Abdulaziz Bayındır “Kuran’da Dindarlık” adlı yazısında önceki yazılarımızda gündem ettiğimiz “din”, “iman”, “veli” gibi bazı kavramların yanı sıra, ayetlere de bozuk, yanlış ve noksan manalar vermektedir.

'Bazı Ayetlere Bozuk, Yanlış ve Noksan Mana Vermesi'

Abdulaziz Bayındır 'Kuran'da Dindarlık' adlı yazısında önceki yazılarımızda gündem ettiğimiz 'din', 'iman', 'veli' gibi bazı kavramların yanı sıra, ayetlere de bozuk, yanlış ve noksan manalar vermektedir.

Buna dair de bazı örnekler verelim:

I- MAİDE: 20 -26. AYETLERİN YANLIŞ MANALANDIRILMASI

Bu ayetler mealen şöyledir:

20- Bir zamanlar Mûsa kavmine şöyle demişti: 'Ey kavmim! Allah'ın size lutfettiği nimeti hatırlayın. Zira O, içinizden peygamberler çıkardı, sizi hükümdarlar kıldı ve alemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi.

21- Ey kavmim! Allah'ın sizin için (vatan olarak) yazdığı kutsal topraklara girin, sakın geri dönmeyin, sonra kaybedenler siz olursunuz.'

22- Dediler ki: 'Ey Mûsa! Orada zorba bir topluluk var, onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla giremeyiz. Ama oradan çıkarlarsa biz hemen gireriz.'

23- Korkanlar arasından Allah'ın kendilerine lutufta bulunduğu iki cesur adam şöyle dedi: 'Kapıdan üzerlerine hücum edin; oraya girdiğiniz an artık kesinlikle siz galipsiniz. Eğer müminler iseniz ancak Allah'a güvenin.'

24- İsrailoğulları, 'Ey Mûsa! Onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız!' dediler.

25- Mûsa, 'Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum. Artık bizimle bu yoldan çıkmış kavim arasında sen hükmet' dedi.

26- Allah buyurdu ki: 'Öyleyse onlar yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşmak üzere oradan (kutsal topraklar) kırk yıl mahrum bırakılmışlardır. Artık sen yoldan çıkmış toplum için üzülme!'

Bayındır, yazısında kendisi de bu ayetlerin mealini verdikten sonra şu sonucu çıkarıyor:

'Musa onlara şu tertemiz değerli yere girin dediği halde, onlar sanki 'Şu insanlarla savaşın!' demiş gibi davrandılar.'

Halbuki Hz. Musa'nın, kavmine 'Arz-ı mukaddese girin' emrinin manası hakikaten de 'savaşarak girmek' şeklindedir; bütün tefsirler ayeti böyle izah etmektedir.

Yani kavmi Hz. Musa'yı -Bayındır'ın iddia ettiği gibi- yanlış anlamamış, gayet doğru anlamıştır. Ortada savaşı göze almak, savaşa hazır olmak gibi bir durum vardır. 22. Ayette geçtiği gibi 'cebbar / zorba' bir kavmin elindeki bir beldeye güle oynaya, elini kolunu sallaya sallaya girmek mümkün olabilir mi? Elbette ki olamaz. Dolayısıyla emri ve hadiseyi yanlış yorumlayan Hz. Musa'nın kavmi değil, bizzat Bayındır'ın kendisidir.

Ayetlerde Hz. Musa'nın kavmi açısından iki mükellefiyet söz konusudur:

Birincisi Allah'tan vahiy alan peygamberlerini dinlemeleri, ikincisi de Allah yolunda cihad etmeleridir.

Ayette belirtildiğine göre onlar bu iki görevi de yapmamışlar, Hz. Musa'ya 'Onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız!' demişlerdir.

Bu iki büyük mükellefiyeti yerine getirmedikleri için de ceza olarak Tih Çölünde kırk sene yerleşik bir düzene geçemeden dolaşmaya mahkûm bırakılmışlardır.

Bayındır'ın 'tertemiz ve değerli yer' diye çevirdiği 'arz-ı mukaddes' tefsirlerde Filistin veya Şam civarı olarak izah edilir.

Yine tefsirlerin beyanına göre Hz. Musa zamanında o zorba kavimle savaş yapılmış, şehrin kapısına kadar gelinmiştir. Bu şehrin Eriha şehri olduğunu söyleyenler de vardır. Hz. Musa'dan sonra İsrailoğullarının başına geçen Hz. Yuşa zamanında da yine o zorba kavimle büyük savaşlar yapılmış, Bab-ı Makdis mevkiine ve Şam toprağına giriş gerçekleşmiştir.

