanlışlar çerçevesinde, bu yazımızda onun Kuran’daki “Oku” emri, Hz. Âdem’e isimlerin öğretilmesi ve din - bilim münasebeti konusundaki yanlışlarını ele alacağız. 

I – “OKU!” EMRİYLE BAŞLAYAN İLK AYETLERİN MANALARININ SAPTIRILMASI

Bayındır “Oku” emriyle başlayan ilk ayetler hakkında şöyle diyor:

“… Bilimin kaynağı fıtrat yani yaratılmış ayetler, dinin kaynağı da indirilmiş ayetlerdir. İkisi de Allah’a ait olduğu için arada tam bir bütünlük vardır…

Kur’an’ın ilk inen ayetleri, yaratılmış ayetleri okumayı emreder:

“Rabbinin adıyla (varlıkları) oku, yaratan odur! O, insanları birbirine bağlı olarak yaratmıştır.

Oku! Rabbin en iyi ikramın sahibidir.

O, kalemle öğretmiştir; o insana (Âdem’e), bilmediği şeyleri öğretmiştir.” (Alak 96/1-5)

“Oku!” emri verilirken nebimizin okuyabileceği tek şey Allah’ın yarattığı ayetler yani varlıklardı. Hayatımız onlara bağlı olduğundan her insan, doğumundan ölümüne kadar onları öğrenmeye çalışır…”

Şimdi bu cümlelerdeki yanlışları tespit etmeye çalışalım:

1- Peygamberimize (s.a.v.) vahyedilen ilk ayet olan  “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” mealindeki ayete, Bayındır “Rabbinin adıyla (varlıkları) oku, yaratan odur!”  diye mana veriyor.

Bu ifade ayette murad olunan manaya uygun değildir.

Parantez içinde verilen “varlıkların okunması” tabirinden kastı “tefekkür” olsa gerektir.

Hâlbuki bu ayetteki konu, Hz. Peygamberin (s.a.v.) varlıklar üzerine tefekkür etmesi değil; Cebrail (a.s.) vasıtasıyla, vahiyle gelen ilk ayetlerin okunması ve Kuran’ın mahiyetinin anlaşılmasına başlanması meselesidir.  Bunu, ayet-i kerimenin açık ifadesinden anladığımız gibi, tefsirlerde de bu yönde izahlar görüyoruz.

Mesela Ruhu’l Beyan Tefsirindeki (c: 10, s: 103.) ifade aynen şöyledir:

“Ey Muhammed! Sana vahyolunanları “yaratan Rabbinin adıyla oku.”

Görülüyor ki Hz. Peygambere “Rabbinin adıyla” okuması emredilen şey, “kendisine vahyolunanlar”dır; “varlıklar” değil.

Açıkça anlaşılmaktadır ki burada vahyin saptırılması söz konusudur. 

“Yaradan Rabbinin adıyla oku” emrinde, okumanın mana ve maksadına ve de ilmin gayesine vurgu yapılmaktadır. Şöyle ki, okumaktan / ilimden maksat, vahdaniyet ya da tevhid gerçeğidir. Buna özel adıyla marifetullah denir. İşte Kuran’ın ilme yaklaşımı, daha bu ilk ayetlerde kendini göstermektedir.

Bu husus Ruhu’l Beyan Tefsirinde şöyle ifade olunur:

“… “Rabbinin adıyla” demek, “onun adıyla başlayarak” demektir. Bir başka ifadeyle “Bismillahirrahmanirrahim de, sonra da oku” denmiş olmaktadır. Buradan anlaşılıyor ki “ikra bismi rabbike” ayetleri, baş tarafında besmele olmaksızın nâzil olmuştur. İmam Buhari bunu açıkça belirtir…” (c:10, s: 105.)

Tefsirden de anlaşılacağı üzere, “Rabbinin adıyla oku” emrinde konu, vahiyle gelen ayetlerdir. Bayındır ise okunacak şeyin varlıklar olduğunu söyleyerek ayetin mana ve maksadını saptırmıştır.

