6932 Defa Okundu

Bir önceki yazımızda başladığımız konuya devam ediyoruz:

II- ÖLÜM VE AHİRETLE İLGİLİ OLAYLARIN HENÜZ VAKTİ GELMEDEN HABER VERİLMESİ

Kuran’ın istikbale dönük haberlerinin büyük bir kısmını ölüm ve ahiretle ilgili ayetler teşkil eder.

Her normal insan bilir ki ölüm yüzde yüzlük bir gerçektir. Ahiretle ilgili yaşanacak olaylar da kesin gerçektir. Elbette ki bu, öncelikle inananları ilgilendirir. Ama inanmayanlar da körü körüne inkâr ettikleri bu büyük gerçekle mutlaka karşılaşacaklardır.

Kuran-ı Kerim’e baktığımız zaman ölüm ve ahiretle ilgili binlerce ayet olduğunu görürüz. Peki bu ayetler gelecekten bahseden ayetler değil midir? Bu ayetleri görememek kadar büyük körlük olabilir mi?

- İslam akaidinde yer alan bir gerçek vardır ki o da Cenâb-ı Hakkın “vaad” ve “vaîd”inin olduğudur. Allah’ın vaadi, insanlara vereceğini bildirdiği nimetleri, vaîdi ise kulları içinden günahkâr ve zalimlere erişecek azabını ifade eder. Yani haber verilen şey nimet ise vaad, azab ise vaîd olarak adlandırılır. Allah vaadinde asla hulfetmez; yani vereceğini bildirdiği nimeti vermekten (hâşâ) vazgeçmez. Vaîdinde ise dilediği kulları için af kapısını açık tutar. Bunun konumuzla alakası şudur ki Allah’ın vaadi de vaîdi de gelecekten haber vermek nev’indendir.

- Keza Kuran-ı Kerim’de insanların ahirette, mahşer yerinde, cennette veya cehennemdeki karşılıklı konuşmalarını haber veren diyalog sahneleri de vardır. Azap gören kâfirlerin birbirleriyle konuşmaları, cennetteki müminlerin birbirleriyle konuşmaları, cehennemliklerin cennetliklerle, cennetliklerin cehennemliklerle belli şekilde iletişim kurmaları, hep Kuran’ın geleceğe dönük haberleri değil midir? Elhasıl ölümle başlayan ahiret âleminin durakları veya konakları hükmündeki “kıyametin kopması”, “sûra üfürülüş”, “insanların mahşer yerinde toplanması”, mahşerdeki “sorgu – sual”, “hesap- mizan” ve “şefaat” olayları, “sırat”, “cehennem”, “cennet” ve “cemalullah” gibi gerçekler pek çok ayetin konusunu teşkil etmekte ve hepsi de “gelecek”ten haber vermektedir.

- Yine mesela Zilzal Suresinin 7 ve 8. Ayetlerinde “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (karşılığını) görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu (karşılığını) görür.” buyurulması Kuran’ın gelecekten bahseden haberleri cümlesinden değil midir?

- Keza Kuran’da haber verilen üç büyük kıyamet alameti olan Yecüc Mecüc’ün, Dabbetü’l arz’ın ve de büyük dumanın (Duhan) çıkması da geleceğe dair haberler nev’inden olarak bildirilmektedir.

- Yazımızın uzamaması adına Peygamberimizin (s.a.v.) hadisleriyle bildirilen gaybî haberlere hiç girmiyoruz bile!

Kuran-ı Kerim’in “vahy-i metluv”, hadislerin de “vahy-i gayri metluv” olduğunu düşündüğümüzde, gaybî haber vermek ve verilen bu haberlerin çıkması açısından ayet ve hadisler arasında bir fark yoktur. Ve tıpkı Kuran ayetlerinde olduğu gibi Peygamberimizin hadisleri içinde de gaybî haber ihtiva edip geçmişte zuhur eden, hâl-i hazırda etmekte olan ve sırasını bekleyen nice hakikat mevcuttur. Bu saha günümüz şartlarına da ışık tutacak önemli bir araştırma konusu olup ehliyetli araştırmacıları beklemektedir.

