636 Defa Okundu

Günümüz  2020 yılında 1936  Montrö Antlaşmasının 84’ücü yıl dönümü itibariyle, işin içine biraz da  “İstanbul Kanalı” (“Kanal İstanbul” demek dilimizin  gramer bilgilerine  aykırıdır. Adı geçen ifade, belirtisiz isim tamamlamasıdır.  Burada, “İstanbul” ismi   tamamlayan, “Kanal”  ismi ise,  tamamlanandır. Dil Bilgisi  İlmimize (Gramer) göre  tamamlayanlar  daima başta, tamamlananlar ise daima sonda yer alırlar. Bunun için artık bundan böyle “İstanbul Kanalı” ifadesi  kullanılmalıdır. Nitekim de dünyadaki bütün kanallar için de bu şekil kulanım vardır.  “Kanal Süveyş” veya “Kanal Panama” denmez.  “Süveyş Kanalı” ve “Panama Kanalı” denilir. Bu işi, böyle düzeltmek içinde de yine  Cumhurbaşkanımız  Sayın R.E. Erdoğan’a büyük görev  düşmektedir. Çünkü, yanlış ifade tarzını  sık sık  o da kullanmaktadır. Kendisi düzeltirse  herkes düzeltir. Dilimiz zaten, “büyük bir sahipsizlik” içinde büyük bir buhranın girdabında kıvranmaktadır. Özellikle de İngilizcenin işgali – Anadolu’nun en ücra bir ilçesinde  bile dükkanının ismini By Makas Kuaför’s  Clup koyan vatandaşımıza  yazıklar olsun. Allah onu ıslah etsin, yola gelmez ise  cezasını versin-  daha büyük bir felaket olarak kendisini çoktan göstermiştir.  Onu budan kurtarmak her vatandaşımızın için “milli bir beka” sorunumuz  haline gelmiş olup, onu bundan kurtarmak herkesin  milli bir görevidir.  ) girince      ve bunun tartışmaları  2021 yılına da iyice sarkınca, daha da önemlisi 4 Nisan 2021 de Montrö’nün değiştirilemeyeceği  esas alınarak  104 emekli amiralin yayınladıkları  bildiri de ortamı iyice gerdiği ve hatta “Darbe iması yapmak” a yorumlandığı  halde, Boğazlar meselelerimize  geçmişten günümüze “özet” olarak  bir aydınlatma getirmek için böyle bir yazıyı yazmak ihtiyacı duyduk.  Anlayacağınız, tarihten ve günümüze bir “tarih-günümüz  bileşkesi ” yapmak suretiyle   bir tarihçi yazar olarak bu tartışmalara ışık tutmak istedik. Nereden nereye geldiğimize yönelik bu yazımızın  herkese  faydalı olması dileğimizdir.

Osmanlı’nın Kadim Boğazlar Geleneği veya Boğazlara Tam Hakimiyeti

1453  - 1809

           Osmanlı Devleti, 1453’de  İstanbul’u  fethedip Çanakkale  boğazından sonra  İstanbul boğazı üzerinde de tam hakimiyet kurmak hakkına sahip olmuştu. Boğazlardan hiçbir devletin ne ticaret ve ne de harp gemilerinin  Osmanlı’nın izni olmadan geçmesi yasaktı. Yalnız, 1454 ve 1479’da  Venedik  ve Cenevizli tüccarlarla yapılan anlaşmalarla, bu tüccarlara İstanbul boğazı sanki  yapay bir kanalmış gibi  geçirecekleri her gemi için para ödeyerek Karadeniz’e  çıkıp burada ticaret yapmak izni verilmiş, yalnız bu hak 1503’de iptal edilmişti. 1536’da Fransa ile Osmanlı Devleti arasında “Kapitülasyon Antlaşması” imzalandı. Buna göre, Kanunu Sultan Süleyman Avrupa kuvvet  dengesini Osmanlı lehine bozmak uğrunda Almanya –İspanya İmparatoru Şarlken’le Fransa İmparatoru  Francois  arasındaki  kavgada Fransa’yı himayesine almak ve üstelik de onu Avrupa’da kuvvetlendirmek için “Kapitülasyonlar  Antlaşması” imzaladı. Bunu göre, Fransa ekonomik yönden  Türkiye’de  “en ziyade kayrılan devlet” olacak, bütün Osmanlı limanları Fransa’nın serbest ticaretine açılacak, imtiyaz yalnızca Fransız gemileri ile sınırlı kalacaktı.  Öyle ki, Osmanlı ile  ticaret yapmak isteyen İngiliz tüccarlarının  ticaret gemileri, kendilerine Fransız bayrağı çekmek suretiyle Osmanlı limanlarına sınırlı olarak girebiliyorlardı. Fransızlar, antlaşma maddesine bir de ticaret gemilerine Karadeniz’e geçme maddesi koydurmak istedilerse de başarı olamadılar. Bu hakka ancak,  1806’da  sahip olacaklardır.   (Kemal Baltalı,  1936 -1956 Yılları Arasında  Boğazlar Meselesi,  Yeni Desen Matbaası, Ankara,1959, s. 25)

