3680 Defa Okundu

Acıyı hissetmek hayatta olmanın nişanesidir.

Günümüzde “nişane” yerine “göster-ge” kullanılıyor. 

Acı ile sürur ikiz kardeştir.

Sürur yani kalbimizin ferahlaması.

Buna da günümüzde “sevinç” diyorlar.

Ne “göster-ge” uydurukçası “nişane” kelimesinin yerini tutar ne de “sevinç” kelimesi “sürur” kelimesinin ifade ettiği kucaklayıcı manayı verebilir.

Bu ve benzeri sathî ve uyduruk kelimelerle hayatımızı idame etmeye çalışmaktayız.

Biliyoruz ki, “kem âletle kemâlât” olmaz. Fakat  ne yapalım “eğitim müfredatımız” böyle uyduruk kelimelerle doldurulduğundan  nesiller arasındaki uçurumu azaltmak için genele zorla mal erilmiş bu uyduruk kelimeleri kullanmak mecburiyetinde kalmaktayız.

Her yıl 24 Nisan geldiğinde “bizimkiler” ABD başkanının ağzına bakarlar: “Ne diyecek?” diye.

Tanzimat’tan sonra başlayan “tam batılılaşma” hengamında Batı’yı “örnek” almak ve tepeden tırnağa “batılı olmak” temel kriter olarak benimsenince Abdullah Cevdetler peydah olduğunu hatırlayalım.

“Tam Batılı gibi olursak ancak mevcudiyetimizi devam ettirebiliriz” diyordu “Tam Batıcılar”.

Yani inancımızla, kültürümüzle ve ananelerimizle…

Bu “tam batıcılar da” bizimle birlikte Avrupa’nın ve ABD’nin “Ermeni Soykırım” yalanına itiraz ediyorlar.

“Tam Batıcıların” kafası karışık.  Bunlar ya kimi ve niye örnek alacaklarını bilmiyorlar veya Türk-İslam camiasında “mamulat  (üretim) hatası”…

Bu sene (24 Nisan 2021) ABD başkanı “Ermeni Soykırımı” dedi.

ABD Başkanı Biden konuşmasına şöyle başlamış: “Her yıl bugün Osmanlı  dönemindeki Ermeni soykırımında ölenleri hatırlıyoruz ve böyle bir zulmün bir daha yaşanmaması için taahhüdümüzü yeniliyoruz”.

Dikkat ederseniz Biden, “Osmanlı dönemi” diye ayırmış.

Dostlar!

Burada ince bir hinlik var.

“Bizimkilerden” bazıları da bu ayırımı yaparlar.

Hatta ASALA terör örgütü 1970’li yıllarda hariciye mensuplarımıza suikast yapmaya başladığında dönemin “bakanlarından” biri “o mesele Osmanlı’ya aittir” demişti.

Elin oğlu bizim röntgenimizi iyi çekiyor!

Biden’ın  konuşmasında İstanbul için “Konstantinopolis” demiş.

“Konstantinopolis” ifadesiyle bazılarının şiirler düzdüğü Yunanistan’ın “Megali ideasına” selam çakmış.

Biden konuşmasına şöyle devam etmiş:

“24 Nisan 1915’de Konstantinopolis’te Ermeni aydınları ve cemaat önderlerinin Osmanlı yetkililerince tutuklanmasıyla başlayarak bir buçuk milyon Ermeni bir imha harekâtı dâhilinde sınır dışı edildi, katledildi ya da ölüme yürütüldü”.

En tehlikeli “doğru” bağrında yanlışı barındıran doğrudur.

Bu cümlede hem doğru vardır hem de “yanlış” değil yalan vardır.

Doğru olan 24 Nisan 1915 tarihi ile işlemin yapıldığı topluluk olan “bir kısım Ermenilerdir. Gerisi külliyen yalandır, yalan.

Yanlıştır demiyorum, yalandır.

24 Nisan 1915’de vilayetlere ve mutasarrıflıklara dönemin hükümeti tarafından gönderilen yazıda; Ermeni komite merkezlerinin kapatılması, çetelerin evrakına el konulması ve elebaşlarının tutuklanması istenmiştir.

