9768 Defa Okundu

“Mezheplerin İslam Dışı Olduğunu ve Bütün Müslümanları Doğru İmandan Çıkardığını İddia Etmesi”

Bir önceki yazımızda Bayındır’ın “Kuran’da Dindarlık” yazısında yer alan “Kuran’ın, hikmetin ve Sünnetin tahrif edildiği” şeklindeki iddiasını değerlendirmiştik.

Bu yazımızda ise onun yine aynı yazıdaki, “mezheplerin İslam dışı unsurlar olduğu ve Müslümanları doğru imandan çıkardıkları” iddiasını ele alacağız ve bu münasebetle mezheplerin İslam’daki yerini de genel bir çerçeveyle anlatmaya çalışacağız.

Onun, ilgili yazıda mezhepler konusundaki vahim iddiaları şöyledir:

“… Mezhepler, daha da ileri gitmişler… ayet ve hadislerin tamamını görmezden gelip yeme içme, aile hukuku, boşanma, Müslümanlar arası ilişkiler, Müslüman - gayrimüslim ilişkileri, ekonomi ve uluslararası ilişkiler gibi birçok konuda Kur’an’ı dışladıkları gibi, kendi oluşturdukları sünneti de dışlamışlardır. İnanç ve ibadet ile ilgili konularda da çok sayıda sapma oluşturulmuştur. Ama bunu yapanlar, bazı ayet ve hadis parçacıklarını dillerine dolayarak şu ayetlerde anlatılan yola girmeyi de ihmal etmemişlerdir:

“Ehlikitaptan birtakımı kitaptan okur gibi dillerini eğip bükerler ki kitaptan sanasınız. Ama kitaptan değildir. ‘O Allah katındandır’ derler; ama Allah katından değildir. Allah’a karşı bile bile yalan söylerler.”  (Âl-i İmran 3/78)

      “… Kitap sayısı da dörde indirilmiştir. Nebilere kitap indirilmediği konusunda da bir görüş birliği oluşturmuşlar ve Müslümanları şu ayetlerin kapsamına sokmayı başarmışlardır…”

      Burada, Allah’a nasıl inanılması gerektiğini tarif eden ve bu inançtan yüz çevirerek kâfir olan ehl-i kitabın durumunu anlatan Bakara: 136 – 137. Ayetlerin mealini veriyor ve ardından da şöyle diyor:

“Mezhepler, Allah’ın kitaplarına bu şekilde inanan bir Müslüman bırakmamışlardır.”

Şimdi onun bu ifadelerindeki yanlışları cevaplamaya başlayalım:

“BU İDDİALARLA BÜTÜN MÜSLÜMANLAR TEKFİR EDİLMEKTEDİR!”

Bayındır, bu cümleleriyle açıkça mezheplerin İslam dışı yapılar olduklarını, İslam’ı (ayet ve hadisleri) tahrif ettiklerini ve gerçek anlamda inanan tek bir Müslüman bırakmadıklarını iddia etmektedir.

Ayet ve hadislerin tamamını görmezlikten gelmek”, “Kuran’ı dışlamak”, “Kendi (hevâsından) Sünnet oluşturmak”, sonra da “kendi oluşturduğu bu Sünnet’i bile dışlamak” … vs. bütün bunlar, mezhepler üzerinden bütün Müslümanlara yöneltilmiş korkunç suçlamalardır.

Bu iddiaların doğuracağı netice açıktır. Bunun manası, başta mezhep imamları olmak üzere, mezheplerdeki müçtehitleri, o mezhep içinde fetva ve hüküm veren bütün âlimleri, bu fetva ve hükümlerle amel eden bütün mezhep mensuplarını, yani (dünyada bir mezhebe bağlı olmayan Müslüman yok denecek kadar az olduğuna göre) bütün Müslümanları, İslam dışına çıkmakla, daha açık bir ifadeyle “küfür”le itham etmektir.

Hâlbuki ümmetin batıl üzere ittifak etmeyeceğine dair hadisler pek çoktur:

“Ümmetim dalalet üzerine birleşmez. Öyleyse bir konuda ihtilaf olduğunu gördüğünüzde sevad-ı azama (büyük çoğunluğa) tâbi olun.” [1]

Suyûtî’ye göre, hadiste yer alan “sevad-ı azam”dan maksat, “dosdoğru yolu takip eden” kimselerdir. Ehl-i ilim, ehl-i tasavvuf arasındaki ihtilaf gerçekte ihtilaf sayılmaz. Gerçek ihtilaf İslam’ın ruhuna aykırı fikirler ihtiva eden ehl-i dalalet olan fırkaların ihtilafıdır.” [2]

“Allah bu ümmeti dalalette birleştirmez. Allah’ın eli cemaatin üzerinedir. Cemaatten ayrılan ateşe ayrılmış olur.” [3]

Tirmizî’ye göre, hadiste geçen “cemaat”ten maksat, “İslam âlimleri, fakih ve muhaddisler”dir.

Bu yönde daha birçok hadis mevcut olup, hadis âlimleri bu rivayetlerin sıhhatleri hakkında gerekli çalışmaları yapmışlardır.

Buna göre “İslam ümmetinin dalalette birleşmeyecekleri”ni haber veren hadislere bir bütün olarak bakıldığı zaman, bu hadislerin en az “hasen” derecesinde olduğu görülmektedir.[4]

Ve yine hadiste haber verildiğine göre, elde yeterli delil olmadan bir müslümanı küfürle itham etmek, bunu yapanın kendinin küfre gitmesine sebep teşkil eder.[5]

Buna göre sadece bir müslümanı değil, neredeyse İslam tarihi boyunca yaşamış bütün Müslümanları dinin dışına çıkmakla itham eden Bayındır’ın itikadî yönden içine düştüğü vahamet ve perişanlık ortadadır.

Ama biz buna rağmen onun bu asılsız ve mesnetsiz iddialarını bir bir çürütmeye devam edeceğiz.

