22756 Defa Okundu

Okuyucularımızın takip ettiği üzere, A. Bayındır hakkında, seriye başlamadan evvel dört, seri dâhilinde on altı, toplamda yirmi makale kaleme almış bulunuyoruz.

Bu makalelerimiz okuyucularımız nezdinde büyük ilgi gördü; sayısız takdir, teşekkür ve duaya muhatap olduk. Biz de bütün okuyucularımıza kalbî muhabbet ve teşekkürlerimizi arz ediyoruz.

Bu yazımızda, bu isim üzerinde neden bu kadar çok durduğumuz sorusuna da cevap teşkil edecek şekilde, bu şahsın İslam dışı inanç ve ideolojik yapılarla, bidatçi çevrelerle olan yakın münasebet ve bağlantılarını gündem edeceğiz. Onun tek bir fert olup, müstakil olarak kendi vadisinde çalışmadığını, tam tersine kolektif bir hareketin içinde yer aldığını, bu sebeple de manevi ve milli bünyemize verebileceği zararın potansiyel olarak sanıldığından çok daha büyük olduğunu ortaya koyacağız.

Böylece bizim “şahıslarla uğraşmadığımız”, “emeğimizi ve vaktimizi boşa harcamadığımız”, Müslüman kardeşlerimizi, karşı karşıya olduğumuz, yüce dinimizi hedef alan menfur plan ve projeler konusunda uyarıp, yetkili mercileri de alınması gereken tedbirler hususunda acilen harekete geçmeleri için göreve davet etmeye çalıştığımız anlaşılmış olacaktır.

Bayındır’ın aşağıda sizinle paylaşacağımız bağlantılarına dair bütün bilgileri, haksızlık yapmamak adına kendi sitesinden aldık. Dipnotlardaki linklerden bu bilgilere siz de ulaşabilirsiniz.

I- BAYINDIR’IN BAĞLANTILARI, İŞBİRLİĞİ VE ORTAK FAALİYET ANLAŞMALARI

1- F. Gülen’le Olan Anlaşması

Abdulaziz Bayındır’a ait olan Süleymaniye Vakfı adlı sitede [1] Bayındır’ın F. Gülen’le olan anlaşması şu başlıkla verilmektedir:

“Fethullah Gülen ve Abdulaziz Bayındır’ın Anlaştığı Fıtrat Zemininde Diyalog”

Hemen altında da şöyle denmektedir:

“Bu metin, Abdulaziz BAYINDIR’ın Kasım 2007’de Pensilvanya’da Fethullah GÜLEN’in bulunduğu bir ortamda yaptığı konuşmanın ana temasının, Gülen’in talebi üzerine Dr. Ali BAYRAM ile birlikte yazıya geçirilmiş halidir.”

Burada mektubun tam metnine yer verecek değiliz. Fakat değerlendirmemizde üzerinde duracağımız bazı bölümleri şöyledir:

“Diyalog, insanlar arası ilişkinin en etkili yoludur…

Zikir, marifeti kullanıma hazır tutmaktır… İlâhî kitaplardan alınan bilgiler de fıtrattan alınanlar gibi zikirdir.

Diyalog çalışmalarının fıtrat zeminine oturtulması halinde Allah’ın yarattığı kitapla indirdiği kitap arasındaki bütünlük, asırlar sonra yeniden görülecek ve insanları hurafelere değil, tartışmasız doğrulara çağırdığımız anlaşılacaktır. O zaman Allah’ın kitabı, temel başvuru kitabı haline gelecek ve bilimsel çalışmalar hayallerin ötesinde bir sıçrama yapacaktır…”

Anlaşma şu tekliflerle sona ermektedir:

1- Dinlerin temel kitaplarındaki evrensel değerleri belirlemek,

2- Hedefe alınan kitlelerin inançlarını ve örflerini tespit için araştırma grupları kurmak,

3- Merkezi Türkiye’de; şubeleri Avrupa, Afrika ve Amerika’da olan araştırma merkezleri kurmak.

Şimdi bu görüşleri kısaca tahlil edelim:

“Diyalog insanlar arası ilişkinin en etkili yoludur” cümlesi buram buram dinlerarası diyalog tütmektedir.

Başını F. Gülen’in çektiği Dinlerarası diyalogcular bu ülkede yıllarca “diyalog” kelimesinin, Türkçedeki medeniyet ve uzlaşma çağrıştıran manasının arkasına saklanarak, Vatikan’ın “üçüncü bin yılda bütün dünyayı Hıristiyanlaştırma” hedefine hizmetkârlık yapmışlardı. Zira “diyalog” onlar nezdinde böyle bir “terim manası” taşımaktaydı.

Bayındır’ın bu mektupta yaptığı da bundan farklı bir şey değildir. Yani Müslümanları diyalog kelimesinin sözlük manasıyla kandırıp, terim manasıyla vurmaktır. Hem Müslümanlara, hem İslam’a, hem Allah’a, hem Kuran’a ihanettir.  

