12776 Defa Okundu

“Sünnetin Dindeki Yerine Hadislerden Deliller”

Sünnetin dindeki yerine ayetlerden gösterdiğimiz delillerden sonra bu yazımızda da konunun hadislerden delilleri üzerinde duracağız.

I- RESULE İMAN VE İTAATİ KONU ALAN HADİSLER

Allah’ın binası olan İslam, vahiy kaynaklı olup iki büyük gerçek üzerine tesis ve ikame olunmuştur. Bunlar Kuran-ı Kerim ve Hz. Peygamberin (s.a.v.) varlığıdır.

Allah Kuran’da kendine itaat eden, kâmil anlamda zirve bir kul tarif etmiştir. O kul da Hz. Muhammed’dir (s.a.v.). Kelime-yi şehadetin ikinci aslı olan “Muhammed Allah’ın kulu ve Resulüdür” hükmü bunun en çarpıcı ifadesidir. İslam’da müşahhaslık esastır. Buna göre Hz. Peygamber (s.a.v.) “Canlı Kuran”dır. Yani Kuran’ın hedef ve gayesinin üzerinde gerçekleştiği müşahhas numunedir. Nitekim Hz. Aişe (r.ah.) validemize Hz. Peygamberin ahlakından sorulduğunda o, bu soruyu soranlara “Siz Kuran okumadınız mı? Onun ahlakı Kuran’dan ibaretti” [1] diye cevap vermişti.

Hz. Peygambere iman ve itaatin şart olduğunu, bunun dışındaki kabullerin kişiyi kurtuluşa erdiremeyeceğini anlatan bir hadis-i şerif şöyledir:

“Muhammed’in nefsini kudret eliyle tutan zata yemin ederim ki, bu ümmetten her kim -Yahudi olsun, Hıristiyan olsun- beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa mutlaka cehennem ehlinden olacaktır.” [2]

Yine bu paralelde bir diğer hadis-i şerif de şöyledir:

“Bana itaat eden Allah’a itaat etmiş, bana isyan eden de Allah’a isyan etmiş demektir. Bana itaat eden, benim emrime uyan kimsedir.” [3]

Aşağıda aktaracağımız rivayetler de Hz. Peygamberin Sünnet ve hadisleriyle Müslümanlara nasıl örnek olduğunu, Sahabe’nin Onu gerek ibadetler konusunda, gerekse diğer konularda nasıl takip ettiğini göstermektedir:

“Namazı benden gördüğünüz gibi kılın…” [4]

Hz Ali (r.a.) diyor ki:

“Resulüllah Efendimizin ayağa kalktığını gördük, biz de kalktık. Oturduğunu gördük, biz de oturduk.” [5]

Hz. Enes (r.a.) buyurur:

“Resulüllah Efendimizi bir gün duha namazı kılarken gördüm. O günden sonra bu namazı hiç terk etmedim.”

Bu rivayeti nakleden Hasan Basrî Hazretleri de aynı hassasiyet içinde şöyle der:

“Hz. Enes’in bu ifadelerinden sonra ben de o namazı hiç terk etmedim.” [6]

Abdullah ibn Ömer (r.anhüma) Resulüllah Efendimize ittiba etmekten öyle bir manevi lezzet duyuyordu ki, Efendimizin namaz kıldığı yerleri öğrenip oralarda namaz kılar, yürüdüğü yollarda yürür, gölgelendiği ağaçların altında oturur, kurumasınlar diye onları sulardı. Yolda giderken Resulüllahın gittiğini gördüğü yolları takip eder, onun hayvanını çevirip döndüğü yollardan dönerdi. Hele Efendimizin selamlaşma hususundaki emirlerini yerine getirme mevzuunda pek titiz davranırdı. Hiçbir işi olmadığı halde sadece (İslam kardeşliği yaşamanın hassasiyeti içinde ) Müslümanlarla selamlaşmak için sokağa çıkar, büyük küçük karşılaştığı herkese selam verirdi. [7]

