6792 Defa Okundu

“Nebiye İtaate Gerek Yoktur” İddiasının Altında Yatan Sebepler

(Bir önceki yazımızın devamıdır.)

Bir evvelki yazımızda “Resûle itaat edilir, Nebiye itaat gerekmez. Nebinin Kuran’a ters düşen görüşlerine karşı çıkılabilir” iddiasını seslendiren Bayındır’a gerekli cevapları vermiştik. Bu yazımızda “Nebiye itaat gerekmez” iddiasının altında yatan sebepleri ve buna bağlı olarak varılmak istenen hedefi gündem edeceğiz.

Bu iddiada “Nebinin ilahî kontrolden uzak olup, sıradan bir insan gibi yanlışlar yapabileceği, Kuran’a ters görüşler ortaya koyabileceği ve bu sebeple de gerekirse ona karşı çıkılabileceği” fikri işlenmektedir. Bu, düpedüz dinin içini boşaltmak demektir.

I- NEBİYE İTAAT GEREKMEDİĞİNİN İDDİA EDİLMESİNİN ALTINDA YATAN SEBEPLER

1- “Muhammedün Resûlüllah”ın Devre Dışı Bırakılmak İstenmesi

Bu iddianın birinci sebebi, kelime-yi tevhidin ikinci aslı olan “Muhammedün Resûlüllah”ın kendilerinde yaptığı hazımsızlıktır. Kelime-yi tevhidden bu ikinci aslı çıkarmak istiyorlar. Sünnet ve hadislerin inkârı da bundandır. Resûl - Nebi ayrımıyla “Nebiye itaat gerekmez” demelerinin sebebi de budur.

Çünkü Hz. Peygamberin (s.a.v.) müşahhas örnekliği, Kuran’ın / ayetlerin tahrif edilmesinin önündeki en büyük engeldir. “Nebiye itaat gerekmez” diyerek Peygamberi devre dışı bırakmak, Kuran’ın /ayetlerin üzerinde istedikleri gibi oynayabilmeleri için tahrifatçıların önünü açacaktır.

“Bu İslam’ın içini boşaltmaktır” derken kastettiğimiz işte buydu.

Bilindiği üzere kelime-yi tevhid biri “tevhid”, diğeri “nübüvvet” olan iki asıldan meydana gelmektedir. “Lâ ilâhe illallah” “tevhid”i; “Muhammedün resûlüllah” ise “nübüvvet”i ifade eder. Bu iki asıl bir araya gelerek “kelime-yi tevhid”i oluşturur ve mücmel anlamdaki imana karşılık gelir. Eğer “Muhammedün Resûlüllah” kısmının ortaya koyduğu dinî gerçeklik zaafa uğratılır veya dışlanırsa, geriye kalan “Lâ ilâhe illallah” tevhidi ifade etmeye yetmez. Akaid tahrif olur, İslam’ın asliyet ve ulviyeti bozulur. İşte “Nebiye itaat gerekmez” iddiasının hâsıl edeceği birinci netice budur.

2- Sünnet ve Hadislerin İnkârı veya Dışlanması

Dinin Kuran’dan sonra ikinci kaynağı Hz. Peygamberin Sünnet ve hadisleridir. Sünnet ve hadisler, Hz. Peygamberin dindeki örnekliğini, rehberliğini, ayetlerin hayata uygulanışını ifade eder. Bu meyanda sadece Hz. Peygamberin değil, onun yetiştirmiş olduğu Sahabe toplumunun yaşam şekli de bizler için örnek teşkil eder.

“Nebiye itaat gerekmez” iddiası doğru kabul edilip uygulamaya koyulursa, bu durumda “müşahhas örneklik”, “örnek İslam toplumu” gibi kavramların hiçbir anlamı kalmaz. Bu da Kuran’daki yüzlerce ayete ters düşmek anlamına gelir. Kuran’ın gerçek anlamda anlaşılması için Sünnet ve hadislerin ve nebevî uygulamanın olması şart ve elzemdir.

Sünnet ve hadisler, ayetlerin gerçek mana ve muradını ortaya koyar. Allah Resûlü, Allah’ın ayetlerdeki muradını ortaya koyan ilk ve en büyük müfessirdir. Sünnet ve hadis devre dışı bırakıldığı zaman, ayetler şeytanî bir mantıkla saptırılır.