I- İSLAM’DA MEZHEBİN MANASI VE ZARURETİ

Yukarıdaki hezeyanları daha iyi anlayabilmek için öncelikle mezhep hakkında kısa bir malumat arz edelim:

Mezhep, “gidilen yol, benimsenen metod ve görüş” demektir. Istılahî manada “müçtehit bir âlimin fikir ve görüşlerini benimseyen insanların meydana getirdiği dinî ekoller”e denir.

Hiçbir müçtehit bir mezhep kurmak iddiasıyla ortaya çıkmamıştır. Onların Kuran ve hadislerden çıkardıkları hükümlerin başkaları tarafından da benimsenmesi neticesinde, o müçtehidin adı etrafında bir mezhep teşekkül etmiştir. Bunun kendiliğinden gelişen bir süreç olduğu, geçmişte birçok hak mezhep teşekkül etmiş olmasına rağmen, bunlardan sadece dördünün varlığını sürdürerek günümüze kadar gelmiş olmasından da bellidir.

Mezhepler (veya onların öncüsü olan müçtehitler), hakkında kesin nass olan (Kitap ve Sünnet’te hükmü açıkça yer alan) konularda içtihada girişmezler. Nassın hükmünü olduğu gibi kabul ederler.

Delillerini Kitap ve Sünnet’ten alarak, Kitap ve Sünnet kaynaklı İcmâı da önlerine koyarak, bu “bilinenler”den “bilinmeyenler”in hükmünü çıkarırlar.

Yani fıkhî içtihatlar Bayındır ve onun gibilerin iddia ettikleri gibi, Allah’ın diniyle ilgili olarak ileri sürülmüş “şahsî görüşler” değildir.

Meseleye ard niyetli olarak yaklaşanlar bir yana, avam seviyesindeki Müslümanların da zaman zaman bu konuda kafa karışıklığı yaşamasının belli başlı birkaç sebebi vardır.

Bu sebeplerden biri, bu içtihatların birden fazla olmasıdır. Kanın bir mezhepte abdesti bozması, diğer mezhepte bozmaması gibi…

Bu durum işin hikmetini bilmeyen insanların zihninde “İyi de hangisi doğru, hangisi yanlış?” gibi bir soru işareti uyandırabilir. Yahut İslam dinine zarar vermek isteyenler, Müslümanları mezheplerden uzaklaştırmak için meseleyi böyle takdim edebilirler.

Hâlbuki müçtehitlerin bütün içtihatları Kuran ve Sünnet delillerine, yani şer’î delillere dayanır. Onun için ulema içtihadı “Şer’î ahkâmı şer’î delillerden çıkarmak için bütün gayretini sarf etmektir” diye tarif etmiştir.[6]

“Peki, bütün içtihatlar Kuran ve Sünnet’e dayanıyorsa, Kuran ve Sünnet içinde çelişki olamayacağına göre, Kuran ve Sünnet kaynaklı içtihatlarda nasıl farklılık olabiliyor?” diye sorulursa, bunun cevabı şudur:

Fıkhî görüşlerdeki ihtilafları inceleyenler görürler ki, Kuran ve Sünnet’teki nassların birçoğu, birden fazla şekilde anlaşılmaya müsaittir ve bunun böyle olmasını dileyen de Allah Teâlâ’dır.

İmam Zerkeşî bunu şöyle anlatır:

“Bil ki Allah Teâlâ bütün şer’î hükümler için kat’î deliller tayin buyurmuş değildir. Aksine şer’î delilleri(n bir kısmını) kasten zannî kılmıştır ki, mükelleflere genişlik olsun. Böylece mükellefler delilin kat’î olması sebebiyle bir tek mezhebe bağlı olmak gibi bir durumda kalmamışlardır…” [7]

Bir örnek verelim:

Allahu Teâlâ Bakara: 228. Ayette iddet süresiyle ilgili olarak “Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç kur beklerler” buyurmaktadır.

Bu ayetten sadece iki ayet evvel, Bakara: 226. Ayette ise, bir başka mesele için “dört aylık” bir bekleme süresinden bahsedilmektedir.

“Dört ay”ın neye tekabül ettiği gayet açıktır. Bunun tek bir anlamı vardır.

Oysa “kur” Arapçada kadınların hem “hayız sürelerini” hem de “temizlik sürelerini” ifade etmek için kullanılan bir kelimedir.  

(Hâşâ) Allah’ın bunu bilmemesi düşünülemeyeceğine göre, demek ki O, bu ayetin uygulamasında bir genişlik olmasını dilemiş, Bakara: 226’da “ay” gibi tek anlamlı bir kelime kullandığı halde, burada “kur” kelimesini murad etmiştir.

Buna bağlı olarak Sahabe de bu kelimenin hayız süresini mi, yoksa temizlik süresini mi ifade ettiği hususunda ihtilaf etmiş, iki farklı içtihat ortaya çıkmış, ama hiçbir Sahabî, kendisinin tercih etmediği görüşü tercih eden diğer Sahabileri bu sebeple kınamamış; dini yanlış anlamakla, Kuran’ı tahrif etmekle suçlamamıştır.

Hatta çok enteresandır, bu hususta Hz. Ömer “hayız süresi” manasını tercih ederken, oğlu Abdullah b. Ömer “temizlik süresi” görüşünü benimsemiştir.

 Buna göre şunu çok rahat söyleyebiliriz:

Bu zannî deliller üzerindeki ilk ihtilaflar, sonradan gelen müçtehitler zamanında değil, bizzat Peygamberimizin sağlığında, Sahabiler arasında yaşanmış, Peygamberimiz bu ihtilaflara / içtihatlara şahit olmuş ve bunlara itiraz etmemiş, müsaade buyurmuştur.

Sonradan gelen müçtehit imamlar arasında ihtilaflı olan meselelerin hemen hepsi, Sahabe zamanındaki ihtilaflara dayanır.