2- O, ilgili yazısında Alak Suresinin 2. Ayetini de saptırmıştır.

Kaynaklarda ayetin meali ekseriyetle “O, insanı bir kan pıhtısından yarattı” şeklindeyken, Bayındır ayete “O, insanları birbirlerine bağlı olarak yaratmıştır” diye mana vermektedir.

Hâlbuki ayetteki “alak”tan maksadın, bugün bilimde zigot adı verilen döllenmiş yumurta olduğu bilinmektedir.

Allahu Teâlâ Kuran-ı Kerim’de, ana rahmine tutunarak gelişmeye başlayan zigottan “alak” diye söz etmektedir.  Alak kelimesinin Arapçadaki anlamı ise “bir yere asılı tutunan (sülük)” demektir. Bu Kuran’ın haber verdiği büyük bir kevnî mucizedir. İnsanın aslının böyle bir canlıdan meydana geldiğini ve bu insanın zaman içinde üstün yeteneklerle donatıldığını vurgulayan ayet, insanları bu konuda tefekküre sevk etmektedir. Yani ayette, insanın aslı, Allah’ın ona olan ikramını ve onun şerefini nasıl yücelttiğini anlamak için delil olarak sunulmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken şey, yaratılış mucizesi olan “alak” gerçeğinin “indirilmiş ayetler”le bildirilmiş olmasıdır. 

Gerçek bu iken Bayındır bununla hiçbir ilgisi olmadan, ayete “insanların birbirine bağlı olarak yaratıldığı” şeklinde bir mana vermektedir. Bu, anlamsız, münasebetsiz, mesnetsiz bir yaklaşımdır. Ayette bahsi geçen bu büyük ilmî gerçeğin insanların birbirine bağlanmasıyla ne ilgisi var?!

Peki o buna neden gerek duymuştur? Elbette ki izahı kendine düşer; ama bizce yapmaya çalıştığı şey, yeni bir şey keşfetmiş havasına girerek ortaya bir farklılık koymak ve böylece de fiilen, muteber tefsirlere muhalefetini göstermektir.

O, sözlerini şöyle sürdürmektedir:

Oku!” emri verilirken nebimizin okuyabileceği tek şey Allah’ın yarattığı ayetler, yani varlıklardı.”

Bayındır bu yaklaşımıyla insanların aklıyla alay mı ediyor, anlamak zor doğrusu.

Hz. Peygamberin (s.a.v.) karşısında Cebrail (a.s.) ve onun getirdiği ayetler dururken, bu gerçeği yok sayarak, okunacak şeyin “varlıklar” olduğunu iddia etmek nasıl bir bakış açısının mahsulü olabilir?

Burada konunun “vahiy yoluyla indirilmiş ayetler” olduğu açıktır.

Görülüyor ki o, “yaratılmış ayetler” diye kâinattaki varlıkları göstererek, nakil yoluyla gelen ayetleri adeta yok saymaktadır.

Gerçi, Allahu Teâlâ’nın varlıklarının her biri “yaratılmış ayet”tir. Ama bu ayetlerdeki konu bu değildir.

Hz. Peygamberin bu “Oku” emrini aldığında “Ben okuma bilmem!” diye cevap vermesi, okunması emredilen şeyin “varlıklar” değil, “Allah’tan vahiy yoluyla gelen ayetler” olduğunu anlatmaktadır. İlgili hadis şöyledir:

“"Melek bana okumamı emretti. Kendisine okuma bilmediğimi söyledim. Beni kollarının arasına alıp kuvvetle sıktı; sonra ‘Oku!’ dedi. Ben yine, ‘Okuma bilmem’ dedim. Beni tekrar kollarının arasına aldı, kuvvetle sıktı ve ‘Oku!’ diye tekrar etti. Ben yine ‘Okuma bilmem’ dedim. Üçüncü defa kollarının arasına alıp daha kuvvetlice sıktıktan sonra bıraktı ve şöyle dedi:

‘Yaratan Rabbinin adıyla oku; O, insanı alaktan (asılıp tutunan zigottan) yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediklerini öğretmiştir.’” (Buhârî, Bed'ü'I-vahy, 3; Müslim, İmân, 252)

Yine kaynaklarda vahiy geldiği zaman Peygamberimizin (s.a.v.) bedenî ve ruhî farklı birtakım haller yaşadığı, yani vahyin sıkletini hissettiği anlatılmakta; vahiyle gelen ayetlerdeki ifadelerin ve mananın kaybolmaması için heyecan ve telaşa kapıldığı ve bundan dolayı ayetle teskin edildiği de bilinmektedir.