İmam Şâfiî’ye bir zat, rivayet ettiği bir hadisle amel edip etmediğini sordu. Bunun üzerine İmam Şâfiî titreyip sarsıldı ve ona “Ey kişi! Resulüllahtan hadis nakledip de gereğince hükmetmezsem bu yer beni taşır mı? Bu gökyüzü beni altında barındırır mı? Elbette onunla amel ediyorum. Onun her Sünneti benim için doyumsuz bir lezzettir.  Başım gözüm üstünedir!” diye cevap verdi. [8]

 “… Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” [9]

 “Dinin elden çıkışı, Sünnetin terkiyle başlar. Halat nasıl lif lif kopup parçalanırsa, din de Sünnetin birer birer terkiyle ortadan kalkar.” [10]

II- İSLAM BÜYÜKLERİNİN SÜNNETE VERDİĞİ ÖNEMİ GÖSTEREN HADİSELER

Gerçek İslamî hayatı Resulüllah Efendimiz (s.a.v.) ortaya koymuş, İslam bize Onu örnek alan Sahabe-yi Kiram, Sahabe-yi Kiram’ın terbiyesiyle yetişen Tâbiîn ve onların ardından gelen Tebâitâbiîn yoluyla ulaşmıştır. O halde yapmamız gereken onlardan aldığımız bu yüce dini, onlar gibi yaşamaktır. Onların Sünnet’e bağlılığı ise her türlü tartışma ve takdirin üzerindedir. Bunu ortaya koyan bazı hadiseler zikredelim:

Abdullah b. Ömer (r.a.), kendisine yolculukta namazların kısaltılmasının sebebiyle ilgili soru soran birine şu cevabı vermiştir:

“Ey kardeşim! Biz hiçbir şey bilmiyorken Allah bize Muhammed’i (s.a.v.) gönderdi. O ne yapıyorsa biz de aynısını yapıyoruz.” [11]

Habeşistan Kralı Necaşi’nin “Sizi atalarınızdan ayıran bu din nedir?” sorusuna Cafer b. Ebî Talib’in verdiği cevap şu cümlelerle biter:

“Biz onun (Hz. Muhammed’in) söylediklerini tasdik edip Allah’tan getirdiklerine iman ettik. Haram kıldıklarını haram, helal dediklerini de helal kabul ettik.” [12]

Hz. Ömer’in (r.a.) , Hacerü’l Esved taşını öperken söylediği şu sözler de onların Allah Resulünün fiillerini, sorgulanmadan yapılması gereken dini birer vecibe olarak gördüklerinin açık delilidir:

“Ey taş! Biliyorum ki, sen bir taşsın, ne fayda ne de zarar verebilirsin. Eğer Allah Resulünün seni öptüğünü görmeseydim seni asla öpmezdim!” [13]

Tâbiîn âlimlerinden Abdurrahman b. Yezid, hac mevsiminde ihram yerine dikişli elbise giymiş bir adam görür ve ona elbiselerini çıkararak ihram giymesini söyler. Adam “Bana ihram giymemi emreden bir ayet oku bakayım!” diyerek itiraz edince “Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi yasakladıysa ondan kaçının” buyrulan Haşr Suresinin 7. Ayetini okur.” [14]

Abdullah İbn Ömer (r.a.), Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) “Sizden izin istediklerinde kadınların camiye gitmesine engel olmayınız”  buyurduğunu rivayet edince oğlu Bilal “Vallahi biz onları engelliyoruz” der. Bunun üzerine Abdullah onu “Ben Resûlullah şöyle buyurdu diyorum; sen, biz onları engelliyoruz  diyorsun!” diye azarlar ve hatta bir rivayete göre onunla ölünceye kadar konuşmaz. [15]

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Sahabe’ye hitaben şöyle buyurur:

“Ey müslümanlar! Size hac farz kılınmıştır, o halde hac yapınız.” 

Bir adam “Her sene mi, Ya Resûlallah?” diye sorar.