Ömer b. Abdülaziz şöyle demiştir:

“Hz. Peygamberin ashabı ihtilaf etmemiş olsaydı bundan hoşnut olmazdım. Çünkü bir tek görüşle amel etme mecburiyeti olsaydı, insanlar sıkıntıya düşerdi. Sahabe insanların kendilerine uyduğu imamlardır. Bir kimse onlardan birinin görüşüyle amel edecek olursa kendisi için genişlik olur.” [8]

Müçtehitler arasındaki fikir ayrılıkları Sahabe arasındaki fikir ayrılıklarına dayandığı için de, onlar “kimin fikrinin doğru, kimin fikrinin yanlış” olduğu hususunda değil, “hangisiyle amel etmenin daha evla olacağı hususunda” ihtilaf etmişlerdir. Yoksa hiçbir müçtehit bir diğerinin fetvasını şeriata muhalif görmemiştir.

Mezhep imamlarının içtihatlarının kendi görüşleri gibi sanılmasının bir diğer sebebi de şudur:

 Sonradan yazılan fıkıh kitaplarında bu içtihatlar, insanlara pratik olarak fayda sağlayabilmek adına ihtisar (kısaltma) maksadıyla delilleri zikredilmeksizin verilmektedir. Bunu bilmeyen kişiler de bu içtihatları müçtehitlerin şahsî görüşleri sanmışlardır. Hâlbuki her bir içtihadın dayandığı belki de onlarca sayfalık delil söz konusudur. Bir konuda Allah ve Resulü bir söz söylemişken, hiçbir müçtehit onun zıddına bir içtihatta bulunamaz. Böyle sananlar varsa, bu onların cahilliğidir.

İbn Abdilberr, böyle cahil insanların Kuran ve Sünnet’e muhalefet etmekle suçladıkları müçtehit imamları şu sözlerle savunmuştur:

“Bu ümmetin âlimlerinden hiç kimse Hz. Peygamberden gelen bir hadis tespit ettikten sonra gerekçesiz olarak ona muhalefet etmemiştir. Bu gerekçe, söz konusu hadisin… neshedildiğini yahut senedinde bir kusur bulunduğunu söylemesidir. Bu tarz bir gerekçe olmadan hadise muhalefet eden bir kimse, “imam” olarak kabul edilmesi şöyle dursun, “adalet” sıfatını kaybeder ve “fasık” olur.” [9]

Sonuç olarak mezheplerdeki farklı içtihatlar, yukarıda da geçtiği gibi kendisinde rahmet olan ihtilaflardır. Mezhepleri dinde tefrika ve parçalanma sebebi görenler burada yanılmaktadır.

İslam’da ayrılık mezhepler değil, fırkalar sebebiyledir. Buna da kendisinde azap olan ihtilaf denir. Gerekirse bu konuda ayrı bir yazı yazılabilir.

Mezhep, İslam’ın bir nevi fikir hürriyeti ve zenginliği demektir.

İslam’da hak istikamette yürüyen büyük çoğunluğa “sevad-ı azam” denir. Bu aynı zamanda ehl-i sünnet ve’l cemaat yoludur.  Bütün hak mezhepler ehl-i sünnet çatısı altında birleşir ve bütün mezhep mensupları da birbirlerini sever ve hayırla yâd ederler.

Buna örnek olması için İmam el- Leys b.Sa’d’ın,  İmam Mâlik’e yazdığı ve aralarındaki görüş ayrılıklarını madde madde değerlendirip, İmam Mâlik’in içtihatları karşısında kendi içtihatlarının müdafaasını yaptığı onlarca sayfalık mektubun son satırlarını siz muhterem okuyucularımla paylaşmak isterim:

“… Allah’ın seni muvaffak etmesi ve ömrünü uzun kılması beni sevindirir. Çünkü bunda insanlar için menfaat olduğunu umuyorum. Her ne kadar birbirimizden uzak yerlerde isek de, senin varlığına alıştığım için, senin gibi birisinin (vefat edip) aramızdan ayrılmasını bir kayıp olarak görür ve bundan korkarım.

Senin benim nazarımdaki yerin ve benim senin hakkındaki görüşüm böyle. Bunu kesinlikle böyle bil ve beni senden, senin ve ehl u ıyalinin ahvalinden habersiz bırakma. Ayrıca senin veya senin vasıtanla gelen herhangi birinin bir ihtiyacı olursa, bana bildirirsen, bundan mutluluk duyarım.

Sana bu satırları yazdığım esnada biz elhamdülillah iyiyiz, afiyetteyiz. Allah’tan ihsan ettiklerine karşılık sizi ve bizi kendisine şükürle rızıklandırmasını, bize bahşettiği nimetlerini tamama erdirmesini dileriz.

Allah’ın selamı ve rahmeti üzerine olsun. [10]

 Bu satırlardan da anlaşıldığı gibi hiçbir hak mezhep tarihte tefrika ve kavga sebebi olmamıştır. Bilakis bütün İslam tarihi, gerek itikadî gerek fıkhî sahada mezhep ölçüleriyle yaşanagelmiştir.

Keza kalp ilimlerini ve nefis terbiyesini esas alan tasavvufî ekoller ve meşrepler de onlarla birlikte var olmuştur.

Yani mezhepleri İslam dışı göstermek, tarih boyunca yaşanan bütün İslamî müktesebatı inkâr etmek demektir.

II- MEZHEPLERİN MÜSLÜMANLARI DOĞRU İMANDAN ÇIKARDIĞI İDDİASI

Bayındır’ın yukarıdaki cümleleri içinde belki de en tehlikelisi şudur:

“Mezhepler, Allah’ın kitaplarına bu şekilde (inanılması gereken şekilde) inanan bir Müslüman bırakmamışlardır.”

Bu cümle “bilaistisna bütün Müslümanların dinden çıktığı, kâfir olduğu” manasından başka şekilde anlaşılamaz.