Şimdi burada sormak gerekir:

Bayındır İsrailoğullarının peygamberlerini dinlememelerini ve cihadı terk etmelerini neden gündem etmek istememektedir?

Hz. Musa'nın 'tertemiz yere (arz-ı mukaddese) girme' emri kolaylıkla gerçekleşecek olsaydı, İsrailoğulları buna niye itiraz edeceklerdi ki? Zaten dünyanın rahatına meyyal insanlar olarak oraya koşa koşa girmeleri gerekirdi. Onların itirazının sebebi, ayette de geçtiği üzere cihadı göze alamayışlarıdır.

Ama Bayındır bu gerçeği örtbas etmeye çalışarak, sanki onlara hiç cihad emri verilmemiş, onlar sanki hiç Peygamberlerine itiraz etmemişler, cihaddan yüz çevirmemişler, bir yanlış anlama sonucu kendilerine sunulan bir imkandan mahrum kalmışlar gibi bir yorum getirmektedir.

Bu, Allah'ın ayetlerini tahrife bir örnektir.

II- A'RÂF: 172 -173 AYETLERİNE BOZUK, YANLIŞ VE NOKSAN MANA VERİLMESİ

Bayındır Kuran'da Dindarlık adlı yazısında A'raf 172 - 173. Ayetlerin izahı sadedinde de büyük yanlışlar yapmıştır.

Ayetlerin meali şöyledir:

'Bir de Rabbin, Âdemoğullarından, bellerindeki zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şahit tutarak 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' dediği vakit, 'Pekala Rabbimizsin, şahidiz' dediler. (Bunu) kıyamet günü "Bizim bundan haberimiz yoktu." demeyesiniz diye (yapmıştık).

Yahut atalarımız daha önce şirk koşmuşlardı. Biz onlardan sonra gelen bir nesil idik, şimdi o batıl yolu tutanların yaptıkları yüzünden bizi helak mi edeceksin, demeyesiniz diye (yapmıştık).'

- Bayındır evveliyetle 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' ifadesindeki 'Rab' kelimesine 'Sahip' manası vermektedir. Halbuki 'Sahip' kelimesi asla 'Rab' kelimesini karşılayamaz.

'Rab' kavramı Cenab-ı Hakkın rububiyet sıfatlarını ifade eden, onun bütün mahlûkatı sevk, idare ve terbiye ettiğini gösteren engin bir manaya sahiptir. Halbuki 'Sahip' kelimesi böyle bir enginlik ve derinlik ifade etmiyor.

Şimdi şu soru çok anlamlıdır:

Kuran'a uyduğunu, güya 'Kuran İslam'ı'nı dava ettiğini iddia eden bu şahıs, Kuran literatürünün en önemli kavramlarından biri olan 'Rab' kelimesini neden saf dışı bırakmaya çalışmaktadır?

Bu konuda söz uzundur. Ama tek cümlelik bir yorum yapacak olursak şunu deriz:

Burada cehalet değil, gaflet değil, kasıt vardır. Dinin mahiyet ve manasını değiştirmek cüreti vardır.

- Ayette Cenab-ı Hak geçmişteki bir ahdi gündem ettiği halde, Bayındır 'bezm-i elest' kavramını halk arasında kullanılan bir deyimden ibaretmiş gibi basite almaktadır. Halbuki ayette geçmişte Âdemoğullarıyla yapılan misak söz konusu edilmektedir. Yani fert olarak sadece Hz. Âdem'den değil, 'Benî Âdem' ifadesiyle bütün insanlardan bahsedilmektedir.

Bayındır ise 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' sorusunun her insana bulûğ çağına ererken, ilham şeklinde geldiğini söylemektedir. Bu tespitin yanlışlığını anlayabilmek için bezm-i elest denen misakın mahiyetini tefsirlerden ortaya koymaya çalışalım:

Tefsirlerde kullardan alınan bu misakla ilgili iki mana üzerinde durulmaktadır.

Birincisi bu misakın lafzî mi yoksa mana olarak mı yapıldığı meselesi, ikincisi de ne zaman alındığı meselesidir.