Resûlullah cevap vermeyip susar. Adam sorusunu üç defa tekrarlayınca Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Şayet “evet” desem, mutlaka farz olurdu, tabi sizin de buna gücünüz yetmezdi” der ve devamında şöyle buyurur:

“Herhangi bir konuyu size emredip yasaklamadığım sürece, siz de beni kendi halime bırakınız. Sizden önceki ümmetleri çok sual sormaları ve peygamberlerine karşı münakaşaya dalmaları helâk etti. Size herhangi bir şeyi yasakladığım zaman ondan kesinlikle sakınınız, bir şeyi emrettiğimde de onu, gücünüz yettiği ölçüde yerine getiriniz.” [16]

Bütün bu örnekler bize Hz. Peygamberin Sahabe-yi Kiram’ı kendi Sünnet ve hadislerine itaat üzere yetiştirdiğini, Sahabe’nin de Hz. Peygamberden aldıkları terbiyeyle, bu hususta son derece titiz ve dikkatli olduklarını göstermektedir. Her Müslüman Resule itaat konusunda kendine Sahabe’yi örnek almalıdır. Bu vasıfları münasebetiyle Allah da Kuran-ı Kerim’de Muhacir ve Ensar’dan oluşan Sahabe’yi methetmiş, onların kurtuluşa ulaşacağını haber vermiştir. (Bak: Tevbe: 100.)

Sünnet ve hadislerin dindeki bu bağlayıcı konumu ortadayken, ne yazık ki günümüzde “Kuran İslam’ı” söylemiyle Sünnet ve hadisleri dışlayanlar, düştükleri dalalet çukurunun farkına varmıyorlar ya da kalpleri bozulduğu için bu gidişata aldırmıyorlar.

Peygamberimiz on dört asır evvelinden bu nasipsiz güruhun zuhurunu bize haber vermiş ve onlardan uzak durmamız için bizi ikaz etmiştir.

Bu meyanda bir önceki yazımızda da zikrettiğimiz “Erike Hadisi” diye meşhur olan bir hadis-i şerif şöyledir:

“Şunu iyi biliniz ki bana Kuran-ı Kerim ile birlikte onun bir benzeri de verilmiştir. Dikkatli olun koltuğuna kurulan tok bir adamın size ‘Sadece şu Kuran lazımdır, onda bulduğunuz helali helal, haramı da haram kabul ediniz yeter’ diyeceği günler yakındır...” [17]

III- SÜNNETİN İKİ MANASI VE SÜNNET KAYNAKLI İSLAMÎ HÜKÜMLER

Sünnet kelimesinin iki manası vardır.

Birinci manası “dinin Kuran’dan sonraki ikinci kaynağı” olmasıdır.

İkinci manası da fıkıhta “ef’al-i mükellefîn içinde farz ve vacipten sonra gelen sünnet”tir.

Biz bu yazımızda konuları bu iki manayı da kapsayacak şekilde ele alıyoruz.

Buna göre “Hz. Peygamberin Sünnet’i yoktur” demek, “İslam’ın içini boşaltmak” ve “peygambersiz yeni bir din icadına kalkışmak” demektir.

Çünkü İslam Dininin kaynağı olması bakımından Kuran’la Sünnet ve hadisler arasında bir fark yoktur. Kuran-ı Kerim’de Allah’a itaatten sonra Resule itaatin emredilmesi bunu göstermektedir.

Esasen Kuran ve Sünnetle koyulan hükümlerin tamamı Allah’tandır. Hz. Peygamberin (s.a.v.) dinde hüküm koyması, Allah’ın emri ve bildirmesiyledir.

Hz. Peygamberin (s.a.v.) mecazî anlamda sahip olduğu “şârî” sıfatıyla ortaya koyduğu hükümlere şu örnekler verilebilir:

- Nesep açısından haram olan şeyin süt emzirme yoluyla da haram kabul edilmesi,

- Çoğu sarhoş eden şeyin azının da haram olması,

- Beş vakit namazın ne zaman ve nasıl kılınacağı,

- Vitir namazının vacip oluşu,

- Orucu bozan ve bozmayan şeyler,

- Zekâtın kimlere farz olduğu,

- Büyük annenin mirastan alacağı pay vs...