Şimdi bir düşünelim:

Tek bir mümini elde yeterli delil olmadan tekfir etmek çok büyük bir cürümdür ve küfür tekfir edene geri döner. Yani mümine kâfir diyen kendi kâfir olur. Bayındır ise burada bir ya da birkaç Müslümanı değil, bütün Müslümanları toptan imandan çıkmakla itham ediyor. Bunun vebali hesap edilebilir mi?

Üstelik o, bu menfur tavrıyla sadece kendini tehlikeye atmakla kalmıyor; bir şekilde ağına düşüp, kendini takip eden nice insanı da helake sürüklüyor.

İşte bizim, bazen okuyucularımızın eleştirileri pahasına da olsa, bu konuları böyle uzun uzadıya yazmamızın sebebi budur.

Şu kafaya bakınız!

Mezhepler Allah’ın kitabına olması gerektiği gibi inanan tek bir Müslüman bırakmamışlar!

Buna göre demek ki tarih boyunca İslam sanki hiç yaşanmamış, yaşatılmamış!

Böyle bir hadsizlik olabilir mi?

Adama sormazlar mı:

Allah “son hak din” diye, hiçbir zaman yaşanamayacak bir din mi vazetmiştir?

Yoksa “O Kuran’ı biz indirdik, koruyacak olan da biziz” (Hicr: 9.) buyurduğu halde (hâşâ!) onu korumaktan aciz mi kalmıştır?

Başka bir soru:

Ayet ve hadislerde cennetin de cehennemin de dolacağı haberi verildiği halde[11], Bayındır’ın bu hezeyanına göre cehennem dolacak da cennet boş mu kalacaktır?

Nereden bakılırsa bakılsın, bu iddianın elle tutulur bir tarafı yoktur.

Bayındır’a şunu tavsiye ederiz:

Gitsin, Erzurum’un dağlarında koyunlarını güden bir çobana “İman nedir, İslam nedir?” diye sorsun ve onun dizinin dibine oturup cevabını dinlesin.

Bunu yaparsa imanın “vehbî” olduğunu, “kariyer”le bir alakası olmadığını, “profesörlük” denen şeyin de -eğer böyle olacaksa- çöpe atılmış kırık bir tas kadar kıymeti olmadığını gayet iyi anlayacaktır…

III- İSLAM HUKUKUNUN İNKÂR EDİLMESİ

Bayındır, yazının başında verdiğimiz cümleleri içinde “Müslümanların yeme içme, aile hukuku, boşanma, Müslümanlar arası ilişkiler, Müslüman - gayrimüslim ilişkileri, ekonomi ve uluslararası ilişkiler gibi birçok konuda Kur’an’ı dışladıklarını, kendilerine göre bir Sünnet oluşturup sonra ona bile riayet etmediklerini” iddia ediyor.

Hâlbuki Fıkıh ilmine azıcık vâkıf olan herkes bilir ki, meşru bir kaynağa dayanmadan hüküm vermek mümkün değildir. Ve fıkhî hükümlerin delilleri içinde de ilk iki sırada “Kitap” ve “Sünnet” gelir; bunlara da “aslî deliller” denir. Onları “İcmâ”, “Kıyas”, “Sahabe Kavli”, “İstihsan”, Mesâlih-i Mürsele” “Örf”, “Sedd-i Zerâî”, “İstihsâb”, “Şer’u men Kablenâ” gibi fer’î deliller takip eder.

Bunları yazmamızın sebebi şudur:

Bayındır yukarıdaki sözleriyle fakihleri / müçtehitleri -tıpkı kendisi gibi- hevâ ve hevesinden konuşan, kural, kaide, ölçü tanımayan kişiler olarak göstermeye çalışıyor. Hâlbuki onların bütün içtihatları kural ve kaidelere tâbidir. Yukarıda saydığımız deliller, fıkıh ilminin en temel esaslarıdır; bunların dışına çıkarak söz söylemeye kalkışana, kimse fakih / müçtehit demez, dememiştir. Bilakis onlar tarihe “dalalet ehli”, “bidatçı”, “fâsık” gibi sıfatlarla damgalanarak geçerler. 

Bayındır, saydığı bütün konulardaki hükümlerin, İslam âlimleri tarafından “uydurulduğunu” söylüyor. Bu, İslam hukukunun kökünden inkâr edilmesidir.

Mezhepler fıkıh ilmi üzerine tesis edilmiştir. İtikattaki mezhepler “fıkhu’l- ekber” denilen imanla ilgili konuları, ameldeki mezhepler ibadât, muamelât, ukubât gibi normal fıkhın konularını esas alır. Her ikisi de gerek muhteva, gerek usul ve metodda aslî kaynak olarak Kuran ve Sünnet’e dayanır. Mezhep budur; İslam’ın hayata tatbik edilmesidir.

Neticesi itibariyle ulemanın, fakihlerin, mezhep imamlarının fetvaları gibi görünen cümlelerin hepsi nass kaynaklıdır.

İslam’ın içini boşaltmak isteyen oryantalistler ve onların yerli uzantıları, mezheplerin beşerî yapılar olduğunu iddia ederek Müslümanların aklını bulandırmaya çalışıyorlar. Bu oyun görülmeli ve bu oyuna gelinmemelidir.

Mezheplerin beşerî yapılar gibi gösterilmesi, onların dayanakları olan edille-yi şeriyyenin inkâr edilmesi demektir. Edille-yi şeriyyenin inkârı da İslam’ı kökünden, temelinden yok etmek demektir.

Nasıl bir bina temelsiz, bir ağaç köksüz olamıyorsa, edille-yi şeriyye olmadan da İslam olamaz.

Bunu bilen tahrifatçılar, görünüşte güya Kuran’ı savunur gibi bir tavır takınarak, aslında İslam’ı yok etmek istemektedirler. Bunların hiçbiri Kuran’da samimi değildir. Bunun delili de kendi ideolojilerini kabul ettirmek, hâkim kılmak için ayetlerde tahrifata teşebbüs etmeleridir.