Birinci meseleyle ilgili Elmalılı Tefsirinde şu izahat verilmektedir:

'Ben sizin Rabbiniz değil miyim? hitabının başında 'dedik ki' veya 'diyerek' şeklinde bir müteallakın bulunmayıp, bunun mukadder (gizli) bırakılması da, bunun bir lafzî kelam değil, nefsî kelam olduğuna işaret eder. Sonra bilinmektedir ki, şer'î ve hukukî anlamda bir sözleşme akdinin hakikati, bir icap ile bir kabulün arasındaki bağlantıdır. Bu icap ve kabulün, her zaman lafzî kelam ile olması da şart değildir. Asıl akit, iki kişinin bir maksatta birleşmesi, fikir birliği etmesidir. Taraflardan rızaya, yani itirazın terkine delalet eden herhangi bir hareket de icap ve kabul olabilir. Şu halde bu misak, sırf akıl ve istidlal gücünün tekvini anlamda dahi olsa şeriat ve hukuk açısından geçerli olan hakiki bir akit ve misak demektir.

Ancak bu bakımdan söz konusu mukaveleye, 'mukavele' diyebilmek, yine de temsilî ve mecazi bir anlam taşır. Fakat açıkladığımız mana ile bu tekvinin ruhî olması ve bir nefsî kelam özelliğini de taşıması bakımından, buna mukavele adı verilmesi dahi hakikat olur. Nitekim ilk devir tefsir alimleri de bunu bir temsil değil, bir hakikat olarak rivayet ve izah etmişlerdir. Bundan dolayı 'elestü bi rabbikum kalu bela' formülü sadece bir temsil değil, aynı zamanda bir hakikattir.' (Elmalılı c: 4, s: 170 - 171.)

Bu izahata göre sözleşme ister lafzî, ister manevî olsun, aynı ortak manada birleşmektedir.

Nitekim Elmalılı'nın da ifade ettiği gibi ilk devir tefsir alimleri bu misakı temsilî değil, hakikat olarak rivayet ve izah etmişlerdir. Keza bu mananın doğruluğuna dair -ilerleyen satırlarda görüleceği üzere- hadis-i şerifler de bulunmaktadır.

Bu misakın lafzî mi, manevî mi olduğu konusunda diğer tefsirlere de bakalım:

Ruhu'l Beyan Tefsirinde bu misakın sözle değil, mana olarak yapıldığı zikredilmekte ve bunun temsilî bir benzetme olduğuna vurgu yapılmaktadır. Böyle benzetmelerin Kuran'da olduğuna dair şu örnek de verilmektedir:

'Nitekim şu ayette de böyle bir benzetme yoluna gidilmiştir: 'Göğe ve yerküreye 'İsteyerek veya istemeyerek gelin' dedi. İkisi de 'İsteyerek geldik' dediler.' (Fussilet: 11.)

Nesefî Tefsirinde ise bu misakın bir tür temsil ve örnekleme olduğu ifade edilmekte ve şöyle denmektedir:

'Bunun manası şu demektir: Yüce Allah onlara Rab olduğuna ve vahdaniyetine, yani birliğine ilişkin tüm delillerini ortaya koyup kendilerine gösterdi. Onlara verdiği akılları da bu deliller çerçevesinde buna şahit kıldı. Bunun sayesinde doğru olan yol ile sapık olan yolu birbirinden ayırt eder oldular. Sanki böyle yapmakla onları kendi kendileri üzerinde şahit konumuna getirdi ve bunu böylece tespit etmiş oldu. Bundan sonra onlara 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' diye buyurdu. Böyle bir soru karşısında sanki onlar da cevap olarak şöyle karşılık verdiler: 'Elbette sen bizim Rabbimizsin, biz bu konuda kendi adımıza şahitlikte bulunuyoruz. Ve senin vahdaniyetini bir tek ilah olduğunu da kesin kabul ediyoruz.'' (Nesefî Tefsiri, c: 4, s: 334 - 335.)

Bu misakın ne zaman yapıldığı meselesine gelince:

Elmalılı Tefsirinde bu hususta şöyle denir:

'Demişlerdir ki… Zürriyetler üzerindeki bu misak, kendi babalarının değil, ta Âdem'in (a.s) sulbünden çıkarıldıkları zaman yapılmıştır. Çünkü bu manada rivayet olunmuş bazı hadisler vardır ki, bunlardan birinin özet olarak anlamı şudur: Allahu Teala Âdem'in (a.s.) zahr (sırt)ından kıyamete kadar yaratacağı zürriyeti çıkardı ve onlara 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' dedi. Onlar da 'Evet, Rabbimizsin' dediler. Ve o gün takdir kalemi kıyamete kadar olacak şeyleri yazdı, bitirdi. Yani kıyamete kadar ne kadar insan gelecekse, hepsi Âdem'in sulbünden çıkan zürriyetlerle yazılıp takdir edildi ve bundan böyle beşerde üreme, ilahî bir kanun oldu.' (Elmalılı, c: 4, s: 171 – 172.)

