1824 Defa Okundu

Aşağıda özetleyeceğim hikâye Ömer Muhtar’a da atfedilir, Aliyaİzzetbegoviç’e de. Ancak bunun bir önemi yok. İkisi de bu hikâyenin kahramanı olmayı hak ediyor. Önemli olan, bizim bu hikâyenin yeni kahramanları olup olmayacağımızdır.

Şöyle ki:

Müslüman komutanın ve askerlerinin elinde çok sayıda esir düşman askeri vardır. (Libya’da İtalyanlar. Bosna’da Sırplar.) Savaş hukukunun,ve aslında, nebevî duruşun gereğini yapmaktadır Müslümanlar. Esirlere esir muamelesi yaparlar. Can emniyeti verirler. Ne işkence ne ayırımcılık söz konusudur. Müslümanların ordusunun ekmeğini suyunu paylaşırlar. Ne var ki, o sırada cepheden acı haberler gelmektedir. Düşman ordusu köyleri ateşe vermeye, kadınlara tecavüz etmeye, çocukları ve yaşlıları katletmeye devam etmektedir. Haliyle, askerler arasında öfke patlaması yaşanır. Komutanlarına gelip dert yanarlar. Haklı görünürler. Çünkü ekmeklerini paylaştıkları esirler, şimdi serbest olsaydı aynısını yapacaklardı. En azından duysalardı olanlara için için sevineceklerdi. “İntikam almak gerekir” diye düşünür genç askerler. “Hayır,” der, komutan, “onlar bizim esirimiz. Esirimiz ise misafirimizdir. Misafire ne yapılması gerekiyorsa, onu yapacağız.” Komutanın sakinliği daha da öfkelendirir gençleri. “Nasıl yani?” der biri. “Onlar kadınlarımıza tecavüz ederken, bebelerimizi katlederken, onlara hâlâ misafir muamelesi mi yapacağız?” Komutan yine aynı sükûnetle cevap verir: “Evladım, duymadın galiba, ‘onlar bizim esirimiz’ dedim, ‘onlar bizim öğretmenimiz’ demedim. Düşmanının yaptığının aynısını yaparsan, düşmanını kendine öğretmen yaparsın.”

Daha sonra Aliya’nın ağzından belli ki bedeli sabırla ödenmiş şu sözü duyarız: “Savaşı, düşmanımıza benzediğimizde kaybederiz.”

24 Nisan ya şimdi. Mâlûm Ermeni Soykırımı iddiası günü. Tarihî gerçekler beni şimdilik ilgilendirmiyor. Resmî söylemin kefili olmak zorunda da değilim. Elbette ki ecdadımı da bu ağır töhmete mahkûm edemem.

Ermeni çeteciler masum ve sivil halka, o günlerde ne yapmış olursa olsunlar, müminler yapılanın aynısını yapmaz, yapamaz. Düşmanını kendine öğretmen yapamaz. Yapıldıysa yanlıştır. “Yapıldıysa…” diyorum bakın.

Ama bugün yapıldığı kesin olan bir şey var: Yapılması muhtemel olan, yapılmış olması mümkün olan bu cürme “oh olsun!” diye taraftar olmak. İşte bu cürümdür, suçtur, insafsızlıktır. En önemlisi de düşmanını kendine öğretmen yapmak gibi bir onursuzluktur. Soykırım olduğu için değil; çeteci atalarının hatasını kendilerine atfettiğimiz için, şu anda aramızda yaşayan Ermenikardeşlerimizden özür dilemeliyiz. Bir de öz be öz ecdadımızdan özür dilemeliyiz. Yapmadıkları bir şeyi yapmış saydığımız için. Yapmış olsalar bile, yapmamaları gerekeni yapmalarını doğru bularak, günahlarını çoğalttığımız için.

 

Bir özür de Aliya’ya, Ömer Muhtar’a borçluyuz elbette. Böyle zalim bir gündemle kendisini kararttığımız ve harcadığımız için 24 Nisan’a da özür borçluyuz. Ve dahi, özrün en büyüğünü, hepsinin üzerinde ve hepsinden önce, düşmanının hukukunu en kritik anda bile nezaketle koruyan Güvenilir Muhammed’e[asm]. Kendisinin merhametini değil, düşmanımızın nefretini kendimize öğretmen olarak atadığımız için.

Yorumlar