Bütün bunlar ve daha niceleri Hz. Peygamberin (s.a.v.) Kuran’ı tefsir etmesi cümlesindendir. Kuran, İslam’ın daha ziyade genel hükümlerini ortaya koyar. Dinî hükümlerin detaylandırılması ve uygulamaya konması Sünnet ve hadislerledir. Bundan dolayı Sünnet ve hadis, Kuran’ın açılımı olarak din demektir. Bunların dışlanması ise dini yıkmak demektir. Mesele bu kadar açık ve nettir.

 Kuran İslam’ı iddiasında bulunanların içine düştüğü vahamet ortadadır. Onlar için iki durum söz konusu olabilir:

Ya son derece cahil ya da anlayışsızdırlar ki biz böyle olduğunu düşünmüyoruz.

Ya da yaptıklarını bilerek, kastî olarak veya nefsanî zanlarına kapılarak yapıyorlar…

 Bunun sebebi de kalplerinin bozulması, istikametlerinin sapması, dolayısıyla Allah’ın da anlayış ve idrak nurunu kalplerinden almış olmasıdır.

Bunlar hevâ-yı hevesle konuşuyorlar; hiçbir delile dayanmadan arzularına göre yorum yapıyorlar. Allah kimseyi bu duruma düşürmesin.

Tam da bu noktada Abdullah ibn Mübarek’in şu ikaz ve ihtarı ne kadar da önemlidir:

“Edebi küçümseyen kişi Sünnetlerden mahrum kalmakla cezalandırılır. Sünnetleri küçümseyen ise tevhidden mahrum kalmakla cezalandırılır.”

IV- SÜNNET’İN HİKMETLE YAKIN MÜNASEBETİ

Bir evvelki yazımızda, Hz. Peygamberin (s.a.v.) Kuran’da sayılan görevleri arasında “hikmeti öğretmek”  de olduğunu ve buradaki “hikmet”e İmam Şâfiî başta olmak üzere birçok İslam âliminin “Sünnet” manası verdiğini beyan etmiştik.

Bu bize Sünnetle hikmetin yakın mana irtibatı içinde, hatta iç içe olduğunu gösterir. Zaten Sünnet ve hadislerin, Kuran’ın tefsiri manasında ayetlerdeki hikmetleri ortaya çıkarmak olduğu da bilinen bir hakikattir.

Bu çerçevede Bayındır “Kuran’da Dindarlık” adlı yazısında “Sünnetle beraber hikmet kavramının da saptırıldığını” iddia ediyor ve şöyle diyordu:

“En büyük tahrif hikmet ve sünnet kavramlarında yapılmıştır. Hikmet, Allah’ın, indirdiği kitaplarda açıkladığı çözüm üretme yöntemidir.”

 Bir kere özellikle son yazılarımızda ispat olunduğu üzere, Kuran ve Sünnet tahrif edilmediği gibi, hikmet de tahrif edilmemiştir. Bu, Bayındır’ın mesnetsiz, delilsiz kendi nefsinden uydurduğu bir iddiadır.

Kaldı ki onun hikmet tanımlaması da yanlıştır.

Esasen bu kelime çok geniş bir anlam yelpazesine sahip olsa da, konumuzla alakalı olarak, “ayetlerde murad olunan mana ve incelik, derinlik ve zenginlik” demektir.

Yani bir “metod, yöntem” meselesi olmaktan öte, bir “idrak” meselesidir.

“Kuran ayetlerinin derinlik ve inceliklerini bilmek”le “bir sorunu çözmek için yöntem arayışına girmek” aynı şey değildir. Çözüm üretme yöntemi, söz konusu sorun karşısında didinmeyi ifade eden beşerî bir gayrettir. Hâlbuki hikmet, vahiy kaynaklı manayı olduğu gibi idrak edip öğretmektir. Arada dağlar kadar fark vardır.

Belli ki Bayındır muhteva ile yöntemi ayırt edecek kadar bile bir bilgi ve maharete sahip değildir.