Ruhu'l Beyan Tefsirinde bu konuda İbn Abbas'dan rivayet edilen bir hadis-i şerife işaret edilmekte, misakın bütün insanlarla mukadderatın gereği olarak yapıldığı anlatılmaktadır.

Nesefî Tefsirinde ise yine aynı mana teyit edilmekle beraber, bu ahidleşmenin Hz. Âdem (a.s.) cennete girmeden evvel olduğuna da dikkat çekilmektedir.

Tefsirlerin özeti konumundaki Ali Sabuni Tefsirinde ise, yine İbn Abbas'dan rivayet edilen hadis-i şerife yer verilmektedir.

Tefsirlerdeki bu bilgiler dikkate alındığında ortaya şu sonuç çıkar:

İnsanlar henüz ruh safhasında iken Allah'ı tanıma, bilme kabiliyet ve istidadı onların ruhlarına yerleştirilmiştir. Ahidleşmenin lafzî veya manevî olarak yapılmış olması arasında bir fark yoktur, ikisi de aynı manaya çıkmaktadır. Muteber bütün tefsirlerin dikkat çektiği asıl mana, bu misakın geçmişte yapıldığı ve insanların mahşerde mazeret beyan etmemeleri için bir hüccet olduğudur.

Peki biz tefsirlerdeki bu izahata neden bu kadar geniş yer verdik?

Çünkü Bayındır bütün bu gerçekleri göz ardı ederek, bu misakın insanlarla bulûğ çağına ererlerken yapıldığını söylemektedir. Halbuki bulûğ çağı, bu misakın tezahürü olarak yaşanan sürecin sadece bir parçasıdır; temyiz kabiliyetinin ortaya çıktığı zamandır. Bunu ileri sürerek bezm-i elesti yok saymak büyük bir yanlıştır.

Tefsirlerin beyan ettiği gibi, söz konusu misak yani sözleşme bezm-i elestte yapılmıştır. Bunun bir ispatı da şu hadis-i şeriftir:

'Her doğan, İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.' (Buharî, Cenaiz 92; Ebû Davud, Sünne 17; Tirmizî, Kader 5)

Bayındır bu misakı bulûğ çağından başlatarak, aslında mukadderatı, yani her şeyin bir kadere bağlı olarak yaratıldığı gerçeğini dışlamış olmaktadır. Çünkü o bilindiği üzere kadere imanı kabul etmemektedir.

İşin mahiyetinde ne korkunç ihanetler olduğunu fark edebiliyor muyuz?

Hal böyleyken Bayındır ruhlara konulan Allah'ı bilme ve tanıma istidadını göz ardı ederek, Allah inancının gözlemle oluştuğunu söylüyor.

Halbuki Allah inancı bir nüve / kuvve olarak ruhun mahiyetine konmuştur. Kişi bulûğ çağına erdiğinde gözlemle ya bu inancı teyit ve takviye eder ya da yine gözlemle oluşan bilgiler sebebiyle inkara gider.

Yani gözlem kişiyi her zaman Allah'ın vahdaniyetine taşımayabilir.

Bayındır ise etrafı gözlemlemenin insanı hep Allah inancına taşıdığını söylüyor. Bu yanlış bir tespittir.

Zira gözleme çok önem verdikleri halde, batının bilim anlayışında materyalist felsefe ve onun bilimsel boyutu olan pozitivizm zuhur etmiştir. Pozitivizmin ana prensibi ise determinizm, yani olayların sebepler zincirini hep maddi olarak kabul etmesidir.

Buradan anlıyoruz ki dış gözlem Allah'ı bilmeye ve tanımaya vesile olabildiği gibi, yanlış metod ve usul takip edilirse inkara da sebep olabilmektedir.

İşte bundan dolayı Peygamberimiz (s.a.v.) yukarıda zikrettiğimiz fıtratla ilgili hadisinde, eğitime ve yönlendirmeye dikkat çekmektedir.

