7400 Defa Okundu

 “Abdulaziz Bayındır’ın İstikametindeki Savrulma” başlıklı yazılarımızdan sonra şimdi de adı geçen bu şahsın “Kuran Dindarlığı” adlı makalesini tahlil edip, bu makalede Kuran’la nasıl ters düştüğünü ve böylece istikametten nasıl saptığını ortaya koymaya çalışacağız.

I- “KURAN DİNDARLIĞI” TABİRİ

Önce bir tespitle başlayalım:

“Kuran Dindarlığı” tabiri Kuran’ın mana ve muhtevasına uygun bir tabir değildir. Eğer Müslümanların dindarlığı konu edilecekse, bunu ifade eden kavramlar Kuran’a istinat etmelidir. Bir kavramın İslamî olabilmesi, Kuran ve Sünnet kaynaklı olmasına bağlıdır. Buna göre İslam’daki dindarlık, Kuran ve Sünnet bütünlüğü içinde tanımlanmalıdır.

 Hâlbuki Bayındır, kullandığı tabirde dindarlığı sadece Kuran’a hasrederek bilerek ya da bilmeyerek İslam’daki bu bütünlüğü parçalamıştır.

Kuran elbette ki müminlerin dine bağlılığından, İslam’a gönül vermelerinden bahseder. Ama bunu kendine mahsus kelime ve kavramlar çerçevesinde yapar.

“Kuran Dindarlığı” tabirinde zımnen büyük bir tahrifat da gizlenmiştir. Şöyle ki “Kuran Dindarlığı” tabiri “Kuran İslam’ı” tabirini çağrıştırmaktadır. Bilindiği üzere “Kuran İslam’ı” denen bâtıl yol, Hz. Peygamberi (s.a.v.), Onun sünnet ve hadislerini dışlamak temeli üzerine oturtulmuştur. “Kuran Dindarlığı” kavramı bu yönüyle de bir fecaattir. Yazının başlığının bu şekilde seçilmiş olmasının maksatlı olduğu kanaatindeyiz.

Cenâb-ı Hak, Kuran-ı Kerim’de dinde samimi olanları birtakım tabirlerle anlatmıştır. Onlardan bazıları şunlardır:

“Mümin”, “müslüman”, “muhlis”, “muhsin”, “muttaki”, “evliyaullah”, “ebrar”, “sâbikûn”, “ashabu’l yemin”, “sadıklar”, “sabredenler”, “infak edenler”, “istiğfar edenler” vs...  Tüm bu tabirler birçok ayette geçmektedir, ne var ki konunun teferruatına giremiyoruz.

Kuran’a göre dindarlığın nasıl olması gerektiği konusunda Mü’min Suresinin 14. ve 65., Beyyine Suresinin de 5. Ayetlerinde geçen “muhlisine lehüd din / dini ihlâsla tutmak” tabiri de son derece ufuk açıcıdır. Buna göre Kuran’da dindarlık, “dine ihlâsla sarılmak” anlamındadır. Dolayısıyla Kuran’ın dindarlık ölçüleri, iman edip salih amel işlemek, amelde ihlâs ve takvadır.

Kuran’da tarif edilen dindarlıktan bahsedilen bir yazıya başlık olarak, Kuran menşeyli bu tabirlerden birini seçmek daha isabetli olurdu. Ne var ki Bayındır “Kuran Dindarlığı” tabirini “Kuran İslam’ı” ideolojisini çağrıştırdığı için bilinçli olarak tercih etmişe benzemektedir.

II- BAYINDIR BU YAZISINDA NEYİ, NASIL ANLATIYOR?

Önce onun konulara yaklaşımındaki temel yanlışlara işaret edelim:

O, kendi görüşlerine malzeme yapabileceğini düşündüğü ayetleri özellikle seçmekte ve bu ayetlere meal verirken de tamamen keyfî hareket etmektedir. Hâlbuki Allah Resulünün Kuran’ı kendi reyiyle tefsir edenler hakkında şöyle buyurduğu bilinmektedir:

 “Kim Kuran’ı kendi reyiyle tefsire kalkışırsa ateşteki yerine hazırlansın.” (Tirmizî, Tefsir, 1.)