Yani tutuklanan 2345  Ermeni “aydını” değil eşkıyasıdır.

Biden’in lehçesinde “aydın” denilen kişiler terörist demek midir, bilemiyoruz.

Ayrıca bu tutuklamalar durduk yere yapılmadı.

Bu coğrafyada  11. asırdan 19. asra kadar birlikte olduğumuz ve kendilerine “Millet-i Sadıka” dediğimiz Ermeni toplumunun “bir kısmı” I. Dünya Savaşının en buhranlı zamanında düşmanla işbirliği yaptı.

Dikkat ederseniz Ermeni vatandaşlarımızın “bir kısmı” ifadesini kullandım.

Evet, Ermenilerin  “bir kısmı” bize ihanet etmiştir. Hepsi değil.

Zira biz “toptancı” değiliz.

İşte 24 Nisan 1915’te tevkif edilenler bu “bir kısım”  Ermenilerdir.

Yani düşmanla işbirliği yapan, köyleri basan, askerlerimizi katleden, kadınlarımızın ve kızlarımızın namusunu kirleten “bir kısım” Ermenilerdir.  

Terör faaliyetini organize eden “bir kısım” Ermenilerdir.

1915 yılındaki hükümetin bu “bir kısım” Ermeniler hakkında almış olduğu kararda isabetsizlik yoktur.

Ne yapması gerekiyorsa onu yapmıştır dönemin hükümeti.

Teröristlerin vatandaşlarımızı katletmesini, namuslarını kirletmesini ve yağma yapmasını mı seyretmeli miydi, hükümet?

İngiliz ve Fransızların İstanbul’u düşürmek için Çanakkale’den saldırıyı geçtikleri bir anda İstanbul ve Doğu Anadolu’da tedhiş (terör) faaliyetlerine başlayan “bir kısım” Ermeni eşkıyasına “gül mü” atmalıydı?

Doğu’dan Anadolu’yu işgal etmeye başlayan Rus askerlerine “rehberlik” yapmaya başlayan “bir kısım” Ermenilere nişan mı verilmeliydi?

Yapılması gerekeni dönemin hükümeti yapmıştır.

Önce harp sahasında düşmanla işbirliği yapan Ermenilerin tehcire tabi tutulması düşünüldü. Fakat daha sonra başka vilayetlerde isyan hazırlığı yapıldığı istihbar edilince tehcir genişletildi.

Biden’in konuşmasında “bir buçuk milyon Ermeni’nin imha edilmesi ve sınır dışı edilmesinden” söz ediliyor.

Öyle anlaşılıyor ki, ABD başkanı Biden’ın etrafında bulunanlar “danışmanlar” tarih bilmiyorlar.

Veya “bilmiyor” ayağına yatıyorlar.

1915 yılında Osmanlı Devleti’nde mevcut Ermeni sayısı 1.280 bindir.

Nasıl oluyor, 1.500 bin Ermeni katledilmiş oluyor?

Osmanlı kayıtlarında tehcire tabi tutulan Ermeni sayısı 703 bindir.

Yabancı elçiliklerin kayıtlarında da bu sayı  800 bini aşmıyor.

Tabii Osmanlı kayıtlarını “okuyacak” insan sayısı pek fazla olmadığından Osmanlı’dan günümüze bilgi intikalinin oldukça mahdut olduğunu belirtelim.

Her ne kadar arşivlerimizdeki vesikaların Latinize edilmesi yapılıyor/yapılmakta olsa da bir milletin kendi tarihini ve ecdadının yazısını  okuyamaması ayrı bir dramdır.

Bu dramı yukarıda zikredilen, 1970’lerdeki bir “bakanımızın” Ermeni meselesini “Osmanlı’nın sorunu” olmasıyla bütünleştirebilirsiniz.

Yani bizim buhranımız Biden veya Bidengiller gibi “harici” kaynaklı değildir, sadece.