Mektuptaki “Diyalog çalışmalarının fıtrat zeminine oturtulması halinde…” diye başlayan paragraf, baştan sona demagojiden başka bir şey değildir.

Evet, “kâinat kitabı”, kâinattaki olaylar Allah’ın ayetleri cümlesindendir.

Ama kâinattaki Allah’ın birliğine delalet eden ve birer tefekkür malzemesi olan bu ayet ve alametler, Bayındır tarafından dinlerarası diyaloga malzeme yapılmaktadır.

         Ve o bu metinde “Zikir, marifeti kullanıma hazır tutmaktır… İlahî kitaplardan alınan bilgiler, fıtrattan alınanlar gibi zikirdir” diyerek, zikir kelimesini de saptırmıştır. Çünkü zikir bilgi demek değildir. Burada ayrıca “ilahî kitaplar” tabiri çoğul kullanılarak, tahrifata uğramış muharref kitapların da kutsal olduğu mesajı verilmek istenmiştir.

Bayındır, mektubunda F. Gülen’e bazı teklifler de sunmaktadır.

Birinci teklifte “dinlerin temel kitapları” ifadesi geçmekte, yani kitaplar yine çoğul kullanılmakta ve dolayısıyla muharref dinlerin ve onların muharref kitaplarının da kutsal olduğu yönündeki mesaj tekrarlanmaktadır.

Keza dinlerin çoğul olarak kullanılması, İslam’ın tek hak din olduğu, Allah indinde ondan başka geçerli bir din olmadığı gerçeğine de (Âl-i İmran 19 ve 85.) aykırıdır. Aynı zamanda bu muharref dinlerin de “hak din” gibi sunulmasıdır.

Yani Bayındır’ın “fıtrat zemininde diyalog” dediği şey, bal gibi de F. Gülen’in “dinlerarası diyalog”udur.

Tekliflerin ikincisi “Hedefe alınan kitlelerin inançlarını ve örflerini tespit için araştırma grupları kurmak”tır.

Üçüncü teklif ise, merkezi Türkiye’de, şubeleri Avrupa, Afrika ve Amerika’da olan araştırma merkezleri kurulmasıdır.

Bu iki madde zaten F. Gülen’in hararetli çalışma sahalarıdır. Bayındır’ın ona bu yönde teklif getirmesi ise “işlerin bir ucundan da ben tutayım” demekten başka bir şey değildir.

Yani F. Gülen Vatikan’la nasıl bütünleştiyse, Bayındır da Gülen’le bütünleşmektedir.

2- Tübingen Katolik İlahiyat Fakültesi ile İşbirliği Anlaşması

Bayındır, F. Gülen’den sonra, 11 Mayıs 2008’de benzer bir anlaşmayı Tübingen Katolik (Hıristiyan) İlahiyat Fakültesiyle de yapmıştır. [2]

Anlaşma metnindeki bazı cümleler şöyledir:

“Taraflar, önce İstanbul’da sonra Tübingen’de yaptıkları toplantılar sonunda yaratılış düzenini, yani fıtratı temel alan ortak çalışmalar yapmak için görüş birliğine varmışlardır.

Her iki fakültede ve Süleymaniye Vakfında din hukuku ve fıtrat alanlarında araştırmalar yapacak birimler oluşturmak, doktora ve master çalışmalarını desteklemek için elden gelen gayret gösterilecektir.

Diyalogun da fıtrat zeminine oturtulması için çalışma yapılacaktır. Bunun başarılması halinde Allah’ın yarattığı kitap, yani fıtratla indirdiği kitaplar arasındaki bütünlük, asırlar sonra yeniden görülecek, tartışmasız doğrular etrafında işbirliği imkânları doğacak, yanlış inançlar bir kenara bırakılacak, Allah’ın kitabı, temel başvuru kitabı haline gelecektir.

Bilimin kaynağı Allah’ın yarattığı kitap, yani fıtrattır. Bu sahada Allah’ın indirdiği kitaptan da yararlanılırsa bilimde, hayallerin ötesinde bir gelişme yaşanacaktır.

Böylece diyalog içinde birlikte araştırmalar yapma ve hayırlı işlerde yarışma imkânları ortaya çıkacaktır.

Taraflar, insanlığın hayrına olan bu büyük işbirliği için anlaşmış, Allah’tan yardım ve başarı niyaz ederek bu metni imzalamışlardır.”

Bayındır’ın bu anlaşması da tıpkı F. Gülen’le yaptığı anlaşma gibi bir dinlerarası diyalog anlaşmasıdır.