III- ALLAH HER ŞEYİ BİLİR AYETİNİ DOĞRU ANLAMAK

Başta da belirttiğimiz gibi Kuran geçmişi, hâli ve geleceği anlatan ilahî kelamdır. Kuran ifadesiyle “yaş ve kuru ne varsa” bu Kitap’ta mevcuttur. (En’am: 59.) Dolayısıyla var olmuş ve olacaklar cümlesinden hiçbir şey Allah’ın ilminden gizli kalmaz, kalamaz. İşte birçok ayetin sonunda geçen “ve huve bi kulli şey’in alîm / Allah her şeyi bilir” cümlesini böyle anlamak lazımdır.

Ayette “her şey” dendikten sonra artık geçmiş - gelecek ayrımı yapılamaz. Bu keyfî, hatta şeytanî bir yorumdur.

Yine bilindiği üzere Kuran’da “eserden müessire gidiş” metodu kullanılır. Bu, Kuran’ın usulü ve tarzıdır. Mahlûkattan çıkarılan delillerin çokluğu belli bir noktaya kadar belirtildikten sonra genellemeye gidilir. Buna mantıkta tümevarım denir. Âlemde adeta sonsuz denecek derecede delil mevcuttur. “Her şey”i anlatabilmek için bunların hepsini saymak mecburiyeti yoktur. Sayılan birçok delilden sonra “Allah her şeyi bilir” cümlesiyle hüküm genelleştirilmektedir. Yani “her şey” dendiği zaman hâl, mevcudat, geçmiş, gelecek, olmuş, olacak her şey buna dâhildir; bunun istisnası yoktur. Bayındır’ın “şey” kavramını sınırlayıp geleceği bundan hariç tutması delilsiz, mesnetsiz, hüccetsiz, cahilâne ve keyfî bir davranıştır. Böyle delilsiz ve mesnetsiz konuşanların menfur halleri Kuran-ı Kerim’de şöyle anlatılır:

“İnsanlardan bazıları, bir bilgiye dayanmadan, bir yol göstericileri olmadan, aydınlatıcı bir kitapları olmadan Allah hakkında tartışırlar.” (Hac: 8.)

“Kendilerine gelmiş kesin bir delil olmaksızın, Allah'ın ayetleri hakkında mücadele edenlerin göğüslerinde ancak yetişemeyecekleri bir kibir vardır. Sen hemen Allah’a sığın. Çünkü her şeyi işiten ve gören O’dur.” (Mü’min: 56.)

Allah kimseyi bu duruma düşürmesin.

IV- ALLAH’IN İLMİNE SINIR KOYMANIN VEYA NOKSANLIK İZAFE ETMENİN TEHLİKESİ

Yukarıda muhtelif yerlerde belirttiğimiz gibi Allah’ın ilmine sınır koymak yahut noksanlık izafe etmek akaidde açık bir küfürdür. Bu konuda hiçbir yorum yahut tevil geçerli olamaz.

Yine yukarıda belirttiğimiz gibi Allah zatı ve sıfatlarıyla hiçbir mahlûka benzemediği, her benzetmeden münezzeh olduğu için, onun ilmi insanların ilmine benzetilemez; ona göre geçmiş, gelecek, hâl diye bir ayrım söz konusu olamaz. Bu konuda akaidi bilip anlamadan, ayetlerin mana ve muhtevasına muttali olmadan ileri geri konuşmak, cehaletten ve hadsizlikten başka bir şey değildir.