Kendi kendimiz ile “çarpışma” halindeyiz, maalesef.

Bu bahs-i diğer.

Tekrar dönelim Biden’in “laflarına”.

Diyor ki, “Ermeniler sınır dışı edildi”.

1915’de çıkarılan Sevk ve İskân kanunu ile düşman ile işbirliği yapan ve Müslüman ahaliyi katleden Ermeni eşkıyaları sınır dışı edilmedi, ülke içinde tedbiren Suriye bölgesine intikal ettirildi.

Her neyse bu bilgiler şimdiye kadar farklı platformlarda verildi/verilmektedir.

Cümle âlem “adı gibi” biliyor ki, 1915’de yapılan soykırım değildir.

Yapılan savaş şartlarında hükümetin almak mecburiyetinde olduğu tedbirdir.

Kaldı ki, Osmanlı Devleti 8-9 asır bünyesinde bulundurduğu Ermeni toplumunu “asimile” etmek istese, niye 1915 yılını beklesin?

1915 yılı Osmanlı’nın en buhranlı yılıdır.  

1915 senesi öyle bir zamandır ki, Osmanlı’nın payitahtı neredeyse değiştireceği bir zamandı.

Dönemin İttihat ve Terakki hükümetinin basiretsizliği ülkeyi savaşa sokmakla  kalmamış ayrıca payitahtı terk etmeye müncer olacak seviyeye gelmişti.

Bereket versin ki, Hakan-ı sabık II. Abdülhamid Beylerbeyi Sarayında hayattaydı.

O Gök Sultan’ın basireti ve ikazıyla payitahtın başka bir yere “taşınmasından” vazgeçildi.

İşte böyle “belalı” bir dönemdir 1915 yılı.

Şimdi sormak gerekmez mi, Ermenileri itisaf/asimile/soykırım yapılmak istense 1915 yılı mı seçilirdi?

Yani bu “soykırım/itisaf/asimile” lafı tam bir yalan ve safsatadır.

Yapılması gereken “yakından takip ediyoruz”, “tekzip ediyoruz” falan filan değildir.

Adlî merciler vasıtasıyla “Ermeni soykırım” lafı edenler hakkında dava açmaktır.

Bu arada kendi vatandaşlarımıza Türk-İslam devletlerinde asla soykırım olmadığını ve olamayacağını “anlatmaktır”.

“Anlatmak” için önce “anlamak” lazım.

“Anlamak” için kelimelere ve o kelimelerin şuurla yoğrulmasına  muhtacız.

Kelimeleri değiştirilmiş, metinler okunmaz hale gelmiş bir nesil haline geldik.

İşin daha vahimi halen “değişmeye” ve “başkalaşmaya” devam ediliyor olmasıdır.

Şuura muhtacız, şuura.

Bir “sağlık” kuruluşunda önüme bir metin koydular üzerinde “onam metni” yazıyor.

Ne demek “onam” diye sordum.

Cevap yok.

Metindeki “siyak ve sibaktan” bu kelimenin (onam) “tasdik” olduğunu anlıyorum.

Ne diyeyim, şimdi?

Sıhhatimizi emanet ettiğimiz kuruluşta “onam”, “izlem”, “bulaş”, “tanı” gibi tuhaf kelimeler olursa şuuru ara ki bulasın.

Biz kelimelerimizle bu şekilde “oynamaya” devam edersek daha çok “bidonlar” ile “cebelleşiriz”

“Bidon” kelimesi, ABD Başkanının ismi olan “Biden” kelimesinin ülkemizde mahalli telaffuz şeklidir. (meraklısına).

Demek ki acıyı  hissetmek hayatta olmanın nişanesidir.

Lütfen acıyı hissedelim, dostumuzu ve dost olmayanı tanıyalım.

Türk-İslam lehçesinde düşmanlık üretmek yoktur fakat dostu ve düşmanı tanımak vardır.

Tanımak ve bilmek sayesinde dostluklar “sürdürülebilir” olur/olabilir.

Şuurlu nesiller ümit ve temennisiyle…

Yorumlar