Kurtubî Tefsirinde, Bakara: 129. Ayette geçen “hikmet” in izahı olarak şu bilgi yer almaktadır:

“İbn Vehb’in İmam Malik’ten rivayetine göre o, hikmeti ‘dini bilmek, Kuran’ı tevil etmek hususunda derin bilgi sahibi olmak, yüce Allah’tan bir seciye ve bir nur olan kavrayış’ şeklinde açıklamıştır.

İbn Zeyd de böyle açıklamıştır.

Katâde de der ki: Hikmet; sünnet ve şeriatın beyan edilmesi demektir. Özel olarak hüküm (taraflar arasında hükmetmek) ve kaza anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu manalar birbirine yakındır.”[18]

Hikmetin manasına dair tefsirdeki bu izah, Bayındır’ın Kuran ayetlerini ve ayetlerdeki kavramları nasıl saptırdığını ortaya koymaktadır.

Ez cümle hikmet Kuran’ın derinliği, bir başka ifadeyle Sünnet demektir.

V- SÜNNET VE HADİSLERE KARŞI ÇIKMANIN TEHLİKESİ

Sünnet ve hadislerin dindeki yerini anlattığımız yazılarımızda son bir madde olarak “Sünnet ve hadislere karşı çıkmanın veya onları inkâr etmenin tehlikesi”ne de işaret etmeliyiz. Böylece Sünnet ve hadisleri dışlamanın, değersiz göstermenin itikadî sonuçlarını, iman ve istikamete vereceği zararı, kişiyi son nefeste ve ahirette sürükleyeceği rezillik ve felaketi çok daha iyi anlamış olacağız.

Şunu çok net bir şekilde söyleyebiliriz:

Sünnet ve hadislere en küçük menfi bir yaklaşım, Kuran’da Resule itaati emreden ayetlere muhalefet etmek anlamına gelir.

Başka bir ifadeyle Sünnet ve hadislere herhangi bir şekilde karşı çıkmak, Allah’ın Resulüne karşı çıkmak, dolayısıyla Allah’a isyan demektir. Yine, kelime-yi tevhidin ikinci aslı olan “Muhammed Allah’ın Resulüdür” esasına da ters düşmek demektir.

1- Kendi Hevâ ve Hevesine Uyanların Sapkınlığı

Sünnet ve hadislere kendi hevâ ve hevesiyle yaklaşanlar, delilsiz ve mesnetsiz konuşanlardır. Onların sapkınlığını anlatan ayetlerden ikisini mealen aktaralım:

“İnsanlardan kimi de vardır ki, ne bir bilgiye ne bir yol göstericiye ne de aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışır.” (Hac: 8.)

“Allah tarafından gelen bir yol gösterici olmadan sırf kendi hevâ ve hevesine uyandan daha sapkın kim olabilir ki?” (Kasas: 50.)

Bu ayetlerde anlatılan bedbahtlık ve perişanlık karşısında, kendi hevâ ve hevesine uyarak Sünnet ve hadisi dışlayanların vicdanları acaba hiç sızlamaz mı? İnsafları azıcık da olsa harekete geçmez mi? İlahî ihtar karşısında bu ne cesaret!

2- Ayetleri Hükümsüz Bırakmak İçin Yarışanlar

Sünnet ve hadisleri dışlayarak ayetlerin manalarını kendi keyfî arzularına göre sağa sola çekenler, adeta Allah’ın ayetlerini hükümsüz bırakmak için yarışanlar gibidir. Yani tahrifatla ayetlerin manalarını bozanlar, o ayetlerde murad olunan manayı saptırdıklarından, bir nevi onları hükümsüz bırakmış olurlar. Ne hazindir ki günümüzde bu yarışa kalkışanlar bir hayli kalabalıktır.

Kuran, ayetlerini hükümsüz bırakmak için yarışanlarla ilgili dehşet verici tespitler yapar. Bazılarını aktaralım:

“Ayetlerimizi boşa çıkarmak için çaba harcayanlara ise en kötüsünden elem verici, can yakıcı bir azap vardır.” (Sebe: 5.)

 

“Ayetlerimizi hükümsüz bırakmak için çaba gösterenler ise azap içinde bırakılacaklardır.” (Sebe: 38.)