    Görülüyor ki, Osmanlı Devletinin Boğazlar üzerindeki  hakimiyet tam olup, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasına  kadar  yabancı devletlerin ne harp ne de  ticaret gemilerine    Boğazlardan  Karadeniz’e  çıkış iznini  hiçbir devletin etkisi ve baskısı altında kalmadan  tamamen  kendi serbest iradesiyle  vermemişti.

         Osmanlı Devleti,  1768 – 1774 Türk- Rus Harbinden ağır bir yenilgiye uğrayınca,  büyük bir zafer kazanmış  Rusya’nın bastırmasıyla, adı geçen antlaşmaya konulan bir madde ile tarihinde ilk defa bu zaferi ile bir Karadeniz  devleti  haline gelen Rusya’nın bütün ticaret gemilerine  açmak zorunda kalmış,  adı geçen devletin bu şartına, antlaşmayla taahhüdü gereği   bir daha geri alınmamak  üzere  Osmanlı Devleti yıkılana kadar buna sadık kalmıştı. Harp gemilerinin geçmesi yine yasaktı.

      Osmanlı Devleti,  bir Alman Kızı ve Prensesi  Çar (Çariçe) II. Katerina’nın yönetimindeki ( Rusya’yı, sanki  dünyada "büyük güç” yapanlar Almanlar oldu)  Rusya  karşısında büyük yenilgisi  sebebiyle Küçük Kaynarca Antlaşmasına Boğazlardan ticaret gemileri geçirmek imtiyazı  yanında, belki de bundan daha da tehlikeli bir imtiyaz, Osmanlı Devleti’nin Ortodoks Hristiyan tebaası üzerinde Ortodoks Rusya’ya  “himaye hakkı” nı vermesi de  Osmanlı’yı tarihinde  ilk defa “Dünyanın  birinci süper gücü” olmaktan çıkardı. Birinciliği gittikçe yükselen İngiltere aldı. Osmanlı Devleti  tam 321 yıl (1453 – 1944) dünyanın birinci  süper gücü olmuştu. 1774’de bunu İngiltere’ye kaptırınca kendisi “ikincilik” e düştü. Çarlık Rusyası,  Alman kızının dirayetli yönetiminde  “üçüncü” oldu. İngiltere de 171 yıl (1774 – 1945) süreyle dünyanın birinci süper gücü olarak tarihe geçti. Bu rolünü, 1945’de “İkiz Kardeşi” denilen (Anglo –Sakson Bileşkesi) Amerika Birleşik Devletlerine(ABD) “kendi isteği” ile verdi. Günümüz itibariyle Amerika  96 yıldır (1945 – 2021) dünyanın birinci süper gücüdür. Ama, artık adı geçen devlet “çatırdamak” a başlamış olup, günümüz 2021 yılı itibariyle, Uzay’dan bakıldığında Yerküremizin süper gücünün hangi devlet olacağı mücadeleleri alabildiğine devam etmekte, bunun giderek Çin mi,  Rusya’mı, yoksa oluşmakta olan Avrupa Birleşik Devletleri mi, daha da ileri  gidersek “yükseliş trendine girdi” denilen Türkiye mi olacak? Bunun tezahürlerini önümüzdeki yıllarda hep birlikte göreceğiz. Gönül ister ki, 1774’de kaybettiğimiz  süper güç oluşumuzu,  yeniden Türkiyemiz kazansın.  Bunun için de içte (içte durum, “algı operasyonlu”  kısır çekişmeler ve tepişmelerle çok kötüdür)  ve dışta kendimizi çok iyi tahkim etmemiz gerekiyor.