Hem şu da bilinmelidir ki şirk ve küfürdeki mantık, tesadüflerin ilahlaştırılmasıdır. Bu meyanda imanın ne büyük nasip olduğu da küfrün zıdd-ı kâmili olarak anlaşılmaktadır. İmanda akl-ı selim vardır, ilim vardır, hikmet vardır, incelik vardır, sebep - sonuç tutarlılığı vardır. İşte bundan dolayı akaidin sarsılmaz ve mutlak hakikat ifade eden şu genel prensibini tekrar edelim:

“Allah vardır, birdir; noksan sıfatlardan münezzeh, kemal sıfatlarla muttasıftır. Her şeyi, geçmişi, hâl ve geleceği, görüneni, görünmeyeni, yaratılmış ve yaratılacak olan her şeyi künhüyle, bütün detaylarıyla bilir. Onun kudreti, ilmi ve iradesi bütün mahlûkatı kuşatmıştır.”

 Bütün bu manaları içine alan şu ilahî kelam üzerinde derin derin düşünmek icap eder:

“Hiç Yaratan (yarattığını) bilmez mi? O Latîf’tir (kalplerdeki bütün incelikleri bilendir), Habîr’dir (onlardan haberdar olandır).” (Mülk: 14.)

Bu ayette geçen Latîf ve Habîr ism-i şeriflerinin manasını çok iyi anlamak lazımdır.

Kuran ayetleri bu kadar açıkken ve Kuran’ın önemli bir kısmı de geleceği haber verirken “Kuran’da olacak yoktur, gelecekten bahsedilmiyor” demek hangi akla hizmet eder? Bunu yine okuyucularımızın idrakine ve insafına bırakıyorum.

V- ALLAH’A GÖRE ZAMAN VE MEKÂN KAVRAMI

Burada konunun daha iyi anlaşılması için zaman ve mekân kavramlarının mahiyetine de temas edelim:

Her şeyden evvel zaman ve mekân birer mahlûktur. Yani yaratılmıştır. Bir başka ifadeyle Allah’ın kuludur. Bu sebeple zaman ve mekân birer mahlûk olarak “Halık” olan Allahu Teâlâ’yı ihata edemez. Hâlbuki biz “gelecek” derken bir zamanı kast ediyoruz. Bayındır ise zamanın bir parçası olan geleceği Allah’ın hüküm ve tasarrufu dışında tutuyor. Bu, mahlûkun Halık’ın ilim, irade, kudret ve emrinden çıkarılması anlamına gelir. Böyle bir şey Kuran’a, akaid ilmine ve hatta normal akıl ve mantık ölçülerine bile terstir. Zamanı yaratan Allah’tır, mekânı yaratan da Allah’tır. İsterse bunu yok edebilir. Varlığı kendinden olmayan, kelamî ifadeyle “mümküni’l vücud” olan zaman ve mekân, nasıl olur da “vacibu’l vücud” olan Cenâb-ı Hakkı ihata edip kuşatabilir? Böyle bir şeyi düşünmek muhaldir.

Bu konuyu daha iyi anlayabilmek için bir tespit daha yapalım:

İnsan zaman ve mekân kayıtlarıyla düşünür. Yani insan düşüncesi demek, düşünülen objenin bir nev’i zaman ve mekân şartlarında fotoğrafını çekmek demektir. Buna göre insan zaman ve mekân kaydı olmadan düşünemez. Hâlbuki Allah zamandan ve mekândan münezzehtir, diyoruz. Bu durumda bir kimsenin kendi düşüncesiyle Allah’ın ilmine bir sınır koyması, onu mahdut veya noksan görmesi olacak şey değildir ve haddini aşmanın son merhalesidir. Nankörlüktür, hak ve hakikatin inkârı anlamına gelir.

Bir okyanus nasıl bir terzi yüksüğüne sığdırılamazsa, Allah’ın zatı ve sıfatlarıyla ilgili kavramlar ve keyfiyet de insanın aklına ve yorumlarına sığdırılamaz. Bu sebeple vahye, nebevî haberlere, Kuran, Sünnet ve Hadislerle anlatılan gerçeklere bağlı kalarak düşünmek en sağlıklı yoldur.