Hayli gariptir ki Bayındır, prensip olarak hadisleri inkâr ettiği, delil kabul etmediği halde, bu hadisi kendi yanlış görüşlerini ispat sadedinde malzeme olarak kullanmaktan çekinmemiştir. Onun, hadiste haber verilen yanlışı bizzat kendisi işlediği halde bu hadisle başkalarını itham etmeye kalkışması doğrusu oldukça trajikomiktir.

Evet, o, ayetlerdeki kelimelere mana verirken hiçbir ilmî delile dayanmamakta, hevâ-yı nefsinden konuşmaktadır.

Bunu peşin bir hüküm olarak iddia etmiyorum. Aksine “Kuran Dindarlığı” adlı bu yazıyı baştan sona dikkatle okudum, notlar aldım. Bu yazıdaki yanlışları madde madde ele alıp cevaplandıracağım.

Şimdilik o yanlışlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

“Din”, “iman”, “takva” gibi Kuran terimlerinin aslından farklı olarak tanımlanması… Bezm-i elestin inkârı… “Rab” kelimesinin yanlış kullanılması… Bütün kâfirlerin Allah’ın varlığını ve birliğini kabul ettiği iddiası… Ayette geçen “şah damarı” tabirine “sinir ucu” manasının verilmesi… Ehl-i kitabın yanlış tanıtılması… “Mümin”, “münafık”, “kâfir” kelimelerinin yanlış tanımlanması… Ehl-i kitabın iddialarına cevap veren ayetlerin müminlere cevap gibi kullanılması… Hadis yazımının Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından bir hikmete binaen geçici olarak yasaklanmasının hadisleri inkâr için kullanılması… Resul ve nebi ayrımı yapılarak nebiye itaatin şart olmadığının iddia edilmesi… Mezheplerin ve İslam hukukunun inkâr edilmesi… İslam âlimlerinin Yahudi ve Hıristiyan öncülerine benzetilerek kendilerine “Kuran’ı tahrif” iftirasının atılması vs…

Bunları inşallah müteakip yazılarımızda teker teker cevaplandıracağız.

Burada sadece yukarıda kullandığımız hüküm cümlesinin afakî kalmaması için bu örnekleri verdik.

III- KURAN’DA ANLATILAN MÜŞAHHAS DİNDARLIK

Kuran, İslam’a bağlılığı, yani dindarlığı müşahhas numunelerle ortaya koyar. Bazı örnekler verelim:

1- İslam’da En Büyük Numune-yi Timsal Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizdir

Kuran’da dindarlığın, dine bağlılığın en mükemmel örneği olarak -üstelik geçmiş ve geleceği de içine alacak şekilde- Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz gösterilir. Bunu şu ayetlerden anlıyoruz:

“Öyleyse sen, sana vahyedilen Kuran’a sarıl. Şüphesiz ki sen doğru bir yol üzerindesin.” (Zuhruf: 43.)

“Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için pek güzel bir örnek vardır.” (Ahzab: 21.)

“Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem: 4.)

Hz. Peygamberin Allah’ın en yüce, en “dindar” kulu olduğu, ona itaatin Allah’a itaat, ona isyanın Allah’a isyan anlamına geldiği pek çok ayette vurgulanmaktadır. Yazımızın uzamaması için bu ayetlere yer veremiyoruz.

Burada önemli olan soru şudur:

Bayındır’ın makalesinde mademki konu “Kuran’daki Dindarlık”tır, o halde bu yazıda dindarlığın en müşahhas örneğinin Resulüllah Efendimiz (s.a.v.)  olduğunun ifade edilmesi gerekmez miydi?

Ama o bunu yapmamıştır. Çünkü o ve onun gibilerin tâbi oldukları ideolojide Hz. Peygamber (s.a.v.) , onun sünnet ve hadisleri dışlanmaktadır.