Ama fazla dikkat çekmemesi için (!) “dinlerarası diyalog” yerine “fıtrat zemininde diyalog” tabiri tercih edilmiştir. Bu tıpkı dinlerarası diyaloga, yıllarca, daha geniş kitlelere ulaşabilmek için “kültürlerarası diyalog” adıyla, sanki ayrı bir çalışmaymış havası verilmeye çalışılması gibi basit bir kelime oyunudur. Mana ve muhtevada değişen hiçbir şey yoktur.

Şimdi bir bakalım:

Bayındır, Müslüman kökenli bir ilim adamı (!) olarak, insanları tevhide, sahih imana değil, “fıtrat zemininde diyaloga” yani “dinlerarası diyaloga” davet ediyor…

Bir müslümanın, teslis şirkine saplanmış insanlara karşı takınacağı tavır bu mu olmalıdır?

Burada açıkça tek hak din olan İslam’la diğer muharref dinler eşitlenmektedir.

Bu anlaşmada dikkat çekilmesi gereken belli başlı meseleler şunlardır:

- İttifak noktasının “fıtrat zemini” olacağı söylenmektedir. Din ve inançların söz konusu olduğu yerde onları geri planda tutarak tabiat kanunlarını ittifak noktası yapmaya çalışmak anlamsız bir gayrettir.

- “Allah’ın kitabı temel başvuru kitabı haline gelecektir” denmektedir. Burada “Allah’ın kitabı”ndan maksadın “kâinat kitabı” olduğu anlaşılmaktadır. Yani Bayındır, diğer muharref dinlerin mensuplarıyla birlikte, ortak, yeni bir kitap tanımlaması yapmaktadır. Kuran’ı ve diğer iki muharref kitabı da, asıl olan bu “kâinat kitabı” yanında başvurulacak “yardımcı kitaplar” konumunda takdim etmektedir.

Burada iki fecaat mevcuttur. Biri, Kuran’ı tek hak kitap olarak merkeze koymamak ve Allah’ın kâinattaki ilmî kurallarını Kuran’a tercih etmektir.

İkincisi de yardımcı kitap durumuna düşürdüğü Kuran’la diğer muharref dinlerin kitaplarını aynı seviyede mütalaa etmektir.

Buna göre “kâinat kitabını” okurken Hıristiyanlar İncil’e, Yahudiler Tevrat’a, Müslümanlar da Kuran’a başvuracaklar ve merkezdeki bu “kâinat kitabı” etrafında anlaşma yolları arayacaklardır.

 

Netice itibariyle bunun manası, Kuran’ın gönderiliş maksadını iptal etmektir, akaid ihlalidir, İslam’ı kökünden dinamitlemektir.

- Yine onun zannına göre böylece ihtilaflar ortadan kalkacak, insanlığın ortak değerleri etrafında birleşilecektir.

Soruyoruz:

“Allah’ın kitabı” Kuran’ın yanına muharref kitapları da ekleyerek bunların içinden ortak değer tespit edip “insanlık değerleri” diye öne çıkarmak İslamî bir yaklaşım mıdır?

Her dinin, her inancın değerleri, kendi akaid sistemine dayanır.

Şirke dayalı bir dünya görüşüyle ortaya konan değerler, tevhid inancına dayalı İslam’ın evrensel değerleriyle mutabık olabilir mi?

Burada hakla batılın birbirine karıştırılması vardır. Batının değerlerinin  “insanlığın ortak değerleri” ambalajıyla bütün dünyaya pazarlanması vardır.

Zaten dinlerarası diyalog projesinin hedef ve maksadı da bu değil miydi?

Bayındır’ın Tübingen Katolik İlahiyat Fakültesiyle yaptığı anlaşmada, “yanlış inançların bir tarafa bırakılacağı” da vurgulanmaktadır.

Akıllı bir insan burada kendini gülmekten alıkoyamaz.

Bir taraftan İslam dışı inançların kitaplarını “Allah’ın kitabı” diye lanse edeceksin; öbür taraftan “yanlış inançları bir tarafa bırakmak”tan bahsedeceksin.

İyi de, anlaşma yaptığın kurumun inancı olan teslisten, yani Baba, Oğul ve Ruhu’l Kudüs’ten oluşan tanrı üçlemesinden, İslamî ifadesiyle “şirk”ten daha büyük bir “yanlış inanç” olabilir mi?

Peki senin bu açık şirk ve küfrü görmeyerek, bu insanları Allah’ın Kitabı olan Kuran’a ve Allah’ın Resulüne davet etmek yerine, diyaloga davet etmendeki yanlışı kim düzeltsin??

- Mektubun sonunda bu anlaşma “hayır işlerinde yarışma” imiş gibi gösteriliyor.

Heyhat!

Şirkte hayır aramak görülmüş bir şey midir? Bunun İslam’daki karşılığının küfür olduğu açık değil midir?