SONUÇ:

Baştan beri ortaya konan bütün bu deliller “Kuran’da olacaktan, gelecekten haber verilmiyor” şeklindeki hezeyanlara cevap teşkil etmektedir.

Ne hazindir ki İslam’ın temeli olan akaid sahasında, akaidin de temeli olan Allah’ın zatı ve sıfatlarıyla ilgili bir konuda bu büyük yanlışları yapan bu şahıs, kendince “dini kurtarma” sevdasındadır!

Videolarının birinde bu meyanda “Bugün yepyeni bir din yayılıyor, ama peygamberi başka, kitabı başka…” diye hayıflanmaktadır!

Evet, bugün yepyeni bir din yayılmaktadır, bu doğrudur. Ama bunu yayanlar kendisinin de içlerinden biri olduğu reformistler ve tahrifatçılardır.

Hz. Peygamberi devre dışı bırakmalarından dolayı bu dinin peygamberi başkadır, Kuran’ın tahrif edilmesi sebebiyle kitabı da başkadır. Yani bu yeni reformist din anlayışı Allah’ın dini olan İslam değildir.

Dolayısıyla Bayındır ve onun gibi “Kuran İslam’ı” iddiasında olan diğer reformistlerin yaptıkları iş -farkında olarak veya olmayarak- gerçek İslam’ın dışında yeni bir din icadına kalkışmaktır.

Bunlar -bilerek veya bilmeyerek- batılı oryantalistlerin fikir köleliğine soyunmuş kimselerdir. Kendilerince ortaya koydukları -bozuk bile olsa- orijinal bir tezleri de yoktur; sadece oryantalistlerin sözlerini tekrar etmektedirler.

Ve şu çelişkiye de bakar mısınız:

Bayındır “Kuran’da her şey apaçık ortada, başka bir şeye gerek yok!” da diyebilmektedir.

Sorarız kendisine:

Madem Kuran’da her şey apaçık yazıyor, başka bir şeye gerek yok, o zaman siz ne diye ayetleri izaha kalkışıp yeni muharref bir anlayış ortaya koymaya çalışıyorsunuz?

Bu bir çelişki değil midir?

Bunun manası Hz. Peygamberi (s.a.v.) ve Onun mübarek hadislerini dışlayarak “Kuran’ı on dört asırdan beri sadece biz anladık ve açıklıyoruz” iddiasında bulunmaktır.

Bu tür yaklaşımlar, hasta bir psikolojinin ve yine sıhhatini yitirmiş bir aklın mahsulü olabilir ancak.

Böyle görüşler bâtıldır, hezeyandır. Ne Kuran’a ne de akla uymaz.

Bunlar Kuran’ı tahrif ediyorlar, buna da “gerçek din” diyorlar. Allah’ın ilmini sınırlamaya kalkarak Onun zatı ve sıfatları konusunda şirk uçurumuna yuvarlanıyorlar.

Bu reformist ve tahrifatçılar boykot edilmelidir, görüşleri asla dinlenmemeli, videoları izlenmemelidir.

Biz ise İslam’a yönelik tahrifatı önleme adına bu reddiyeleri yazmak zorunda kalıyoruz. Çünkü Müslüman kardeşlerimizin saf ve nezih inançlarının korunması büyük önem taşımaktadır.

Bunun için İslam’ı gerçek manasında anlayan Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat mensuplarının takip edilmesi, onların İslamî kaynaklara istinat eden istikamet üzere görüşlerinin paylaşılması büyük önem ifade etmektedir.

Yazımızın sonunu yazının muhtevasıyla yakın alâkası olan şu ayet-i kerime ile bağlayalım:

“Onlar Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü Onun tasarrufundadır. Gökler Onun kudret eliyle dürülmüş olacaktır. O, müşriklerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.” (Zümer: 67.)

Gelecek yazımızda A. Bayındır’ın “Kuran Dindarlığı” başlıklı yazısını ele alıp tahlil edeceğiz.”

 

Yorumlar