2- Dindarlıkta Örnek Toplum: “Sahabe Nesli”

Dindarlıkta örnek olarak ikinci sırada Sahabe nesli, yani Resulün arkadaşları gelir. Onlar Fetih Suresinin 29. Ayetinde “meahu / onun yanındakiler” diye tanımlanan, tarihin en şerefli insanlarıdır. Ayetin meali şöyledir:

“O, Allah’ın elçisi Muhammed’dir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler. Onları, Allah’ın lutuf ve rızasına talip olarak hep rükûda ve secdede görürsün. Secdenin tesiriyle yüzlerine simaları oturmuştur; Tevrat’ta onlar için yapılan benzetme budur. İncil’deki misalleri ise bir ekindir: Çiftçileri sevindirmek üzere filiz verir, onu güçlendirir, kalınlaşır ve kendi sapları üzerinde durur. Onlar (müminler) yüzünden kâfirler öfkeden kahrolsunlar diye (böyle olmuştur). Onlar arasından iman edip salih amel işleyenlere Allah bir bağışlama ve büyük bir ödül vaad etmektedir.”

Hz. Peygamberin arkadaşları Kuran’da “Muhacir” ve “Ensar” topluluğu diye de zikredilir. Onların dindarlıkları ve Allah’ın rızasına nail olmuş olmaları şöyle anlatılır:

“Muhacirlerin ve Ensar’ın ilkleri ile onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da Ondan razıdırlar. Onlara, sonsuza dek hep içinde kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Büyük bahtiyarlık işte budur.” (Tevbe: 100.)

“(Bu gelirler) Allah’ın lutuf ve rızasının peşine düşerek Allah’a ve Resulüne yardım ederlerken yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmış olan yoksul Muhacirlerin hakkıdır. İşte onlar dosdoğru kimselerdir. Onlardan önce bu yurda yerleşmiş ve gönülden inanmış olanlar (Ensar), kendilerine göç edip gelenleri severler, onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar; ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa işte kurtuluşa erecekler onlardır.” (Haşr: 8 – 9.)

Bu ayetlerde anlatılan insanlar Sahabe (Muhacir ve Ensar topluluğu) olduğuna göre sorumuzu tekrar soralım: Madem konu Kuran’daki dindarlıktır, Bayındır neden bu zümrenin örnekliğinden bahsetmemiştir?

3- “Kendilerine Nimet Verilenler”

Yine Kuran’da, dinde samimi olan gerçek müminler “kendilerine nimet verilenler” diye de anlatılır. “Kendilerine nimet verilenler” tabiri her namazda okuduğumuz Fatiha Suresinde geçer (Fatiha: 7.) ; nimet verilenlerin kimler oldukları ise Nisa: 69’da açıklanır. Ayet mealen şöyledir:

“Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lutuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdirler; bunlar ne güzel arkadaşlardır!” (Nisa: 69.)

Bu ayetten öğrendiğimize göre dindarlıkta, İslam’ı ihlâsla yaşama konusunda örneklik sırası şöyledir: Peygamberler, Sıddıklar, Şehitler, Salihler…

Kuran bunlardan bahsettiği halde, “Kuran’daki Dindarlık” iddiasındaki Bayındır bunlardan hiç bahsetmemektedir.

4- Evliyaullah

Evliyaullah tabiri Yunus: 62’ de geçer. Oradaki “evliyaellah” ifadesi mümin kardeşlerimizin dilinde “evliyaullah” olarak ifade edilmiştir. Evliyaullah, Allah dostları demektir. Şüphesiz ki Allah’ın dostları Kuran’a göre dindarların ta kendileridir. Onlar ilgili ayette şöyle anlatılır:

“Bilesiniz ki Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler. Onlar ki, iman etmişler ve takvaya ermişlerdir, işte onlara hem bu dünya hayatında hem de ahirette müjdeler olsun! Allah’ın sözlerinde değişme olmaz; (öyleyse) en büyük kazanç budur.” (Yunus: 62- 64.)