Kaldı ki Kuran hayırda yarışma emrini müminlere vermektedir:

“Herkesin yöneldiği bir yön vardır. (Ey müminler!) Siz hayır işlerinde yarışın…” (Bakara: 148.)

“ Öyleyse ey müminler, siz de durmayın, hayırlı işlerde birbirinizle yarışın!” (Maide: 48.)

İşte Bayındır’ın Tübingen katolik İlahiyat Fakültesi ile yaptığı anlaşmanın içeriği de budur. Bu da bir dinlerarası diyalog anlaşmasıdır.

3- Roma Katolik Kilisesine Yazılan Mektup / Vatikan’a Verilen Tekmil!

Bu mektup, 10.3.2009 tarihinde Vatikan’daki Dinlerarası Diyalog Kurulu Başkanı, Kardinal Jean-Louis Pierre Tauran’a  “Ekselansları” diye hitap edilerek sunulmuş ve “Aşağıdaki yazıyı imzalayanlar, şu ana kadar yaptıkları işbirliği çalışmalarından sizleri bilgilendirmeyi uygun görmüşlerdir” denilerek, başlıkta ifade ettiğimiz gibi Vatikan’a, o ana kadar yapılan diyalog çalışmalarıyla ilgili adeta bir tekmil verilmiştir. [3]

Şimdi şuna dikkat edelim:

Bayındır, F. Gülen’le ve Tübingen Katolik İlahiyat Fakültesiyle yaptığı anlaşmalarda “dinlerarası diyalog” değil de, “fıtrat zemininde diyalog” tabirini kullanıyordu.

Peki, yaptığı bu çalışmaların raporunu nereye veriyor?

Dinlerarası diyalog faaliyetlerinin merkezi olan Vatikan’da, “Dinlerarası Diyalog Kurulu Başkanına” veriyor…

Bu, bizim yazının başından beri öne sürdüğümüz tezi doğrulayan, yani Bayındır’ın “dinlerarası diyalog” için çalıştığını gösteren açık bir delildir.

Burada çok câlib-i dikkat olan bir hususu daha siz kıymetli okuyucularımla paylaşmak isterim:

15 Temmuz’dan sonra, dinlerarası diyalogun F. Gülen tarafından ne maksatla kullanıldığı net olarak ortaya çıkınca, eskiden bu tür faaliyetlerin içinde bulunan birçok isim, itibar kaybına uğramamak için, haklarında internette yer alan bu yöndeki bilgi ve haberleri kaldırtma yolunu seçtiler. Bu, süreci takip eden birçok kişinin malumu olan bir gerçektir.

Bayındır’daki şu rahatlığa bakınız ki, gerek F. Gülen ve Tübingen’le yaptığı anlaşmayı, gerek Vatikan’a yazdığı mektubu, sanki alnının akıymışçasına kendine ait olan bir sitede paylaşmaya hâlâ devam ediyor.

Doğrusu buradaki fütursuzluk ve batıl inanç sahipleriyle ittifaktaki kararlılık, üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur.

         Vatikan’a yazılan mektuba dönecek olursak:

         Bu mektubun içeriği de aynen ilk ikisine benzemektedir.

         Hatta üç maddeden oluşan mektubun birinci maddesinde Tübingen Anlaşmasının metni aynen tekrarlanmaktadır.  

İkinci maddede ekonomi, ticaret ve faizle ilgili bazı bilgiler verilmektedir.

Üçüncü maddede ise Roma Katolik Kilisesine bazı tekliflerde bulunulmaktadır.

Ki bunlar da F. Gülen’e getirilen tekliflerin benzerleridir.

Mektup “Samimi selamlarımızla” diye bitmektedir.

Bu selam da, Gülen’in 1998’de Papalık makamına sunduğu “Pek Muhterem Papa Cenapları” diye başlayan mektuptaki, güya Anadolu halkından Papaya gönderilen selama benzemektedir.

Burada mümin kardeşlerime gayrimüslimlere selam vermenin İslam akaidine ters düştüğünü, yani akaid ihlali anlamına geldiğini hatırlatmak isterim.

Mektubun altında A. Bayındır’a, “Süleymaniye Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi ve Dış İlişkiler Sorumlusu” sıfatıyla Mustafa Evli’ye ve Tübingen Eberhard - Karls- Üniversitesi Katolik İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Richard Puza’ya ait üç imza bulunmaktadır.

Şimdi bu üç mektubu / anlaşmayı birden gözümüzün önüne koyarak okuyucularımıza soralım:

Bunlar İslamî birer faaliyet midir?

Yoksa Vatikan’ın ekmeğine yağ süren, misyonerlik faaliyetlerine katkıda bulunan, İslam dinini reformize eden dinlerarası diyalog çalışması mıdır?

Evet, Bayındır’ın yaptığının dinlerarası diyalog olduğu gayet açıktır.