Nitekim Kıyame Suresi 16. Ayette şöyle buyrulur:

“Onu hemen okumak için dilini depretme.”

Peygamberimizin inen ayetleri ezberleme gayreti içine girmesi de, okunması emredilen ayetlerin “vahiy yoluyla gelen ayetler” olduğunu gösterir.

Okunacak şeyin “varlıklar” değil, “Allah’ın vahiy yoluyla indirdiği ayetler” olduğuna dair çok önemli bir delil de, surenin devamındaki şu ayetlerdir:

“Oku! İnsana bilmediklerini öğreten, kalemle (yazmayı) öğreten Rabbin en büyük kerem sahibidir.” (Alak: 3-5.)

Bu ayetlerde Cenâb-ı Hakkın insanlara bilmediklerini ve kalemle yazı yazmayı öğrettiği, bunun Onun kerem sahibi olduğuna delil teşkil ettiği anlatılmaktadır. Bu ayetler hem ilahî öğretimi hem de kalemle yazmayı, yani çalışarak öğrenmeyi ihtiva eder.

Ayette “kalemle yazma” tabirinin kullanılış olması da okunacak şeyin “varlıklar” olmadığının delilidir.

Bayındır sözlerinin devamında varlıkları kast ederek “Hayatımız onlara bağlı olduğundan her insan doğumundan ölümüne kadar onları öğrenmeye çalışır” diyor.

Bu ifadede öğrenmenin / ilmin gayesi saptırılmaktadır. Çünkü ilimden maksat, varlıkları öğrenmek değil, varlıkların Allah’ın eseri olduğunu düşünerek Allah’ı bilmeye, yani marifetullaha yol bulmaktır. Elbette ki insanın emrine musahhar kılınan varlıkların faydalarının bilinmesi de tali bir gayedir.

Bayındır’ın kastettiği ise, seküler, yani dünyevî maksatlara hizmet eden bir ilim anlayışıdır.

İlimden maksadın marifetullah olduğu, zaten “Rabbinin adıyla oku” ifadesinden anlaşılmaktadır.

Günümüzde ilmin “bilim” adı altında bu gayeden saptırıldığını ibretle müşahede ediyoruz.

Bir evvelki makalemizde de belirttiğimiz gibi, günümüzde ilmin, bilginin, özellikle deneyselliği konu alan tabiat bilimlerinin materyalizme / pozitivizme malzeme yapıldığı, böylece de kâinat ve insan algısının, dünya görüşünün tevhidden uzaklaşıp, inkârcı felsefeye evrildiği, bunun da insanlığı helake sürükleyen bir fecaat olduğu, mücerret ve müşahhas bütün sonuçlarıyla bilinmektedir.

Bununla beraber İslam’ın ve onun gereğini yapan Müslümanların varlıklardaki ilahî hikmeti “kevnî ayetler” kategorisinde gördüklerini, âlemi ve eşyayı buna göre değerlendirdiklerini de ilave etmek isteriz. Yani kevnî ayet denilen varlıklardaki hikmet ve mana, tefekkürün konusudur ve bunu yapmak Kuran ve Sünnet delilleriyle çok önemli bir ibadet sayılmıştır.

Ama bu ilk inen ayetlerde konu yaratılmış ayetler üzerinde tefekkür değil, Allah’ın vahyettiği Kuran ayetleridir. Görülüyor ki Bayındır münasebetsiz bir şekilde ayetleri saptırmaktadır.