Kuran’da hakkı göremeyenler, anlayamayanlar, batıla sürüklenenler hakkında mealen şöyle buyrulur:

 “… Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” (A’râf: 179.)

Kendi keyfî arzularına göre Kuran’ı saptıranlar, aslında bunu cahilliklerinden yapmazlar:

“Hevâ ve hevesini ilah edinen, bilgisi olduğu halde Allah’ın şaşırttığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü? Onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Ey insanlar! Anlamaz mısınız?” (Casiye: 23.)

Bu ayette saf ve temiz bazı Müslümanların şu yakınmalarına da cevap vardır:

“Bu kadar tahsil yapmış, dini öğrenmiş, profesör olmuş bu adamlar, nasıl oluyor da gerçeği göremeyip yanlış yapıyorlar?”

Ayette de geçtiği gibi onlar bilmediklerinden değil, bilgilerini enaniyetlerine, nefsanî ihtiraslarına ve kendilerini yönlendiren ideologlara göre kötüye kullandıklarından sapmaktadırlar. Ne vahim durum!

3- Resule İtaatsizlik (Sünnet ve Hadislere Muhalefet) Kişiyi İslam Dairesi Dışına Çıkarır

Kişiyi İslam dairesi dışına çıkaran birçok sebep vardır. Ama bu sebeplerin hepsi de ayetlere muhalefet veya onları tahrif etmek, aynı şekilde Resule muhalefet, Onun dindeki belirleyiciliğini, Sünnet ve hadislerini kabul etmemek çerçevesinde mütalaa edilebilir. Bu durum bize Allah’ın Kitabı Kuran-ı Kerim ve Onun Resulü Hz. Muhammed (a.s.) konusunda ne kadar hassas olunması gerektiğini gösterir.

Ayetler ışığında Resule itaati anlattığımız yazımızda Allah’a ve Resulüne itaatin önemine yeterince işaret etmiştik. Burada tamamlayıcı mahiyette Enfal: 20 ve 46. Ayetlerin meallerini aktaralım:

“Ey iman edenler! Allah ve Resulüne itaat edin, söylediklerini işittiğiniz halde ondan yüz çevirmeyin.” (Enfal: 20.)

 “Allah ve Resulüne itaat edin, birbirinize düşmeyin, sonra zayıflarsınız ve zaferi elden kaçırırsınız. Sabredin, şüphesiz Allah sabredenleri sever.” (Enfal: 46.)

Enfal: 24’te de Resule itaatin ana sebeplerinden biri olarak “Onun hayat verici şeylere davet ettiği” zikredilir:

“Ey iman edenler! Sizi hayat verecek şeylere çağırdıklarında Allah ve Resulünün çağrısına uyun …”

Hal böyleyken Allah’ın Resulüne şu veya bu bahaneyle karşı gelmek Allah’a ve Resulüne hıyanet etmek anlamına gelir:

“Şu sebeple ki, onlar Allah ve resulüne karşı geldiler; Allah ve resulüne karşı gelenleri Allah şiddetle cezalandırmaktadır. İşte cezanız; tadın onu! İnkâr edenler için şüphesiz cehennem azabı da vardır.” (Enfal: 13 - 14.)

“Ey iman edenler! Allah ve Resulüne karşı hainlik etmeyin…” (Enfal: 27.)

Elhasıl Allah Resulüne muhalefetin her şekli, özellikle Sünnet ve hadis dışlayıcılığı, sonuç olarak “Hz. Peygamberi incitmek” anlamına gelir ki, bunu yapanlara acı bir azabın erişeceği ayetten anlaşılmaktadır:

“… O içinizden iman edenler için bir rahmettir. Allah’ın Resulünü incitenler için elem verici bir azap vardır.” (Tevbe: 61.)