II- “FITRAT ZEMİNİNDE DİYALOG”UN ALTINDA YATAN ARIZA VE YANLIŞLAR

“Fıtrat zemininde diyalog” tabirinin altında yatan arıza ve yanlışları incelemek de meseleye açıklık kazandıracaktır.

Bayındır kâinatta Sünnetullah gereği cereyan eden ilmî gerçekleri kendi bâtıl davasına alet etmektedir.

Dikkat edelim, o Hıristiyanları İslam’a çağırmıyor. Tabiat üzerinde bilimsel çalışmalar yapmaya ve akıl yürütmeye çağırıyor. Bunun anlamı Kuran’ı, İslam’ı, vahyi ve bunların gayesini dışlamaktır. Kuran’ın gönderiliş maksadı tabiat üzerinde ilmî araştırmalar yapmak değil, bütün ilmî hakikatleri de içine alarak, insanları hidayet yoluna ve kurtuluşa yönlendirmektir.

Kâinattaki yaratılmış ayetler, daha önce de ifade ettiğimiz gibi birer tefekkür konusudur.

Ama şuraya dikkat edilmeli ki, İslam’da aklın ibadeti sayılan tefekkür, ancak gerçek imandan sonra bir değer ifade eder.

Buna göre Bayındır’ın, insanları gerçek İslam’a, kelime-yi tevhide / şehadete değil de, “fıtrat kanunları etrafında çalışmaya” davet etmesi, imanı olmayanı ibadet etmeye davet etmek gibi bir garabettir. Bir insan Allah’ın rububiyetine / Rablik sıfatına iman etmeden, vahyi ve nübüvveti tasdik etmeden iman etmiş olamaz. Yani Müslüman olamaz. Müslüman olmadan da tefekkür gibi bir ibadetin anlamı kalmaz.

Kuran’da Allah’a bu şekilde inandıklarını iddia eden insanların gerçekte müşrik olduklarına dikkat çekilmektedir:

“And olsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı hizmetinize kim verdi?” diye soracak olsan mutlaka, “Allah” diyeceklerdir. O hâlde nasıl (haktan) döndürülüyorlar?” (Ankebut: 61.)

“And olsun ki, onlara, “Gökleri ve yeri yaratan kimdir?” diye sorsan “Allah’tır” derler. De ki: “Öyleyse bana bildirin, Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, Onun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut bana bir rahmet dilerse, Onun rahmetini önleyebilir mi?...” (Zümer: 38.)

Bu ayetlerdeki mesaj çok açıktır.

“Fıtrat kanunlarını” düşünerek, bunları Allah’ın yarattığını tasdik etmek, Mekke müşriklerini şirk ve küfürden kurtarmamıştı…

Peki, nasıl olacak da Bayındır’ın işbirliği teklif ettiği Hıristiyanları veya bu şekilde çarpık bir inanca sahip olan diğerlerini kurtaracak?

Demek ki Allah’a, Resulüne ve Kuran’a gerçek iman olmadan “fıtrat zemininde buluşmak” iddiası laf-ı güzaftan başka bir şey değilmiş…

Öte yandan “yaratılmış ayetler”i araştırmak, insanın kurtuluşuna sebep olan hidayet için yeterli de değildir. Çünkü kâinat olayları sebep - sonuç ilişkisi içindedir. Tabii ilimler olayların nasıllığını anlatır, niçinliğini değil. Yani “yaratılmış ayetler” denilen fıtrat kanunları ve tabiat olayları üzerinde düşünmek, insanları imana sevk edebileceği gibi, şirk ve küfre de sevk edebilir. Bu alametlerin imana sevk edebilmesi için tevhidî dünya görüşüne, yani Kuran’ın tarif ettiği gerçek imana sahip olunması gerekir. Aksi takdirde müspet ilim üzerinde çalışanlar, batılı bilim adamları gibi, pozitivizme, determinizme, tabiatperestliğe, esbabperestliğe, ezcümle ilim adı altındaki şirk unsurlarına, modern putperestliğe düşerler.

Bu büyük tehlike ortadayken Bayındır’ın insanları İslam’a ve Kuran’a çağırmadan fıtrat zemininde diyaloga çağırması, aklın ve mantığın alacağı bir şey değildir. Hele hele bir müslümanın yapabileceği bir şey hiç değildir.

Bayındır’ın gerek Kuran’da Dindarlık yazısında, gerekse burada konu ettiğimiz anlaşma ve mektuplarında “ilim adamı, din adamı” bağlamında bir yanlışı da şudur:

O, ilim adamlarıyla din adamlarının uzun zamandır ayrı kulvarlarda çalıştıklarını, ama teklif ettiği “fıtrat zemininde diyalog” gerçekleşirse, hepsinin de aynı paralelde aynı hedefe doğru yürüyeceklerini iddia etmektedir.