Elmalılı Tefsirinde bu ayetlerdeki okumanın “Allah’ın indirdiği ayetleri okumak” olduğu ve bunun, ümmî olan bir peygambere emir olarak verildiği, konunun başka ayetlerle de ilgisi kurularak şöyle izah edilir:

“Gerçi sen bu zamana kadar okumadın. “Sen Kuran’dan önce bir kitap okumuyordun” (Ankebut: 48.) Kitabın niteliğini, imanın esasının neden oluştuğunu bilmezdin. “Sen önceleri kitap nedir, iman nedir, bilmezdin.” (Şuara: 52.) Fakat işte yaratmak denilen işin sahibi olup kâinatı yaratan ve seni yaratıp yetiştiren, sana ve her işine sahip olan Rabbin, seni kudretiyle şu anda bir okur yaptı, okunacak bir Kuran, bir kitap indirmeye başladı. Böyle, öğretildiği gibi, o Rabbinin ismiyle başlayarak oku!” (c: 9, s: 323.)

Böylece ayetlerin açık ifadesi ve tefsirlerdeki beyanlar ışığında Bayındır’ın bu ayetleri nasıl saptırdığı gün gibi ortaya çıkmaktadır.

II- HZ. ÂDEM’E (a.s.) EŞYANIN İSİMLERİNİN ÖĞRETİLMESİ KONUSUNDAKİ YANLIŞLARI:

Bayındır, Bakara: 31’de, “(Allah) Âdem’e isimlerin hepsini öğretti.” mealindeki ayette geçen “isimler”i konu edinirken de yine varlıkların bilgisine dikkat çekmekte ve şöyle demektedir:

“İsim her şeyi tanımaya ve özelliklerini bilmeye yarayan şeydir. Varlıkların isimlerini öğretme, neye yaradıklarını öğretmedir.”

Bu yaklaşımda da çok açık şekilde ayetlerin manasını saptırmak vardır.

Ayette geçen isimlerin manasını bilmekten maksat, Hz. Âdem’e (a.s.) yüklenen yüksek şeref ve onun, Allah’ı tanıyıp bilmesine yarayacak niteliklerdir. Özellikle Hz. Âdem’in halifetullaha namzet bir varlık olduğunu anlatmaktır. Ayet, insanın üstünlüğünü, meleklerin bile vâkıf olamayacakları özelliklerini konu almaktadır. Yoksa Bayındır’ın okumakla ilgili ayetlerdeki iddiasında olduğu gibi konu, kâinattaki varlıklar ve onların ne işe yaradığını öğrenmek değildir.

Bu manaları tefsirlerden istifade ile şöyle özetleyebiliriz:

Elmalılı Tefsirinde (c:1, s: 265.) “Ya o isimleri Allah kendi koyup Âdem’in ruhuna nakş ve ilham etti veya Âdem’e bunları gerektiğinde koyup kullanacak bir özel yeteneğe haiz bir ruh üflemeyi takdir etti.” şeklinde mana verilmektedir.

Yine aynı tefsirde “Bu isimler nedir?” sorusu sorularak, “el- esmae külleha” ifadesinden hareketle, külleha ile bütün varlıkların kastedildiği, elif lam takısıyla da genelleştirmeye işaret edildiği belirtilerek, neticede şöyle denmektedir:

“Bundan kıyamete kadar olmuş olacak bütün şeylerin isimleri manasını anlayanlar da olmuştur.”

Aynı tefsirin devamında Hz. Âdem’in (a.s.) ilim ve kelam sıfatlarına mazhar kılındığına, çünkü onun yüklenmiş olduğu hilafet işinde kelam ve dil meselesinin önemli bir yerinin bulunduğuna dikkat çekilmiştir. Dünyada pek çok lisanın var olması da bu hikmetin tabii gereği ve zuhuru olarak anlatılmaktadır. Sayfa 267’de şöyle denmektedir:

“Açık olan her halde bizzat öğretme ve öğretmenin takdiridir. Yani lisan Âdem’in hilafetinin eseri değil, hilafetinin sebebidir.”