4- Sünnet ve Hadisleri Dışlamanın Akaiddeki Hükmü

Sünnet ve hadisleri dışlamak suretiyle Resule itaat emrine ters düşenlerin durumu Akaid kitaplarında da yer alır. İki örnek fetva verelim:

“Bir kimse Resulüllahın (s.a.v.) Sünnetini, hadis-i şeriflerden birini hafife alır veya mütevatir hadislerden birini reddeder veya ‘Ben böylelerini çok işittim’ diye istihza ederse kâfirdir.” [19]

 “ ‘El-Hülâsa’ adlı kitapta şöyle deniliyor:

“Bir kimse bir hadisi reddederse, ilim adamlarından bir kısmı bu kimsenin kâfir olacağına hükmetmişlerdir. Sonradan gelen âlimler ise, “Eğer bu haber mütevatir derecesindeyse inkâr edicisinin kâfir olacağını” söylemişlerdir. Ben de derim ki doğrusu budur. Ancak bir kimse tek yolla gelen bir haberi hakaret ve alay yollu inkâr ederek reddederse o takdirde kâfir olur.” [20]

Bu fetvalar bize Sünnet’i dışlamanın, hadisleri yok saymanın, Hz. Peygamberin dindeki konumunu kabul etmemenin kişiyi ne büyük tehlikelere düşüreceğini göstermektedir.

Bu yazıyla beraber son üç yazımızda Sünnet ve hadisin dindeki yeriyle ilgili birçok delil ortaya koyduk.

Bu deliller karşısında Sünnet ve hadis inkârcılığının nasıl yerle yeksan olduğu açıktır.

Batıl, hakkın karşısında eriyip yok olmaya mahkûmdur:

“De ki: Hak geldi bâtıl yıkılıp gitti! Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur.” (İsrâ: 81.)

“De ki: Şüphesiz Rabbim gerçeği ortaya koyar; O, gayblar âlemini hakkıyla bilmektedir.

De ki: Hak gelmiştir; bâtıl ne yeni bir şey var edebilir, ne de eskiyi geri getirebilir.” (Sebe: 48 - 49.)

“Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da o onun beynini parçalar. Bir de bakarsın yok olup gitmiş. Allah’a karşı yakıştırdığınız nitelemelerden ötürü yazıklar olsun size!” (Enbiya: 18.)

Gelecek yazımızda Bayındır’ın “mezheplerin Kuran’a göre inanan hiçbir Müslüman bırakmadığı” şeklindeki iddiasına cevap vereceğiz.

[1] Müslim, Salatü’l-Musafirin, 139.

[2] Müslim, İman 240.

[3] Buhari Cihad IV, 8; İ’tisam, VIII, 139 – 140; Ahkâm, VIII, 104; Müslim İmare III, 1466, 41.

[4] Buharî, Ezan 18.

[5] Ahmed I, 83.

[6] Taberani Evsat II, 68 / 1276.

[7] İbn Sad IV, 156; İbn Hacer, el- İsabe II, 349; İbn Esir, Usdu’l Ğabe, III, 341.

[8] Beyhaki, Menakıbü’ş Şafi I, 475.

[9] Buharî, Nikâh 1; Müslim Nikâh 5.

[10] Dârimî, Mukaddime 16.

[11] Muvatta, Kasru’s salât 2.

[12] İbn Hişâm, Sîre, c:1, s:250.

[13] Buhârî, “Ḥac”, 57; Müslim, “Ḥac”, 249-250.

[14] Subhi Salih, Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, s: 238.

[15] Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 90; Ali el-Kârî, el-Mirkât, I, 339.

[16] Buhârî, İ’tisâm 2; Müslim, Hac 412, Fezâil 130-131. Ayrıca bk. Tirmizî, İlim 17; Nesâî, Hac 1; İbni Mâce, Mukaddime 1.

[17] Ebu Davud, Sünnet, 6, İmare 33; Tirmizi, İlim 10.

[18] Kurtubî, el- Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân,  c:2, s: 347.

[19] A. Z. Gümüşhanevî, Ehl-i Sünnet İtikadı s: 126. Bedir Yayınevi, Tercüme: Abdülkadir Kabakçı, Fuat Günel, İstanbul, 1996.

[20] İmam Azam, Fıkhu’l Ekber, Aliyyu’l Kârî Şerhi, s: 319. Çağrı Yayınları, Tercüme: Yunus Vehbi Yavuz, İstanbul, 2009.

Yorumlar