Keza peygamberlerin gönderiliş maksadının da bu olduğunu söylemekte, nübüvvet müessesesinin gayesini saptırmaktadır. Nübüvvetin gayesi tabiatı araştırmak ve bilimsel keşiflerde bulunmak değildir. Nübüvvetle gelen peygamberler, insanları Allahın birliğine, tevhide, Allah’a iman ve ibadet doğrultusunda yaşamaya ve kâinatı da bu gözle görmeye davet etmişlerdir. Yani asıl hedef Allah’ı bilmek, ahirete hazırlık, ebedî kurtuluştur; bilimsel araştırma yapmak değildir.

Buna göre gerçek ilim adamları da vahyi, nübüvveti ve Kuran’ı merkeze koyan; tabiat ilimlerini tevhide dayalı usul ve metodlarla inceleyen kimselerdir. Batı bilim anlayışı bu yaklaşımdan uzaktır. Onlar -istisnalar bir tarafa- tevhidi değil, adi sebepleri metod olarak almışlar, bilim kılığında esbabperestliğe, yani şirke düşmüşlerdir.

Bu farkı ortaya koymadan, “ilim adamı” kavramını her iki medeniyet için de ortak kullanmak, İslam’ın tevhide dayalı dünya görüşüyle, batının materyalist dünya görüşünü “bilim” adı altında uzlaştırmak anlamına gelir. Yani hakla batılı karıştırmak olur.

Aynı şekilde “din adamları” ifadesiyle sadece İslam kast edilmiyorsa –ki öyledir- bu da çok büyük bir yanlıştır. Bu anlaşma ve mektuplarda, tevhidden uzak, teslis inancına sahip batılı din adamları da bu tabirin içinde mütalaa edilmektedir.

Bayındır tabiat ilimleri üzerine tefekkürü samimi olarak önemsiyorsa, bu durumda yapması gereken, fizik, kimya, geometri, astronomi, tıp vs. ilimlerin temellerini atan Müslüman ilim adamlarını tanıtmaktır. Esasen bu konu ayrı bir araştırma konusudur.

Ama o bunu yapmadığı gibi, tam tersine Kuran’da Dindarlık adlı yazısında İslam âlimlerini Kuran’ı ve İslam’ı tahrif etmekle suçlamaktadır.

Dikkat edilirse Bayındır’ın değerlendirmelerinde İslam’dan ve tevhidden kopuk, tamamen keyfî ve batı dünya görüşünü yücelten bir yaklaşım hâkimdir.

Bu yaklaşım aynı zamanda batı karşısında bir aşağılık kompleksinin alametidir. Ama o bunu bilimsel bir tavır takınmak gibi göstermektedir.

Batıya şirin gözükmek, “ilerici”, “aydın” bir din adamı imajına sahip olmak için Kuran’ı merkezden alıp, onun yerine “yaratılmış ayetler” dediği tabiat kanunlarını koymak, cehli mürekkepten başka bir şey olamaz.

Bizce Bayındır da dâhil olmak üzere, aşağılık kompleksi içindeki bu tahrifatçı ilahiyatçıların hiçbiri, tabii ilimlerin mahiyetini tam olarak anlayabilmiş değildir. Bunlar, İslam cevherini, kömür pahasına harcayabilecek, sapkın kafalardır.

Bayındır bu anlaşmalarında ve Vatikan’a gönderdiği mektupta kâinata “Allah’ın kitabı” diyor, ondan sonra da bu yaratılmış ayetleri değerlendirirken herkesin kendi mukaddes kitabına bakmasından söz ediyor.

Burada, yukarıda da belirttiğimiz gibi Yahudi ve Hıristiyanların ellerindeki tahrif edilmiş Tevrat ve İncil “kutsal kitap” olarak gösterilmektedir. Bu da yine dinlerarası diyalogcuların ağzıyla konuşmak demektir. Bunun manası herkese “Kendi dininizde kalın, Müslüman olmanıza gerek yok!” mesajı vermektir.

Hâlbuki o, okuyucularımızın da hatırlayacağı üzere “Kuran’da Dindarlık” adlı yazısında Yahudi ve Hıristiyanların kitaplarını tahrif ettiklerine dair ayetlere yer veriyor ve bu ayetleri Müslüman âlimleri de aynı şeyle suçlayıp tekfir etmek için kullanıyordu.

Orada öyle, burada böyle demek ki…

Bayındır, İslam ulemasına attığı bu iftira ile yüce dinimizin on dört asırdan beri gelen bütün müktesebatını inkâr etmekte ve bir nevi “Dini / Kuran’ı en doğru ben anladım, bana tâbi olun” demektedir.

Bizim karşımıza çıktığında havası bu; ama Hıristiyanların huzuruna çıktığı zaman İslam’ı unutuyor, vahiyden, Kuran’dan, Resulüllahtan hiçbir kelime gündem etmiyor…

Onları “fıtrat zemininde diyalog” diye bir laf cambazlığıyla dinlerarası diyaloga davet ediyor.