Görüşlerini yan yana getirip ayetlerle nasıl tenakuza düştüklerini ayan beyan ortaya koysanız, bundan zerre kadar gocunmaz, etkilenmez, rahatsızlık duymazlar; asla bir muhasebe yapıp vicdanlarının sesine kulak vermezler; geri adım da atmazlar. Burunlarının dikine, bildikleri yolda giderler.

Kuran’ı, adeta kendi keyfî arzularına ve ideolojilerine göre yorumlayabilecekleri bir felsefe kitabı gibi görürler.

Bu gibilerin İslam’a verdikleri zarar, gayrimüslimlerin zararından çok daha büyük ve tehlikelidir.

Uzaktaki aleni inkârcıları tanımak kolaydır.

Ama Kuran’ı kullanarak hadis ve Sünnet’i yani Hz. Peygamberi; hatta Kuran’ı kullanarak yine Kuran’ı devre dışı bırakmaya çalışan bu “proje ve misyon adamlarını” tanımak her zaman ve herkes için çok kolay değildir.

Bu sebeple günümüzde Müslüman kardeşlerimizin dini, özellikle de akaidi çok iyi bilmeleri gerekmektedir. Aksi halde bilmeden, fark etmeden, dalalet, hatta küfür çukuruna düşülmesi muhtemeldir.

IV- İSLAM ÂLİMLERİNİN DİNİ TAHRİF ETTİKLERİNİ, MEZHEPLERİN İSLAM DIŞI YAPILAR OLDUĞUNU İDDİA ETMESİ

Yukarıda verdiğimiz sözlerinde Bayındır, ulemanın “bazı ayet ve hadis parçacıklarını dillerine dolayarak” dini tahrif ettiklerini ve böylece de Kuran’da zemmedilen ehl-i kitaba benzediklerini iddia etmektedir. Buna delil olarak da Âl-i İmran 78. Ayeti göstermektedir. Ayetin meali şöyledir:

“Onlardan bir güruh, Kitapta olmayanı ondan sanasınız diye Kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı halde, "Bu Allah katındandır" derler. Onlar bile bile Allah hakkında yalan uydurmaktadırlar.” (Âl-i İmran: 78.)

Bu ayette kendi kitaplarını tahrif eden Yahudilerden bahsedilmektedir. Onlar kendi sözlerini insanlara Allah’ın kelamı gibi sunarak yalan söylemişler ve insanları saptırmışlardır.

Ne hazindir ki Bayındır Yahudilerin tahrifatçıları hakkında inen bu ayeti İslam âlimleri için kullanmaktadır. Yani İslam âlimlerini tahrifatçı Yahudi sapkınlarına benzetmektedir.

Bu kadar korkunç hadsizlik, insafsızlık, vicdansızlık olabilir mi?

Ama kaderin cilvesine bakınız ki gerçek müfessirler, Bayındır’ın İslam âlimlerini bir nevi tekfir etmek için delil diye kullandığı bu ayetin tefsirinde, onun iddiasının tam tersine, Sünnetin, hadislerin ve âlimlerin dindeki yerine dair tespitlerde bulunmuşlardır.

 Râzî Tefsirinde şöyle denilir:

“Kitapta olmayan her şey için “Bu Allah katından değildir” denemez; zira dinî hüküm Kitapla sabit olabileceği gibi Sünnet, İcmâ ve Kıyas’la da sabit olabilir.” [12]

Ayetin Yahudiler hakkında nazil olduğu tefsirde şöyle anlatılır:

“Bununla Yahudilerden bir kesim kast edilmektedir… Yüce Allah’ın “dillerini eğip bükerek” buyurduğundan kasıt, “hakka karşı inatla ve hakkı bırakıp başkasına yönelerek”… anlamındadır.” [13]

Daha önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi, Allah’ın Kitabını bile bile tahrif etmek şirktir, küfürdür.

Bayındır, ehl-i kitabın şirk ve küfrünü anlatan ayet-i kerimeyi, aklınca bütün mezhep imamlarının, müçtehit ve fakihlerin dini tahrif ederek (hâşâ) küfre gittiklerine delil olarak kullanmaktadır.

İslam âlimleri için bundan daha büyük bir iftira olamaz. Bu, onlara kalple ve dille yapılabilecek en büyük zulümdür. Onlara ve onlarla birlikte bütün Müslümanlara kin, garez, suizan ve itham ifadesidir.

Sanki Hz. Peygamberden (s.a.v.) sonra bu din hiç yaşanmamış, ayet ve hadisler hiç uygulanmamış da, bu bedbahtlar bugün dini yeniden keşfediyorlar!

Bu, akıl ve mantığın kabul edeceği bir iddia değildir.

         Hatta bunlar sözü neredeyse “Biz Kuran’ı Hz. Peygamberden bile iyi anlarız” demeye getirmektedirler. Hadislere burun kıvırmanın manası budur.

Dolayısıyla dini tahrif eden, asıl bunlardır. Çünkü kendi hevâ ve heveslerini din diye insanlara empoze edenler bunlardır. 

Ama ne garip ki, dini tahrif eden kendileri olduğu halde, İslam âlimlerini dini tahrifle suçlayan da yine bunlardır!

V- BÜTÜN NEBİLERE KİTAP GELDİĞİ VE İSLAM ÂLİMLERİNİN BUNLARI DÖRDE İNDİRDİĞİ İDDİASI

Bayındır’ın savurduğu hezeyanlardan biri de “bütün nebilere kitap gönderildiği, fakat İslam âlimlerinin fikir birliği yaparak (İcmâı kastediyor) bu kitapları dörde indirdikleri” iddiasıdır.

Bu hezeyan üzerine fazla konuşmaya gerek yoktur.

Her nebiye kitap gönderildiği iddiası, mesnedi olmayan bir yalandır. Bir iddianın kabule şayan olması için gerçekçi bir delile dayanması gerekir.