       Osmanlı Devletinin Rusya’ya Boğazlardan ticaret gemilerini geçirme izni vermesi,  ona yönelik  “kötü emsal” oldu. Bu emsalden hareketle Avusturya, İngiltere ve Fransa da Boğazlardan ticaret gemilerine  geçiş izninin  kendilerine de  verilmesi için Osmanlı Devletini sıkıştırmaya başladılar.  Bu hak, Rusya’dan sonra  ikinci olarak 1783’de Avusturya’ya verildi. Buna sebep, Osmanlı, Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla   Rusya’ya  kaptırmakta  olduğu  Kırım’ı geri almak için harbe hazırlanıyor, Rusya’nın dostu olan Avusturya’yı ondan koparmak için  ticaret gemilerinin geçişini bir “imtiyaz” olarak ona da veriyordu. (Cemal Tukin,  , Osmanlı İmparatorluğu Devrinde Boğazlar Meselesi, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yayınları,   İstanbul, 1947, s. 14)

       İngiltere’ye ise, Boğazlardan ticaret gemilerini geçirme hakkını ilk defa  5 Ocak 1799 Türk –İngiliz Savunma İttifakı Antlaşmasıyla  elde etmişti. Bu antlaşmaya sebep, Fransız   İmparatoru I. Napolyon’un Osmanlı toprağı Mısır’ı işgali sonucu, onu buradan çıkarmaya  Osmanlı’nın tek başına gücü yetmeyeceğinden.  İngiltere ile  birlikte çıkarmak için yapılıyor, ticaret serbestisi antlaşma metnine şöyle giriyordu: “İngiltere hükümetine  bir dostluk cemilesi olmak üzere İngiliz ticaret gemilerine  Boğazlardan  geçme ve Karadeniz’de  seyrüsefer ve  ticaret yapma müsaadesi verilecek.”(Süleyman Kani İrtem,  Boğazlar Meselesi, Akşam Matbaası,  İstanbul, 1936, s, 23)

        Osmanlı Devletinin  1453’den beri Boğazları bir yabancı devletin harp gemilerine  ilk defa açması ise,   23 Aralık  1798 Osmanlı –Rusya İttifak Antlaşmasıyla  olmuştu. Buna sebep, yine I. Napolyon’un Mısır’ı işgali idi. Osmanlı, onu buradan çıkarmaya gücü yeterli olmadığı için İngiltere ile birlikte Rusya’yı da  yanına alarak Fransa’yı Mısır’dan  uzaklaştırmak  istiyordu.    Hatta bu ittifaka  Avusturya da katılınca “Dörtlü Askeri İttifak” doğmuş, bu ittifak gereği Rusya’ya  ilk defa Boğazlardan bu sefer de (ticaret gemileri, 1774’den beri zaten geçiyordu)  8 yıl müddetle harp gemilerini  geçirme izni ve imtiyazı  alıyordu.  Onun dışında hiçbir devletin harp gemisi geçemeyecekti.  (Nihat Erim, Osmanlı İmparatorluğu Antlaşmaları, C.I, A.Ü. Hukuk Fakültesi Yayınları, Ankara, 1959, s.  197 – 200)

     “Dörtlü İttifak Donanması”,  1801’de  Fransız ordusunu  Mısır’dan çıkarınca  ittifak ortadan kalktı ve Rusya’ya Boğazlardan harp gemilerini geçirmeme yasağına  yeniden dönüldü.  