Bu, İslam’ın meşru görmediği, sonu ebedî felakete giden vahim bir aldanıştır.

III- ŞİİLERLE YAKINLAŞMA VE GÖRÜŞ ALIŞVERİŞİNDE BULUNMA

         Bayındır, dış mihraklarla kurduğu ilişkilerde sadece batıyla / Hıristiyan âlemiyle de sınırlı kalmamıştır.

         O, İran Şiileriyle de yakın temas halindedir. Mesela Kasım 2019’da bir heyetle İran’a yaptığı ziyarette, sabah akşam Hz. Peygamberin Sahabesine hakaretler yağdıran bir Şii mollanın karşısında el pençe divan durur vaziyette poz vermiştir.

İran, Şiiliği bir mezhep veya fırka gibi değil, bir din olarak algılamakta, bir ideoloji haline getirmekte ve bunu da İslam dünyasına ihraç etmeye çalışmaktadır. Bu, gün gibi açık bir gerçektir.

Şiilik adeta “Sahabe Düşmanlığı” ilkesi üzerine bina edilmiş bir ideolojidir. Bütün Şii mollaları Hz. Peygamberin iki can yoldaşı olan Hz. Ebubekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.) Efendilerimizi küfürle itham ederler. Onlara göre bu iki büyük sahabi, “Kureyş’in iki putu”dur. Onlara lanet okumak Şiilikte en büyük dua kabul edilir.

Şiiliğin Kuran’a, Sünnet’e ve topyekûn İslam’a ters düşen yanlışları pek çoktur. Şimdilik bunlara girmiyoruz.

Ancak şunu belirtelim:

Müslümanların büyük çoğunluğunu oluşturan ehl-i sünnet mensupları, Şiilerin nefret ettikleri en büyük hasımlarıdır.

Bayındır ve ekibinin bu ziyarette İranlılarla neler konuştukları, neler planlandıkları ayrı bir araştırma konusudur. Bizim bu konuya değinmemizin sebebi şudur:

Bayındır, İslam dışı birçok mihrakla, bidat ve dalalet fırkasıyla irtibat ve işbirliği halinde bulunup yakın dostluklar kurarken, sıra ehl-i sünnet Müslümanlarına, onların önde gelen âlimlerine gelince, yıldızı bunlarla bir türlü barışmıyor; onlara yapılmadık hakaret, atılmadık iftira bırakmıyor… Adeta düşmanla mücadele eder gibi ehl-i sünnet Müslümanlarıyla mücadele ediyor…

Bu bize onun İslam’ın karşısındaki odaklarla birlikte hareket ettiğini, onlarla birlikte gerçek Müslümanların karşısında yer aldığını göstermektedir.

IV- BAYINDIR’IN TERCİH ETTİĞİ SAF

Evet, tüm bu yaklaşım ve faaliyetleri, onun Kuran’dan, İslam’dan ve Müslümanlardan yana bir saf tutmadığını gösteriyor.

Ama o “Kuran’da Dindarlık” adlı yazısında kendini dindar, hatta dinine baş koymuş (!) bir dava adamı olarak lanse ediyordu. Tevbe Suresinin 16. Ayetini zikrederek Allah yolunda cihad ettiği imasında bulunuyor, “Allah, Resulü ve Müminlerin dışında birini sırdaş edinmeyin” ikazına yer veriyor, Müslümanları bu konuda uyarıyordu!

Aynen şöyle diyordu:

“İlim karın doyurmaz ama kulluğu yalnız Allah’a yapan ve yardımı yalnız ondan isteyen ilim adamının ve din adamının başkasından bir beklentisi olmaz. Onlar karşılaştıkları zorluklara Allah için göğüs gererlerse Allah onları destekler ve hedeflerine ulaştırır. Bir ayet şöyledir:

“Uğrumuzda cihad edenleri /elinden geleni yapanları elbette yollarımıza yönlendiririz. Allah elbette güzel davrananlarla beraberdir.” (Ankebut 29/69.)

                “Bütün vaktini Allah yoluna adayan”, doğruluktan şaşmaz. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovdukları için bunların imtihanı çok ağır olur. Ama böyle bir imtihanı göze alamayanın Allah’tan bir beklentisi olamaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah, içinizden cihad edenleri /elinden geleni yapanları bilmeden bir de Allah’ın, elçisinin ve müminlerin dışında birini sırdaş edinmeyenleri bilmeden kendi halinize bırakılacağınızı mı sandınız? Allah, yaptığınız her şeyin iç yüzünden haberdardır.” (Tevbe 9/16)

Şimdi sormak gerekmez mi?

Sen kim, Allah yolunda cihad kim?