İsimlerin öğretilmesinin Hz. Âdem’in hilafetiyle ilgili olduğu, zaten bir evvelki ayette (Bakara: 30’ da) aynen ifade olunmaktadır. Cenâb-ı Hak bu ayette meleklere “Ben bir halife yaratacağım” diye ilan etmişti.

Elmalılı’da (s: 268.) “Âdem’e öğretilen nedir?” sualinin cevabı olarak şöyle denmektedir:

“Gerçekten isimlerin asıl medlulleri (delalet ettikleri mana) eşyanın ilmî suretleridir. Kelimelerin mevzuu lehi (konusu) asıl bunlardır. Demek Âdem’e önce eşyaya ve bilhassa nesilleriyle ilgili ilim verilmiş ve bundan başka bu bilgilere ait isim ve dile ait suretler de öğretilmiştir. Meleklerde olmayan da budur.”

Hz. Âdem’e isimlerin öğretilmesindeki maksatlardan biri de, meleklerin imtihanı ve acziyetlerinin ortaya çıkmasıdır. ( Bakara: 31.) Nitekim melekler bu imtihana karşı “şöyle demişlerdir: Sübhaneke, en yüksek tesbih ve tenzih sana ya Rab!... Senin bize bildirdiğinden başka bizim hiçbir ilmimiz yoktur. Her şeyi bilen ve daima bilen, Âlim, her yaptığında Hakîm (hikmet sahibi) hakikaten Sensin ve ancak Sensin” dediler. Ve böylece aczlerini ortaya koydular. Tesbih (Allah’ın yüce ve münezzeh olduğunu ) ifade ettiler.”

Yine bu isimlerin öğretilmesi olayında Hz. Âdem’in ilim ve kelam sıfatıyla Allah’ın halifesi olması dolayısıyla, Allahu Teâlâ’nın sorduğu soru üzerine imtihanı kazandığını da anlıyoruz.

“İşte Cenâb-ı Allah meleklerden sonra Âdem’i de bu emir ile imtihan etti ve Âdem onları isimleriyle tafsilatıyla anlattı. “Bunun üzerine Âdem o arzulanan şeyleri isimleriyle onlara haber verince Rabbin meleklere “Ben size her halde ben semaların ve arzın gaybını bilirim demedim mi? Ve siz ne açıklıyor ve ne gizliyor idiyseniz onu da bilirim” buyurdu.” (a.g.e. s: 271.)

İsimlerle ilgili ayetlerde insanın üstünlüğü de söz konusu edilmektedir.

Şöyle ki, isimler meleklere arz ediliyor, ama melekler bu ilme vâkıf olmaktan aciz olduklarını gösteriyorlar. Âdem’e sorulduğunda ise Âdem bunları olduğu gibi anlatıyor.

Bu konuyla ilgili Ruhu’l Beyan’da şöyle denir:

“Hadiste şöyle denilir: “Allah bu şeyleri meleklere birer zerre misali sundu.” Öğretim ve sunmadaki hikmet Hz. Âdem’in şeref ve üstünlüğü, ayrıca yüce Allah’ın gayb ilmindeki sırların ve gizli ilimlerin kullarından dilediklerinin diliyle ortaya çıkarılmasıdır.” (c:1, s: 116.)

Tefsirlerde dikkat çekilen bu mana, hikmet ve nükteler, Hz. Âdem’e isimlerin öğretilmesinden maksadın;

- Hz. Âdem’in halife olarak yaratılması,

-Bu çerçevede insanoğlunun üstünlüğü,

- Keşif ve ilhamın Hz. Âdem’in ruhuna nakşedilmesi,

- Onun halifetullah sıfatıyla sahip olduğu ilim ve kelam sıfatına dikkat çekilmesi (Allah’ın ona ilim öğretmesi ve bu ilmi kelamıyla ifade edebilmiş olması),

- Bu meyanda meleklerin acziyetlerinin ortaya çıkması,

- Böylece Hz. Âdem’in üstünlüğünün tekrar teyit edilmesi,

 - Hz. Âdem’in isimleri gereği gibi anlayıp haber verdikten sonra imtihanı kazanmış olması,

 - Ve hepsinden önemlisi de, Allahu Teâlâ’nın bu hikmetleri ve gaybı bilmesi olduğunu göstermektedir.