Bundandır ki Kuran’a gerçek ve doğru bakış, ancak ve ancak Resûlüllahın ve ona harfiyen uyan Sahabe toplumunun bakışıdır. Allah ve Resûlünün ve ona tâbi olan gerçek müminlerin yolunu terk etmek, insanı sapkınlığa, felakete ve ebedî azaba sürükler. Şu ayet-i kerime bu gerçeği vurgulamaktadır:

“Kendisi için doğru yol apaçık belli olduktan sonra kim Peygambere karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse onu o yönde bırakır ve cehenneme sokarız. O ne kötü bir yerdir.” (Nisa: 115.)

Dikkat edilirse ayette “Peygambere itaat”ten sonra “müminlerin yoluna girmek” de emredilmektedir. Tefsirlere bakılırsa görülür ki “müminlerin yolu”ndan maksat, Sahabenin ortaya koymuş olduğu istikamet çizgisi ya da “icma-yı ümmet”tir.  Eğer Nebiye itaat edilmezse, “müminlerin yolu” kavramı da anlamsız kalır.

Şu ayet-i kerimede “Muhacir” ve “Ensar”dan oluşan Sahabe toplumunun Allah’ın kendilerinden razı olduğu ve arkasından gidilmesi gereken örnekler olduğu haber veriliyor:

“İslam dinine girme hususunda öne geçen ilk Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tâbi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu en büyük kurtuluştur.” (Tevbe: 100.)

Bu ayet bize Allah Resûlüyle arkadaş olan Ensar ve Muhacirin, yani Sahabenin dinî anlayışlarının gerçek İslam anlayışı olduğunu, dini onlar gibi anlama ve yaşamanın Allah’ın rızasına vesile olacağını öğretmektedir. İşte bundandır ki doğru istikametten sapanlar, “gelenek” diyerek Hz. Peygamberin (s.a.v.) getirdiği, tebliğ ettiği, uyguladığı ve Sahabe toplumuyla birlikte yaşadığı gerçek İslam’ı itibarsızlaştırmak istemektedirler.

Yapmaya çalıştıkları şey, on dört asırdır tatbik olunagelen gerçek İslam’ı ölçüsünden çıkarıp, kendi sapkın görüşlerini menfur emelleriyle tahakkuk ettirmektir. Hâlbuki Sahabe toplumu İslam’ı yaşama ve temsilde en hayırlı toplumdur. Bunu -her ne kadar delil kabul etmezlerse de- Buharî ve Müslim’de müttefekün aleyh olarak yer alan şu hadisten anlıyoruz:

“İnsanların en hayırlısı benim asrım(daki ashabım)dır. Sonra onlara yakın olan (tabiîn)lerdir. Sonra da onlara yakın olan (tebe-i tabiîn)lerdir.” (Buhari, Fedailü Ashabi'n Nebiyy, 1; Müslim, Fedailü'l-Ashap, 210-214; Ebû Dâvud, Sünne, 9; Tirmizî, Fiten, 45).

Bu gerçeği haber veren Hz. Peygamber (s.a.v.) olduğu halde, işlerine gelmeyenler görmezlikten gelir, on dört asırlık İslamî birikimi yok sayarak kendi görüşlerini putlaştırırlar. Hz. Peygamberin ve onun eğitmiş olduğu Sahabe toplumunun İslam’ı anlama ve yaşamada gerçek örnek olduğu hususunu şu hadis de vurgular:

İbnu Amr İbni'l-As anlatıyor:

“Peygamber şöyle buyurmuştur:

Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan biri hariç hepsi cehennemdedir. Kurtulan fırka hangisidir ey Allah’ın Resûlü diye sordular.

Benim ve ashabımın yolunda gidenlerdir diye buyurdu. (Tirmizî, İman 18.)

Bu hadise göre Hz. Peygamberin (s.a.v.) Sünnet ve hadislerini ve onun arkadaşlarının yaşadığı İslam’ı örnek ve esas almayanların akıbetleri ortadadır.