Görülüyor ki “evliyaullah” diye tanımlanan Allah dostları için korku ve hüzün yoktur. Onlar iman etmişler, gerçek iman sahibi olmuşlar, sonra da dinde takvayı elde etmişlerdir. Ayette onlara dünyada ve ahirette müjdeler geldiği de haber verilmektedir. Görüldüğü üzere burada Kuran gerçek bir dindarlığı anlatmaktadır.

Şimdi “Kuran Dindarlığı”nı konu edinen bir kimse, nasıl olur da bu vasıfları taşıyan evliyaullahı yok sayar, görmezden gelir?

Acaba bu bir cehalet midir, bir nasipsizlik midir, yoksa bir kasıt mıdır? Bunu okuyucularımızın takdirine bırakıyorum…

5- Muttakiler, Muhsinler, Sadıklar

Muttakilerden maksat Allah’tan korkanlar, bu korkuyu sevgi ve saygıyla bütünleştirenler, haram ve şüphelilerden kaçanlar, kalplerinde iman yerleşmiş olup, dinde istikrar sağlayanlardır.

Muhsinler Allah’ı görür gibi ibadet edip hayatlarını bu şekilde yaşayanlar olup,  mütevatir olarak gelen Cibril hadisinde anlatılmaktadır.

Sadıklar ise Allah’a ve Resulüne bağlı olup canlarını, mallarını, her şeylerini Allah yoluna adayanlardır.

Bu zümreler Kuran’da pek çok ayetle anlatılmaktadır.

“Kuran’daki Dindarlık” konu edilirken bu zümrelerin göz ardı edilmesi hiç mümkün müdür?

6- Ebrar ve Sâbikûn Zümreleri

Yine Kuran’da “ebrar” ve “sâbikûn” zümreleri, yani “seçilmişler” anlatılmaktadır. Bayındır’ın yazısında bunlardan da bahsedilmemektedir.

7- Ulu’l emr

“Ulu’l-emr tabiri Nisa: 59 ve 83. Ayetlerde geçer. Tefsirlerin beyanına göre ulu’l-emrden maksat, adaletli idareciler, gönül erbabı, kalp gözü açık                                       basiret ve feraset sahibi Allah dostları, mürşid-i kâmiller ve de dinin ölçülerini, Allah ve Resulünün koyduğu hudutları koruyan âlimler, fakihler, müçtehitlerdir. İlgili ayetlerin mealleri şöyledir:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin, sizden olan ulu’l-emre de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu, Allah’a ve peygambere götürün. Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzelidir.” (Nisa: 59.)

“Kendilerine güven veya korku veren bir haber geldiğinde onu yayıyorlar. Hâlbuki onu Resûlullah’a ve aralarından yetki sahibi kimselere(ulu’l-emre) götürselerdi, içlerinden haberin mâna ve maksadını çıkarabilenler şüphesiz onu anlarlardı. Size Allah’ın lutfu ve rahmeti olmasaydı, azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz.” (Nisa: 83.)

Dikkat edilirse Nisa: 83’te âlimlerin “istinbat etmelerinden” yani içtihad edip Kuran’dan hüküm çıkarmalarından bahsedilmektedir.

Bayındır bu âlimleri iftiralarla karalamaya çalışırken batılı düşünür ve bilim adamlarını methiyelerle göklere çıkarmaktadır.

Bu, batı karşısında yerli oryantalistlerin maruz kaldığı aşağılık kompleksinin bir tezahürüdür. Bu yaklaşımlar İslam’ı değil, o ve onun gibilerin kafasındaki çarpık, bozuk, çelişkili din anlayışını ifade ediyor.

Onun, aklınca küçük düşürmeye çalıştığı gerçek âlimler ayet ve hadislerde methedilmiş, Peygamberimiz (s.a.v.) de “Âlimler peygamberlerin vârisleridir” (Buhari, İlm, 10; Ebû Davut, İlm, 1; Tirmizi, İlm,19; İbn Mace, Mukaddime,17) buyurmuştur.