Şimdi bir an için bu iddiayı doğru farz edelim:

Buna göre 124 bin Peygambere 124 bin kitap mı gönderilmiştir??

Peki ya, İslam âlimleri 124 bin Peygambere gönderilen kitapların topunu birden gizlemeye nasıl muvaffak olabilmişlerdir? Doğrusu bu, güneşi balçıkla sıvamaktan çok daha zor bir şeydir.

İslam âlimleri (hâşâ) bu kitapları sümenaltı ederken, Müslüman olmayan diğer insanların, araştırmacıların, tarihçilerin -amiyane tabirle- eli armut mu topluyordu? Neden hiçbiri çatlak bir ses çıkarmadı, çıkarmıyor? İtiraz etmedi, etmiyor?

Görüldüğü gibi bu iddiada tutarsızlık diz boyudur.

Bir de şu açıdan bakalım:

Her nebiye kitap verilmiş olsaydı, haliyle eş zamanlı olarak görevlendirilen peygamberlere de ayrı ayrı kitaplar verilmiş olacaktı. Mesela Hz. Musa ve Hz. Harun; Hz. İsa ve Hz. Yahya onlardandır. Hâlbuki Hz. Harun, Hz. Musa’ya verilen Tevrat’a, Hz. Yahya da Hz. İsa’ya verilen İncil’e tâbi olmuştur.

Bayındır’ın iddiası doğru olsaydı, yani bu peygamberlere farklı farklı kitaplar indirilseydi, o zaman insanlar (hâşâ) aynı anda kendilerini ellerindeki Kitaba davet eden bu peygamberlerden hangisine tâbi olacaklardı?

Aynı anda iki farklı şeriatın yürürlükte olmasının mantıklı olmadığı açık değil midir?

Bu durumda bir peygamberin davetini kabul eden insanlar, öbürününkini reddetmiş olmazlar mı? Peygamber davetine icabet etmemek insanı kâfir yapmaz mı? İddiayı doğru kabul edersek, bir peygamberin kitabına göre mümin olanlar, diğerinin kitabına göre kâfir olmuş olmaz m? Peki bir insan aynı anda hem mümin hem kâfir olabilir mi?

Bu iddianın asılsız bir hurafe olduğunu pek çok yönden izah etmek mümkündür. Bu kadarı kâfidir.

Şimdi gelelim Bayındır’ın güya her peygambere, yani nebilere de kitap verildiğine dair delil diye gösterdiği ayete. O ayet Âl-i İmran Suresinin 81. Ayetidir ve mealen şöyledir:

“Allah peygamberlerden (nebilerden), ‘Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekini tasdik eden bir elçi size geldiğinde ona mutlaka inanacak ve yardım edeceksiniz’ diyerek söz almış, ‘Kabul ettiniz mi ve bu ahdimi üstlendiniz mi?’ dediğinde ‘Kabul ettik’ cevabını vermişler; bunun üzerine ‘O halde şahit olun, ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim’ buyurmuştu.”

Ayetin orijinal metninde “âteytukum min kitâbin” ifadesi geçmektedir. Evet, nebiler dâhil bütün peygamberlere kitap verilmiştir; ama “kitap verilmesi” demek, “kitap indirilmesi” demek değildir. Kendisine kitap indirilmeyen her peygamber, kendinden önceki Resul olan peygamberin kitabı ve şeriatıyla amel etmekle emrolunduğuna göre, ona da bir kitap “verilmiş” demektir.

Dikkat edilirse ayette Allah’ın peygamberlerden birbirlerini tasdik etmek ve desteklemek üzere misak aldığı haber verilmektedir.

Tefsirde bu mana şöyle açılır:

“…Yüce Allah peygamberlerden birbirlerini tasdik edip doğrulamak, birbirlerine imanı emretmek üzere söz almıştır. İşte doğrulamak suretiyle yardımcı olmanın anlamı budur. Said b. Cübeyr, Katâde, Tavus, es- Süddî ve el- Hasen’in görüşü de budur. Ayet-i kerimenin zahirinden anlaşılan da budur. Tavus der ki: Allah ilk misakı peygamberlerden her birinin ötekinin getirdiğini tasdik etmesi üzere almıştır.” [14]

Bu deliller ışığında anlaşılıyor ki, Bayındır’ın ulemayı kitapların sayısını dörde indirmekle suçlanması da yersiz ve delilsizdir.

Onun İslam âlimlerinin bu hususta görüş birliği oluşturduğunu söylemesi, zımnen edille-yi şeriyyenin üçüncüsü olan İcmâı inkârdır. Bu sebeple İcmâ hakkında da kısa bir malumat arz edelim:

VI- İCMÂ-I ÜMMETİ İNKÂR ETMESİ

İcmâ lügatte “toplama, ittifak etme” manalarına gelir. Istılahî anlamda ise “ümmet-i Muhammed’den bir asırda gelen müçtehitlerin, dinî bir hüküm (şer’î bir mesele) üzerinde birleşmeleri” demektir.

İttifak edecek olan âlimlerin “müçtehit” seviyesinde olması İcmâ için olmazsa olmaz şarttır. Onlar ilim ve irfan noktasında ümmet-i Muhammed'in en büyükleridir.

İcmâ kavramıyla ümmet-i Muhammed’in özellikleri ve seçilmişliği arasında ciddi bir mana bağıntısı mevcuttur. Bu sebeple İslam âlimleri ümmet-i Muhammed’in bu seçilmişliğini, Cenâb-ı Hakkın İslam ümmetine lütuf ve ikramda bulunduğunu anlatan ayetleri, İcmâın da delili olarak kabul etmişlerdir.[15]

İcmâ şer’î bir mesele üzerinde olur.  Bütün şer’î meselelerin kaynağı ise Kitap ve Sünnet yani nasstır. Dolayısıyla İcmâın kaynağı da Kitap ve Sünnet’tir.