3- Hz. Peygamber Ne Getirdiyse Almak Gerekir

Kuran’ı ve İslam’ı tahrif, saptırma ve keyfî bir şekilde başka amaçlar için kullanma demek olan bu sapkın görüşlerin saçmalığını, yine Kuran referanslı pek çok delille ispat etmek mümkündür. Bunlardan biri Hz. Peygamber ne getirdiyse alınması, ne’den men ettiyse ondan sakınılması gerektiğini haber veren şu ayettir:

“Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının. Allah’tan korunup sakının, çünkü Allah’ın azabı çok şiddetlidir.” (Haşr:7.)

 Bu ayette geçen “ne getirdiyse”den maksat, Bayındır gibilerin iddia ettiği üzere sadece “kendisine vahyolunan Kuran ayetleri” değildir. Çünkü Kuran vahy-i metluvdur (tilavet edilen vahiydir). Hâlbuki İslam’ın pek çok emri ve düsturu Sünnet ve hadislerle teşekkül etmiştir. İslam âlimleri buna “tilavet edilmeyen vahiy” anlamında vahy-i gayrımetluv demişlerdir. Siyer ilmini biraz olsun inceleyenler, Peygamberimizin bütün hayatının vahyin kontrolünde geçtiğini görürler. Bunun yüzlerce örneğini vermek mümkündür.

Dolayısıyla Sünnet ve hadisleri dışlamanın dini darbelemek olduğu yeterince açıktır.

Yoksa bu sapkın görüşlü adamlar yeni bir din mi icat etmek istiyorlar?

Allah Resûlünü dışlayarak, Kuran üzerinde söz söyleme hakkını sadece kendilerinde mi görüyorlar?

Bu, üzerinde düşünülmesi gereken ibretlik bir konudur.

“Peygamber ne getirdiyse” ayeti sadece Kuran ayetlerini ifade ediyorsa, İslam dinini bir bütün olarak düşündüğümüzde Sünnet ve hadis kaynaklı emir ve yasakların varlığı nasıl izah edilecektir?

 Yoksa bunlar İslam’ı ameliyat masasına mı yatırmak istiyorlar?

Hâlbuki Allah’ın vaz’ettiği ve razı olduğu İslam dinine en küçük bir müdahalenin küfür olduğu, yine bizzat Kuran ayetleriyle sabittir. Bir önceki yazımızda geçen dinin parça parça edilmesiyle ilgili ayet (En’am: 159.) buna örnektir.

4- Hz. Peygamberin Görevleri

 Hz. Peygamberin (s.a.v.) ne getirdiğini bizzat Kuran ayetlerine bakarak öğrenelim. Buna en çarpıcı örnek Bakara Suresi 151. ayettir.

Meali şöyledir:

“Nitekim içinizden, sizden bir elçi gönderdik, size ayetlerimizi okuyor, sizi her türlü şirkten, maddi ve manevi çirkinliklerden temizliyor, size kitap ve hikmeti öğretiyor, size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.”

Buna benzer başka ayetler de vardır:

“Andolsun, Allah, mü’minlere kendi içlerinden; onlara âyetlerini okuyan, onları arıtıp tertemiz yapan, onlara kitab ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âl-i İmran: 164.)

“O, ümmîlere, içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Hâlbuki onlar, bundan önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Cuma: 2)

Görüldüğü üzere bu ayetlerde Hz. Peygamberin (s.a.v.) beş önemli görevi sayılmaktadır.

Bunlardan birincisi “ayetlerin okunması”, yani “tebliğ”dir.

İkincisi “tezkiye”, yani insanların nefis terbiyesi görevidir.

Üçüncüsü “kitabın öğretilmesi” görevidir ki, bu peygamberin ayetlerin dışında konuşması ve dini tatbik ettirmesi demektir. Yani eğitim ve öğretimdir. Peygamberin kitabı öğretmesi demek, konuşması demektir. Yukarıda “ayetleri okuması” ayrı zikredildiğine göre, burada “kitabı öğretmek için konuşmak” demek, “hadis” demektir. “Dini tatbik etmek” demekse “sünnet” demektir. O halde hadis ve sünnet, Kuran’a alternatif bir yapılanma değildir, tam tersi Kuran’ı şerh eden, açıklayan, Allah’ın muradı istikametinde dinin yaşanmasını gerçekleştiren, dinin ikinci kaynağıdır.