Dolayısıyla Bayındır'ın Allah inancını sadece dış gözleme bağlaması bir tutarsızlık olduğu gibi, aynı zamanda gözlemi öne çıkaran batı bilim anlayışı karşısındaki bir aşağılık kompleksidir.

Onun bir diğer büyük yanlışı da şu ifadelerde yatmaktadır:

'İblis dahil Allah'ın varlığını birliğini kabul etmeyen yoktur. İnsana zor gelen hayatını Allah'ın emirlerine göre düzenlemektir.'

Onun bu ifadesinde yanlışla doğru birbirine karışmıştır.

Hayatı Allah'ın emirlerine göre düzenlemenin zor olduğu tespiti doğrudur.

Ama 'İblis dahil Allah'ın varlığını birliğini kabul etmeyen yoktur' ifadesi yanlış olduğu gibi son derece de tehlikelidir.

Sormak gerekmez mi: Eğer İblis dahil bütün kafir ve müşrikler Allah'ın varlığını ve birliğini kabul ediyorsa, o zaman sorun nedir?

Kanaatimizce o, bazı ayetlerde Allah'ın ulûhiyet sıfatlarını kabul edip rububiyet sıfatlarını kabul etmeyen kafir ve müşriklerden bahsedilmesinden hareketle bu ifadeyi kullanmaktadır. Ama bu ifade şu yönden sakat ve tehlikelidir:

Allah'ın rububiyet sıfatını kabul etmeyen, Onun varlığını ve birliğini de tanımış olmaz. Yoksa onlara neden müşrik ve kafir vasfı layık görülmüş olsun ki?

Bayındır'ın anlayamadığı şu gerçeği de ifade edelim:

Hayatı Allah'ın emrine göre yaşamamanın iki boyutu vardır:

Kişi hayatını Allah'ın emirlerine göre ya inanmadığı için yaşamaz ya da inandığı halde, nefsine ağır geldiği için yaşamaz.

İnanmadığı için yaşamıyorsa o kişi küfürdedir. Buna Allah'ın varlığını ve birliğini kabul etti denemez.

İkincisinin ise imanı vardır, ama ameli yoktur. Bu durumda bu kişi amelsizliğin cezasını çekse de, imanı olduğu için eninde sonda kurtulur.

Bayındır bu temel akaid ilkesini bilmediğinden ya da bildiği halde kabul etmediğinden, İblis dahil bütün kafir ve müşriklerin Allah'ın varlığını ve birliğini kabul ettiğini söyleyebilmektedir.

Ne hazin bir durum, ne korkunç bir felakettir bu.

Yazımızın sonuna yaklaşırken onun ayetlere bozuk manalar vermesine bir örnek daha verelim:

III- KAF: 16. AYETE YANLIŞ MEAL VERİLMESİ

Ayetin meali şöyledir:

'And olsun ki insanı Biz yarattık; nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz; Biz ona şah damarından daha yakınız.'

Ayette geçen 'habl-i verîd' insandaki 'şah damarı' demektir.

Allah'ın insana şah damarından daha yakın olması, Onun kulunu çok yakından bildiğinin ve takip ettiğinin vurucu bir ifadesidir.

Bilindiği üzere şah damarı boyunda ana atar damardır. Halk arasında buna can damarı da denir. Hayvanlar boğazlanırken asıl ölüm, can damarının kesilmesiyle vuku bulur.

Kuran'ın edebî bir mucize olarak şah damarına dikkat çekmesi son derece anlamlıyken Bayındır buna şu manayı vermektedir:

'(Allah) insana sinir uçlarından da yakındır.'

Bu iki yaklaşım arasındaki farkı anlayabiliyor muyuz?

Sinir uçları insanda en etkisiz nokta olarak belki de şah damarının tam zıddıdır.

Peki Kuran şah damarına dikkat çekmişken, o neden bu gerçeği gizleme yahut değiştirme ihtiyacı hissediyor?

Bu bir cehalet veya gaflet olamaz.

Böyle bir yaklaşım, ancak tarih boyunca ayete verilen manaya muhalefet etmek, ortaya bir 'farklılık' koymak için getirilmiş olabilir.

Sadece bu örnek bile 'Kuran İslam'ı' diyen bu adamların Kuran üzerinde ne vahim oyun ve tahrifatlara girdiklerine çarpıcı bir örnektir.

Allah ıslah eylesin. Müslüman kardeşlerimizi bu tip şahısların tahrifatından korunmaları hususunda tekrar tekrar uyarıyoruz.

İlgili yazıya tenkitlerimiz devam edecektir.