Kuran ve Sünnet’i esas alarak yürüyen ümmet-i Muhammed, kendi içinden âlimlerini, âlimler de içlerinden müçtehitlerini çıkarmışlardır. Müçtehitler ise Kuran ve Sünnet kaynaklı şer’î mesele üzerinde birleşmektedirler.

Bu, bütün ümmetin, öncü konumundaki âlimleri vasıtasıyla Kuran ve Sünnetin emrinde olduğu anlamına gelir.

Âl-i İmran: 110’da da ümmet-i Muhammed’in vasat, adalet üzere bir ümmet olduğuna dikkat çekilmektedir.

Ümmet böyle ise, onların içlerinden çıkarmış oldukları âlim ve müçtehitler de öyle olur; yani İcmâları hak ve adalet üzere, Kitap ve Sünnet çizgisinde olur.

Yine Hz. Peygamber (s.a.v.) İcmâın büyük çoğunluğunun kendi dönemlerinde gerçekleştiği ilk üç nesil hakkında şöyle buyurmuştur:

“İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra bunları takip edenlerdir, sonra da bunları takip edenlerdir.” [16]

Görülüyor ki bu hadiste “Sahabe”, “Tâbiîn” ve “Tebâitâbiîn” nesilleri “insanların en hayırlıları” olarak anlatılmaktadır.

Yine hadis-i şeriflerde bu ümmetten “hak üzere olan bir topluluğun daima var olacağı” haber verilmiştir.[17]

Bu hadisler de Bayındır’ın bütün Müslümanları küfürde göstermek hezeyanını açıkça çürütmektedir.

Keza önceki satırlarda zikrettiğimiz, ümmetin yanlışta ittifak etmeyeceğine dair hadis de aynı şekilde ona bir cevaptır.

VII- ULEMAYI VE KIYAS-I FUKAHAYI İNKÂR ETMESİ

Hiç kimse kalkıp da mezheplere “beşerî yapılar” diyemez.

Çünkü mezhep imamlarının yaptığı içtihat / kıyas, “hakkında nass bulunan bir olayın hükmünün, aralarındaki ortak illet sebebiyle, nasslarda hükmü geçmeyen bir olaya aktarılması” işlemidir.

Kıyas, temelde iki meselenin şer’î hükmü arasında yapıldığından, bu meselelerden hükmü bilinmeyen, hükmü bilinene ilhak edilerek bir hüküm tespitine gidilir.

Kıyas bazen “iki hadisenin arasını hükümde müsavi kılmak”, bazen de “hükmün bir olaydan başka bir olaya geçirilmesi” şeklinde olur.

Bu sebeple kaynaklarda kıyas işlemine “ilhak”, “tesviye” ve “ta’diye” anlamları da verilmiştir.

Kıyas bir anlamda da rey ve içtihat demektir. İmam Şâfiî de kıyası içtihat olarak tanımlar.

 Kıyası yapacak olan kişiler sıradan Müslümanlar değil, müçtehit seviyesindeki ulemadır. Ve ulema da Kuran’da ve hadislerde medh u sena edilmektedir.

Muhterem okuyucularımıza âlimlerin dindeki önemini anlatan bir yazı sözü vererek, burada kısa bir malumat aktarmakla yetinelim:

Âlimlerin önemine işaret eden şu ayet-i kerimeler, ulemayı hedef alan sapkınlara ciddi bir ders vermektedir:

“Allah, melekler ve ilim sahipleri, Ondan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. O'ndan başka ilah yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Âl-i İmran: 18.)

“Kulları içinde Allah'tan ancak âlimler korkar.” (Fâtır: 28.)

Dinde ihtilafları halletmede Allah ve Resulünden sonra başvurulan üçüncü merci “ulu’l-emr” olup, onların İslam’daki yeri Nisa: 59’da anlatılır.

Zira ulu’l-emrin manalarından biri de “ulemâ-yı âmilîn / ilmiyle amel eden âlimler”dir.

Keza onların ihtilafları istinbat yoluyla, yani içtihat ederek çözeceklerine dair Nisa: 83 de son derece çarpıcıdır.

Yine ulemanın dinde ihtisas ve ruhsat sahibi oldukları da Kuran’da anlatılmaktadır. (Bak: Âl-i İmran: 7.)

Bu konuda ayet ve hadislerden daha pek çok delil ortaya konabilir.

Soruyoruz:

“Kuran İslam’ı” iddiasıyla ortaya çıkan Bayındır ve onun gibiler, Kuran’ın bu apaçık delilleri karşısında kendilerinde konuşacak takat bulabilirler mi?

VIII- MUHAMMED ZÂHİD EL - KEVSERÎ “MEZHEPSİZLİK DİNSİZLİĞİN KÖPRÜSÜDÜR” DER

Mezhepler İslam’ın birer gerçeğidir. İslam, tarih boyunca hep bu mezhepler yoluyla yaşanmıştır.

İmanla ilgili olan konularda akaid mezhepleri, amelle ilgili konularda amelî / fıkhî mezhepler, nefis terbiyesi ve kalp tezkiyesi konularında ise tasavvufî meşrepler, İslam’ın Kuran ve Sünnet kaynaklı en temel müesseseleridir. Bu yapıyı bozmaya kalkışanlar, İslam’ı tahrif etmiş, hatta kökünden yıkmış olurlar.

Zâhid el- Kevserî’nin bölüm başlığına koyduğumuz sözü, üzerinde çok ama çok düşünülmesi gereken hikmet dolu bir tespittir. Bu konuda söz uzundur.

Ama biz şu kadarını ifade edelim:

Hak bir mezhebe tâbi olmayan her kişi, kendi hevâ ve hevesine uyarak, Kuran’ı da kendi reyiyle tefsir ederek sapmış olur. Bu sapkınlığın nereye varacağı, nerede duracağı hiçbir şekilde öngörülemez. Bu kişinin imanını kaybederek küfre sürüklenmesi de ihtimal dâhilindedir.