Dördüncüsü “hikmeti öğretmek”tir. Hikmet “Allah’ın ayetlerdeki muradı ve maksadı” demektir. Bu murad ve maksat hadislerle ortaya konduğu için, İmam Şafi’nin de içlerinde olduğu pek çok âlim “hikmet”e “hadis” manasını vermişlerdir.

Beşincisi de Hz. Peygamberin bize “bilmediğimiz daha pek çok şeyi öğretmesi”dir. Mesela ileriye dönük gaybî haberler, ahirzamanda yaşanacak olaylar, İstanbul’un fethi vs. gibi.

Gaybı Allah’tan başkasının bilemeyeceği bir hakikattir. Ancak Hz. Peygamberin (s.a.v.) gaybdan verdiği bu haberler Allah’ın emri ve izniyle olduğundan, bu Allah’ın ilmine alternatif bir bilgi ve bildirme değildir. Allahın bildirdiğini bildirmektir.

İşte Peygamberin ne getirdiğini anlamak isteyenler, “ayetin ayeti tefsiri” çerçevesinde bu ayetlere kulak vermelidir. Çünkü bu ayetlerde Hz. Peygamberin görevleri anlatılmaktadır.

Kuran’ı referans ve esas aldığını söyleyenler acaba bu deliller karşısında ne diyecektir?

5- İhtilafların Çözümünde Hz. Peygambere Başvurmanın Emredilmesi

Hz. Peygamberin (s.a.v.) dindeki belirleyicilik vasfını ortaya koyan ayetlerden biri de, ihtilaflar karşısında ona müracaat etmeyi emreden ayettir.

Ayette şöyle buyrulmaktadır:

“Eğer olur da herhangi bir şey hakkında ihtilafa düşerseniz Allah’a ve ahirete iman ediyorsanız onu Allah’a ve Resûlüne götürün. Böyle yapmanız hem daha hayırlı hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisa: 59.)

Bu ayetin baş tarafında yine Allah’a ve Resûlüne itaat emredilmektedir.

Enteresandır, ayetin devamında ulu’l emre itaat de emredilmektedir. Peygambere itaate itiraz eden mantık acaba ulu’l emre itaati nasıl izah edecektir?

Ancak bu ulu’l emre itaat “minkum / sizden (bizden) olma” şartına bağlıdır. Ama Resûle itaat için böyle bir şart yoktur. Çünkü Resûle itaat, Allah’a itaatle birlikte zikredilmiştir. Müfessirler bu ayeti tefsir ederken Allah ve Resûlüne itaatin “şartsız” olduğuna, fakat ulu’l emre itaatin “minkum” şartına bağlandığına vurgu yapar ve itaat silsilesini, ulu’l emri de içine alacak şekilde şöyle anlatırlar:

Bir, Allah’a itaat: İhtilafları Kuran’a arz etmektir.

İki, Resûle itaat: Hadis ve sünnete müracaat etmektir.

Üç, Ulu’l emre itaat: Kuran ve sünnetten sonra icma ve kıyası da içine alacak şekilde dini doğru anlatan öncülerin görüşlerine itaat etmektir. (Bak: Hak Dini Kuran Dili ve Hülasatu’l Beyan Tefsirleri)

Böylece bu ayet İslam’da edille-yi şeriyye diye bilinen dört büyük delili açıklamaktadır. Keza ulu’l emrin geçtiği bir diğer ayet olan Nisa: 83’te de ihtilafların ulu’l-emr denen ulema zümresine arz edilmesi ve meselenin fetvasını onların vermesi emredilmektedir.

Ayette geçen istinbat kelimesi meselelerin hükmünü ve fetvasını çıkarmak demektir.

Şimdi soruyoruz:

Peygambere itaati inkâr edenler acaba ulemaya, ulu’l-emre itaati nasıl izah edecektir?

Bunlar ayetle sabit değil mi?

Hani Kuran’ı referans alıyorlardı?

II- NEBİ OLARAK HZ. PEYGAMBERİN DİNDE HÜKÜM KOYMA (TEŞRÎ) GÖREV VE YETKİSİ

Bayındır’ın Resûl - Nebi ayrımı ve “Nebiye itaatin şart olmadığı” ve “Nebinin Kuran’a ters düşen görüşlerine karşı çıkılabileceği” şeklindeki iddiası, Hz. Peygamberin (s.a.v.) dinde hüküm koyma (teşrî) ve ayetleri açıklama (tebyin) görevlerini de geçersiz kılmaktadır. Bu, İslamî hükümlerin dinamitlenmesi demektir. Çünkü hem Kuran’da hem de hadislerde Hz. Peygamberin helal - haram koyma yetkisinin olduğu haber verilmiştir.