Âl-i İmran: 18’de gerçek âlimlerin Allah’ın varlığına ve birliğine şahitlik ettikleri anlatılmaktadır:

“Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şahitlik ettiler. O’ndan başka ilâh yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Âl-i İmran: 18.)

İmam Gazali, Allah’ın âlimleri methedişinin zirvesinin bu ayet olduğunu söylemektedir.

Şimdi bu ayet Kuran’da değil midir?

“Kuran Dindarlığı”nı konu edinen Bayındır, Allah’ın övdüğü ulemayı “dindarlar” kategorisine koymadığı gibi, tam tersine onlara iftiralar savurmakta, onları “Kuran’ı tahrif etmekle” suçlamaktadır. Sapkınlığın, Kuran’a ters düşmenin böylesi de hiç görülmemiştir.

IV- BAYINDIR NE YAPIYOR?

Buraya kadar yaptığımız izahlarla “Kuran Dindarlığı” adlı söz konusu yazıda Kuran’da anlatılan dindarlıktan hiç mi hiç bahsedilmediği ortaya çıkmıştır.

Tam tersine Bayındır bu yazıda Kuran’la ilgisi olmayan, hatta Kuran’a ters düşen yorumlara girmektedir.

Bunda şaşılacak bir şey de yoktur.

Çünkü biz Bayındır’ın istikametindeki savrulmayı daha önceki dört yazımızda müdellel bir şekilde anlatmıştık.

Bu yazımızda görüldüğü üzere Bayındır dindarlığı konu edinirken, Hz. Peygamberi, Sahabeyi, Tâbiîni, Tebâitâbiîni ve onların yolunda giden gerçek anlamdaki tüm İslam ümmetini “gelenek” adı altında tenkite tâbi tutmaktadır.

Kısacası onun tarif ettiği dindarlık Kuran’da anlatılan dindarlık değildir; kendi şahsî yorumlarıyla saptırdığı ayetlere dayandırdığı hilkat garibesi bir anlayıştır.

Bu yaklaşımıyla Bayındır bütün İslamî birikimi inkâr ederek, ayetleri kendi hevâ hevesi ve cüce mantığıyla saptırmakta, yeni bir din anlayışı ortaya koymaya çalışmaktadır.

Yazımıza son verirken Bayındır’ın şu korkunç çelişkisini de ekleyelim:

İslam’a “gelenek” diyerek 1400 yıllık birikimi kökünden reddeden, İslam ulemasını Kuran’ı tahrifle suçlayan bu şahıs, Kasım 2019’da bir heyetle İran’a yaptığı ziyarette, sabah akşam Hz. Peygamberin Sahabesine hakaretler yağdıran bir Şii mollanın karşısında el pençe divan durur vaziyette poz vermiştir.

Kuran’da medh u sena edilen ulemaya iftiralar atan bu şahsın, İslam’ı ve Sahabeyi anlamaktan fersah fersah uzak bir Şii mollanın direktiflerine kulak vermesi veya Şii zihniyete temayül ve sempati göstermesi, doğrusu zihinlerde birçok soru işareti uyandıran esrarengiz bir haldir.

Ulemayı, müfessirleri, muhaddisleri, müçtehitleri, mezhep imamlarını beğenmeyen bu şahsın, Sahabeye dil uzatan bir molla karşısındaki bu ibretlik duruşu “korkunç bir çelişki” değilse ya nedir?

Buradan şu sonuca da rahatlıkla varabiliriz:

 “Kuran İslam’ı” diyen Bayındır ve onun gibiler, Kuran’da asla samimi değillerdir. Dahası pek çok görüşlerinde Kuran’la çelişmekte ve çatışmaktadırlar.

Allah ıslah eylesin. Yine de duamız onların hidayet ve istikamet bulmaları yönündedir.

Gelecek yazımızda “Kuran Dindarlığı” adlı bu yazının tahlil ve tenkitlerine devam edeceğiz.

Yorumlar