       Mısır’dan çıkarılan I. Napolyon, bu sefer de eski düşmanı Rusya ile dost   olmuş ve hatta  Osmanlı Devletine  birlikte saldırmak için onunla bir ittifak antlaşması bile  yapmıştı. Bu antlaşma yapılmadan önce, I. Napolyon ve Rus Çarı I. Aleksandr  1807 yazında Erfurt ve Tilsit’te  Osmanlı İmparatorluğunu aralarında paylaşmak için bir araya gelmişlerdi. Zirve görüşmelerinde,  Osmanlı’nın Avrupa ve Asya topraklarını aralarında fazla bir güçlük yaşanmadan paylaşmışlar, sıra İstanbul ve Boğazların paylaşımına gelince büyük güçlükler yaşanmış, iki imparator da buraların mutlaka kendi paylarına verilmesinde ısrar  etmişlerdi.  Bu cümleden olarak 7 Temmuz 1807’de Tilsit’te  I. Napolyon, Çar’ ın isteklerine itiraz ederken  İstanbul’un önemini kendileri açısından şöyle dili getirmişti: “İstanbul, İstanbul  asla! O  kurulacak bir Dünya  İmparatorluğunun başşehri olacak şehirdir” (Vernon J. Puryear, Napoleon and the Dardanelle, The University of California, California, 1951, s.190 – 191). Daha başka söyledikleri: “İstanbul’u hiç kimseye bırakmam. Ona hakim olmak dünyaya hakim olmaktır.” (Rene Piton,  Karadeniz ve Boğazlar Meselesi,  Çev. H. Huri, İbrahim Hilmi Kitabevi, İstanbul, 1325, s. 19). Ve devamla: “Avrupa’da Türklerin görüntüsüne  daha fazla süre tahammül etmek imkansızdır.  Siz (Çar) onları,  Asya içinde bile  kovma hürriyetine sahipsiniz. Yalnız, ben İstanbul’un bir Avrupalı büyük devletin  eline düşmesine asla tahammül edemem.”( G.F.Abboot, Turkey, Greece and the Great Powers, Row E.C., London, 1962, s. 45).

      I.Napolyon, Çar I. Aleksandr’ın yüzüne karşı biraz da sertçe bunları söylemişti ama, Çar da ona karşı “İki İnatçı Keçi Hikayesi” misali sert cevap vermekten çekinmemiş,   şunları söylemişti: “İstanbul ve Çanakkale Boğazları benim imparatorluğumun da anahtarlarıdır (I. Napolyon’un  Çar’a söyledikleri  arasında ‘Boğazlar, harp limanımız Toulon’un anahtarlarıdır’ da vardı). Bu iki boğazdan asla vazgeçmem. Ayasofya’nın kubbesine Hilal’i indirip Haç’ı biz dikeceğiz”. (Puryear, s. 281)

     İmparator ve Çar, İstanbul’dan niçin bir türlü vazgeçmek istemiyorlardı? Dile getirdikleri üzere bu şehir, kurulabilecek bir “Dünya  İmparatorluğu” na başkentlik yapabilecek Dünya’da  tek şehirdi. Zaman ve mekan açısından  jeopolitik ve  jeostratejik durumu buna çok uygundu. Çünkü,  üç kıtanın düğümlendiği bir şehirdi. Üsküdar’ı Asya,  Pera’sı (Beyoğlu) ve Aksaray’ı Avrupa, güneyindeki  Marmara’nın suları Afrika mesabesinde idi.

      Görülüyor ki, biz millet olarak İstanbul’a sahip olmakla çok şanslı bir  milletizdir. Onunla ne kadar çok öğünsek ve onu ne kadar çok “canhıraş” savunsak yeridir. Sultan I. Abdülhamid de zaten İstanbul ve Boğazların  Anadolu yarımadası hinterlantı  ile birlikte bizim ve dünya tarihindeki  büyük önemini belirtmek için 1902’deki muhtıralarında yer aldığı üzere  şunlardan bahsetmişti: “Maalesef atalarımız  çadırlarını  Avrupa sırtlanlarının geçit alanına kurmuşlardır; bu yüzden bize rahat ve huzur yüzü görmek yoktur. Bize de hiç olmazsa 10 senelik bir zaman tanınsa Japonların o kadar övülen kalkınmalarını biz de yakalayabilirdik.” ( Sultan Abdülhamit, Siyasi Hatıralarım, Hareket Yayınları, İstanbul, 1974, s. 99)

     İmparator I.Napolyon ve Çar I. Aleksandr, Boğazlar ve İstanbul’u  anlaşamadıkları için hariç tutup, diğer Osmanlı topraklarının paylaşılması hususunda  anlaştıkları ve bunu antlaşmaya  da dahil ettikleri halde “gizli” kaydı  ile “Tilsit Antlaşması” nı  7 Temmuz 1807’de aralarında imzaladılar.