Bu kadar derunî ve ince hikmetlerin konu edildiği “eşyanın isimleri” meselesinde, Bayındır bu derin manalardan tamamen kopuk olarak, meseleyi sadece “varlıkların ne işe yaradığının öğrenilmesi” olarak almaktadır.

Bu, onun Kuran ayetleri karşısında ne kadar vukufiyetsiz, bu ayetlerin incelik ve derinliklerini kavramaktan ne kadar aciz olduğunu da göstermektedir.

Bir evvelki yazımızda da anlattığımız gibi, Bayındır burada da ayetler (Bakara: 30 – 33.) arasındaki mana bütünlüğüne, yani tefsir için çok önemli olan siyak sibak meselesine hiç dikkat etmemiş; arka arkaya gelip birbirini tefsir eden dört ayetten sadece birini -Bakara 31’i- alarak keyfine göre yorumlamaya kalkışmıştır.

Konuyu asıl mecrasından çıkararak ayetlere basit, mesnetsiz, sathî, dünyevî manalar vermeye çalışmıştır.

Evet, ona göre isimlerin öğrenilmesinden maksat sadece neye yaradıklarını öğrenmekmiş… Güneş insanları ısıtır… Su insanların hayatının devamına sebep olur… Ay gece ışık vererek insanlara yol gösterir… Ağaçlar meyve verir vs… Yani burada tamamen dünyevî ve ayetle ilgisi olmayan basit bir algılama sergilemektedir.

Hâlbuki varlıkları tanımak tek başına gaye olmadığı gibi, farklı bir cihetle Allah’ı bilmenin vesilesidir. Gaye marifetullahtır ve Allah’a iman edip teslim olmaktır. Bayındır varlıkların neye yaradıklarını vurgularken bu manaya hiç dikkat çekmemiştir.

Netice itibariyle Bayındır tüm bu konularda vahiyle inen ayetleri ve ayetlerin işaret ettiği ulvî mana ve maksatları tamamen göz ardı ederek, kendi kafasına göre, “yaratılmış ayet” dediği varlıklar üzerinden bir mantık yürütmektedir.

Ve tüm bu yaklaşımlarda güya din ile bilim arasındaki bütünlüğe dikkat çekmektedir. Ama bu hususta da gerekli mesajı verememiştir.

Onun “yaratılmış ayetler” dediği kevnî ayetlerin dinle, yani “indirilmiş ayetler”le çatışmadığı doğrudur. Ama bunun şartı ilimlerdeki tevhid mantığını, varılması gereken marifetullah hedefini bilmek ve korumaktır.

Bayındır’ın yaklaşımında ise böyle bir hassasiyet yoktur.

O, kâinattaki olayları, varlıkları ve gelişmeleri seküler bilim anlayışının yaklaşımıyla, yani dünyevî maksat ve gayeyi öne çıkararak yorumlamaktadır.

Bu yaklaşım varlıklardaki tevhid / vahdaniyet gerçeğini ve marifetullah / Allah’ı bilme hedefini ihtiva etmemektedir.

Sonuç olarak Bayındır kendi reyiyle tefsir yapmaya kalkışmakta, “gelenek” diyerek geçmiş âlimleri ve tefsirleri reddetmekte, yok saymakta, Kuran’ın açık ifadelerine ve onu teyit eden sünnet ve hadislere rağmen meseleyi bambaşka mecralara çekmektedir.

Böylece de başta kendisi sapmakta, sonra da kendini takip edenleri saptırmaktadır. Bu ibretlik bir durumdur.

Bir sonraki yazımızda Bayındır’ın “Kuran’da Dindarlık” adlı yazısında yer alan bütün kâfirlerin başta iman edip sonradan kâfir oldukları ve yine kâfirlerin imanlarını gizledikleri yönündeki iddialarına cevap vereceğiz. 

 

 

Yorumlar