Sen önce gerçek bir mümin tavır ve teslimiyeti ortaya koy, imzanı attığın sayısız tahrifata tevbe et bakalım… Cihada ondan sonra sıra gelsin…

Bize “Allah, Resulü ve müminlerin dışında birini sırdaş edinmeyin” ayetini okuyarak ahkâm kesiyorsun; ama kendin Hıristiyanların dinlerarası diyalogcuların, dinde bidat ve dalaleti temsil eden fırkaların yanında saf tutuyorsun.

Malum, “Kuran İslamcısısın!!!”

O halde sana Kuran’dan dost kim, dost olmayan kim, haber veren ayetlerden birkaçını hatırlatalım:

İslam’da dost kimdir sorusuna Maide: 55 - 56. Ayetler şöyle cevap verir:

“Sizin veliniz ancak Allah’tır, peygamberidir, bir de Allah’ın emrine boyun eğerek namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren müminlerdir. Kim Allah’ı, Peygamberini ve iman edenleri veli edinirse bilsin ki Allah’tan yana olanlar mutlaka galip geleceklerdir.”

Bu dost tanımından sonra Allah’a ve Peygambere inananların kâfirleri dost edinemeyeceği vurgusu da yapılır:

“Eğer onlar Allah’a, Peygambere ve ona indirilene iman ediyor olsalardı, o inkârcıları dost edinmezlerdi; fakat onların birçoğu yoldan çıkmışlardır.” (Maide: 81.)

Allah’ı, Resulünü ve inananları bırakarak kâfirleri dost edinenlerin ve böylece İslam’a muhalefet edenlerin İslam dairesi dışına çıkacaklarını ayetlerin verdiği bu ölçüden anlamak mümkündür. Keza şu ayet-i kerime de kâfirleri dost edinenlerin onlardan olacağını haber vermektedir:

 “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Maide: 51.)

         Mümtehine Suresinin ilk ayetindeki şu hitap da, kendini “Allah yolunda cihadda” gibi gösteren Bayındır için kuvvetli bir samimiyet testi olacaktır:

“Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve hoşnutluğumu kazanmak üzere yola çıkmışsanız, benim de düşmanım sizin de düşmanınız olan kimseleri kendilerine sevgi göstererek dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr etmektedirler…”

Bayındır, bu ayetlere bakarak safının neresi olduğunu kendi görebilir. Bizim yorum getirmemize hacet yoktur.

Bayındır hakkındaki bu son yazımı da tamamlarken, bazı kardeşlerimizin “Bir şahısla bu kadar uğraşmaya ne gerek var, bunlar böyle ciddiye alınmaya değmez!” şeklindeki sözlerine de birkaç cümleyle değinmek istiyorum.

Yazılarımızı takip edenler anlarlar ki biz bu yazılarda aslında tek bir fertle uğraşmadık…

Biz, İslam’ı imha etmeye and içmiş mihrakların uluslar arası projelerini deşifre ediyoruz.

Bu projelerde yer alan yerli işbirlikçilerin, Kuran’ı koruma görüntüsü altında Hz. Peygamberin Sünnet ve hadislerini dışlayarak İslam’ın içini boşaltmaya çalıştıklarını ortaya koyuyoruz.

Asıl mücadelemiz şahıslarla değil, o şahısları ucuz birer piyon gibi kullananlarladır.

Onların piyasaya sürüp meşhur ettikleri tahrifatçılar, farklı tellerden çalıyor gibi gözükseler de, aslında hepsinin de vazifesi Resulünü Allah’tan, Sünnet ve hadisleri de Kuran’dan ayırmaktır. Bu tehlikeye Nisa Suresinin 150 ve 151. Ayetleri işaret etmektedir.

İşte Bayındır da ortaya koyduğu çalışmalarla bilerek ya da bilmeyerek bu güruhun içinde yer almaktadır.

Onun görüşlerini çürütmekle, “Üç aşağı beş yukarı diğer tahrifatçılar ve reformistler de böyledir. Bunlara kapılarak İslam’a ters düşmeyin, ebedî felakete duçar olmayın” demek istedik aslında.

Bayındır ve onun gibilere son bir sözümüz daha var:

  1. Gülen’le, Hıristiyanlarla, Vatikan’la, dinlerarası diyalogcularla, ehl-i sünnete husumeti ideoloji haline getiren Şii İran’la işbirliği yaparak izzet ve şeref bulunmaz.

Çünkü ilahî ferman şöyledir:

“Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah'a aittir.” (Nisa: 139.)

[1] https://www.suleymaniyevakfi.org/yazilar/fethullah-gulen-ve-abdulaziz-bayindirin-anlastigi-fitrat-zemininde-diyalog.html

[2] https://www.suleymaniyevakfi.org/yazilar/tubingen-isbirligi-aciklamasi.html

[3] https://www.suleymaniyevakfi.org/yazilar/roma-vatikan-ile-iliskiler.html

 

Yorumlar