Nitekim bu ihtimalin tahakkukuna günümüzde birçok tahrifatçı üzerinde şahit oluyoruz.

Bir müçtehide tâbi olmayı büyüklüklerine yediremeyenler (!) bilerek veya bilmeyerek kendilerini müçtehit seviyesine yükseltmiş olurlar.

İki milyara yaklaşmış Müslüman nüfusunun her birinin kendini müçtehit yerine koyduğunu düşünelim…  Bu durumda dört mezhebi çok görenler, Müslüman sayısınca mezheple karşı karşıya kalacaklardır. Bu şartlar altında tevhidden, birlik ve beraberlikten söz etmek mümkün olabilir mi? Elbette olamaz. Hatta böyle bir durumda Müslümanlar bir mescidde cemaat olup birlikte bir vakit namaz kılacak kadar bile ortak müştereke sahip olamazlar.

Bu, ümmet çapındaki “tevhid”in yitirilmesidir. Önceki satırlarda ifade edildiği gibi, Müslümanların bireysel bazda tevhid inancından uzaklaşmaları ise bundan çok daha vahim bir netice olacaktır.  

Görüldüğü gibi mezhepler iman, İslam ve istikametin korunmasında, Kuran ve Sünnet ölçülerinin kıyamete kadar nesilden nesile bozulmadan aktarılmasında en büyük, en güçlü teminattırlar.

Zamanın ve şartların değişmesiyle ortaya çıkacak yeni sorunların mezheplerin ortaya koyduğu müktesebatla çözümlenmesi mümkündür. Bunun için dinde reforma gerek yoktur. Kaldı ki dinde reform, dinin mahiyetini değiştireceğinden asla tevessül edilmemesi gereken bir sapkınlık yoludur.

İslam’ı bozmak isteyenler, “gelenek” deyip küçümseyerek İslamî müktesebatı tahrif etmek, zaafa uğratmak isteyenler, bu heveslerinden asla vazgeçmeyeceklerdir.

Mezhep ve meşrep ölçülerini tenkit ederek müesses dini güya yeniden inşaya kalkışanlar, İslam’ın tarif ettiği sırat-ı müstakim yolundan çok çok uzak olduklarını bilmelidirler.

IX- SONUÇ

Bütün bu yazı boyunca anlattıklarımız, Bayındır’ın istikametindeki savruluşun delilleridir.

Onun mezhepler hakkındaki bu iddiaları, bütün İslam ümmetini tahkir ve tezyiftir. Sünneti ve hadisleri alenen, Kuran’ı da dolaylı manada tahriftir.

Her fırsatta ifade ettiğimiz gibi o kendinde, Kuran’ı hiçbir ölçü tanımadan salt aklı, hevâ ve hevesiyle, felsefî bir metin gibi yorumlama hakkı görmekte, bunun neticesi olarak da “yeni bir din oluşturma” konumunda bulunmaktadır. Evet, bilerek veya bilmeyerek yaptığı tam olarak budur.

Böylece Bayındır’ın “Kuran’da Dindarlık” adlı yazısına verdiğimiz cevapları burada sonlandırıyoruz.

Fakat bu şahsa neden bu kadar geniş zaman ayırıp, emek harcadığımız yönündeki sorulara da cevap teşkil edecek şekilde, onun, Türkiye’de ve uluslararası platformda irtibatlı olduğu odakları konu alan son bir daha yazı daha yazacağız.

 

[1]  İbn Mace, Fiten, 8.

[2] Suyutî, Şerhu Süneni İbn Mace, 1/283.

[3] Tirmizî, Fiten,7.

[4]  Elbanî, Silsiletu’l-ahadis’i-sahiha, h. no: 1332.

[5] Ebu Davûd, Sünnet 15; Müslim, İman 26.

[6] Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar, Ebu’l-Feth El-Beyânûnî, s: 20, Tercüme ve Notlar: Ebubekir Sifil. El-Mahlavî, Teshîlu’l-Vusûl, 320’den naklen.

[7] A.g.e. s: 26, El Mahlâvî, Teshîlu’l-Vusûl, 240’den naklen.

[8] A.g.e. s:21, el- Hatîbu’l-Bağdâdî, el-Fakîh ve’lMütefakkih,II, 59-60’dan naklen.

[9] A.g.e., s: 46, İbn Abdilberr, Câmi’u Beyâni’i-İlm ve Fadlih, II, 148’den naklen.

 

[10] Mektubun tamamı için bak: A.g.e. s:117.

[11] Sa’d: 85; Buhari, tefsiru sureti 50; Müslim, Cennet, 36; Tirmizi, Cennet, 22.

[12] Râzî, VIII, 108.

[13] Kurtubî Tefsiri, c: 4, s: 256.

[14] Kurtubî Tefsiri, c: 4, s: 261.

[15] Bak: Bakara: 143, Nisa: 115, Âl-i İmran: 110.

[16] Buharî, Şehâdât 9, Fezâilu'l-Ashâb 1, Rikak 7, Eymân 27; Müslim, Fezâilu's-Sahâbe, 214, (2535); Tirmizî, Fiten 45, (2222), Şehâdât 4, (2303); Ebu Dâvud, Sünnet 10, (4657); Nesâî, Eymân 29, (7, 17, 18)

[17] Ebu Dâvud, Fiten 1, 4252; Tirmizî, Fiten 51, 2229; İbn Mâce, Mukaddime 1, 10, Fiten 9, 3952; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/278, 279.; Buhâri, Menâkıb 28; İ'tisam 10, Tevhid 29; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/244, 248.; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/92, 94, 103, 105, 106, 108.; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/345, 384; İbn Hibbân, Sahih, 6819; Ebu Yaİâ, Müsned, 2078.; Buharı, Menâkıb 28, Tevhid 29; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/101.

 

Yorumlar