1- Hz. Peygamberin Teşrî Görevine İşaret Eden Deliller

Hz. Peygamberin (s.a.v.) dinde helal - haram koyma, yani teşrî yetkisine Kuran’da da, Sünnette de delil vardır.

A’râf: 157. Ayette mealen şöyle buyrulur:

“…O (Peygamber), onlara iyiliği emreder, onları kötülükten alıkoyar. Onlara iyi ve temiz şeyleri helâl, kötü ve pis şeyleri haram kılar…”

Şu hadis-i şerif de günümüze ışık tutan bir mucize olarak, Sünnet ve hadis inkârcılığının hem haberini vermekte hem de fecaatini ortaya koymaktadır:

“Şunu kesin olarak biliniz ki, bana Kuran ve onunla beraber onun bir benzeri (sünnet) daha verilmiştir. Karnı tok bir halde rahat koltuğuna oturarak,‘Şu Kuran’a sarılın; Onda neyi helâl görürseniz onu helâl, neyi haram görürseniz onu da haram kabul edin’ diyecek bazı kimselerin gelmesi yakındır. Şüphesiz ki, Allah Resûlünün haram kıldığı şey de Allah’ın haram kıldığı gibidir.” (Ebû Davûd Sünnet, 5; İbni Mace, Mukaddime, 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV,131)

Görüldüğü üzere Allah’ın haram kıldığı ile Resûlünün haram kıldığı arasında, dinin hükmü olması açısından bir fark yoktur. Çünkü baştan beri izah ettiğimiz gibi mutlak irade Allah’ın iradesidir; Peygamber Allah adına konuşur, bir şeyi onun adına haram veya helal eder. Resûlün iradesini Allah’ın iradesine rakip gibi göstermek son derece tehlikelidir, belki de dindeki en büyük fitnedir.

2- Bidat ve Dalalet Ehlinin Akıbeti

Bunu yapanlar İslamî literatürde bidat ehlidirler. Hem de itikadî bidat işlemektedirler. İtikadî bidatin imanı nasıl tehlikeye sokacağı bilinen bir gerçektir. Allah böylelerinin hiçbir amelini kabul etmez.

Şu hadis bunun delilidir:

Huzeyfe (r.a.) Resûlüllah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

“Yüce Allah bidatçinin tuttuğu orucu, kıldığı namazı, eda ettiği hac ve umreyi, yaptığı cihadı, verdiği sadakaları ve şehadetini kabul etmez. Üstelik o kişi kılın hamurdan çıkması gibi İslam’dan da çıkar.” (İbn Mâce, Cem’ul-Fevâid, 145.)

Bid’at ve dalalet ehline karşı alınması gereken tedbirler, takınılması gereken tavırlar hakkında pek çok delil mevcuttur. Bu ayrı bir araştırma konusudur.

Şu ayetlerle bize öğretilen duayı dilimizden hiç düşürmemeliyiz:

“Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi saptırma, bize tarafından bir rahmet bağışla. Hiç şüphe yok ki, lütfu en bol olan yalnız sensin.  Rabbimiz! Muhakkak sen insanları geleceğinden asla şüphe olmayan bir günde toplayacaksın. Şüphesiz Allah sözünden dönmez.” (Âl-i İmran: 8 - 9.)

“Nebiye itaat gerekmez” demek, Peygamberimizin şu hadisinde haber verdiği gibi, O bizi ateşten korumaya çalışırken, Onun elinden kurtulup ateşe atlamak demektir:

Câbir’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Benim ve sizin durumunuz, ateş yakıp da, ateşine cırcır böcekleri ve pervaneler düşmeye başlayınca, onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulmaya, ateşe girmeye çalışıyorsunuz.” (Müslim, Fezâil 19.)

Bayındır’ın söz konusu yazısındaki yanlışları tahlil edip cevaplandırmaya devam edeceğiz.

Yorumlar