      Aradan bir müddet geçtikten sonra, “gizli” kaydı açığa çıkıp antlaşma deşifre edilince, kendilerini hedef aldığı için başta Osmanlı Devleti  olmak üzere İngiltere küplere bindiler. Büyük tepki ve kızgınlık gösterdiler.  Bunun sonucu, adı geçen antlaşmayı akim bırakmak için aralarında     5 Ocak 1809’da “Askeri İttifak Antlaşması” nı imzaladılar.   (Charles  Swallow,  The Sıck  Man of  Europe  Ottoman  Empire to  Turkish  Republic 1878 – 1923, Ernest Ben Ltd.,   London, 1973, . s 19) Buna göre, Fransa Osmanlı Devletine saldırırsa İngiltere ona harp filosuyla yardım edecek, bu filo gerektiğinde (Rusya Osmanlı’ya saldırırsa)  Karadeniz’e bile girecekti.  Böylece, Osmanlı Devleti, kendisinin harp halinde bulunması sebebiyle  ikinci olarak müttefiki İngiltere’ye Boğazlardan harp gemilerini geçirmeyi taahhüt ediyordu.

       İşte bu  1809  Türk- İngiliz Antlaşması,  Boğazların statüsünde  yeni bir “dönüm” veya “kırılma noktası” oluyordu.  Adı geçen antlaşma ile  Türkiye,  Boğazların  bütün  devletlerin harp gemilerine kapatılmasını  devletler içinde yalnızca İngiltere’ye  taahhüt ediyordu.  “Şimdiye kadar sırf kendi iradesiyle , hiçbir kimseye danışmaksızın  hareket eden İstanbul,  Boğazların  harp gemilerine kapalılık ilkesini  İngiltere’ye taahhüt etmekle, Boğazlar Meselesini sırf bir  Osmanlı meselesi  olmaktan çıkararak kendi  isteğiyle   beynelmilel (uluslararası ) bir mesele şekline dönüştürmüştür… Böylece, Boğazlar tarihinin sırf bir Osmanlı meselesi şeklinde olan birinci safhası 1809 Antlaşmasıyla  son bulmuş oluyordu.” (Babıali Hariciye Nezareti, Boğazlar Meselesi, Matbaa-i Ȃmire, İstanbul, 1334, s.13)

1841 Londra Boğazlar Antlaşması Giden Yol

5 Ocak 1809  -13 Temmuz 1841

            Osmanlı Devletinin Boğazlar üzerindeki kendi iradesinin kullanılmasına yönelik tam hakimiyet hakkı ve tekeli (küçük bir sapma,1809’da İngiltere’ye yapılan taahhüt hariç tutulursa)  tam 378 yıl (1453 – 1841) yıl sürdü.  Londra  Antlaşmanın imzalandığı günlerde  Osmanlı, tarihinin en buhranlı ve zayıf  günlerini yaşaması sebebiyle,  üzerine yapılacak en ufak uluslararası bir baskıyı bile kaldıramayacak, istenilenlere boyun eğecek  duruma düşmüştü. 1826’da  Osmanlı geleneksel  Ordusu Yeniçeri Ocağı darmadağın edilerek Osmanlı tarihinde ilk defa ordusuz kalmış, bundan istifadeyle   Rusya’nın Türkiye’ye saldırması sonucu  1828 – 29 Türk Harbi yaşanmış,  Osmanlı ağır bir yenilgiye uğramış ve bu zayıflıklarını,  1833 – 1840 zaman diliminde Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın isyan ederek  ordusuyla Kütahya’ya kadar  gelmesi iyice takviye etmişti. Bütün bu olup biten yıkımlar karşısında   Sultan II.  Mahmut büyük bir bunalıma girmiş, yakınlarında bunanlara “denize düşen yılana sarılır” sözünü sarf ile “Tarihi ve ebedi düşmanı” denilen Rusya’dan yardım istemek  zorunda kalmıştı: (MacDermott, A History of  Bulgaria 1393 – 1885,  Fredericha Praeger Publisher, New York, 1967, s. 114). Rus filosu da zaten 2 Şubat 1833’de  İstanbul’a gelmek için İstanbul boğazı girişine gelmiş, Sultan’dan giriş için emir bekliyordu. Emir çıkınca,   35 yıllık  (1798 – 1833) bir aradan sonra Boğazların Rusya’ nın harp gemilerine  yeniden açılması sonucu,  Rus filosu 5 Şubat 1833’de Boğazdan gelerek  Hünkar İskelesine demir atmıştı. (Kâmil Paşa,  Tarih –i Siyasi Devlet –i  Aliyye’i Osmaniyye,  C. 3, Matbaa-i Ahmet İhsan, İstanbul, 1325, s. 139)

      Rus Filosunun Boğaza gelip buraya yerleşmesini,  Avrupa Devletleri “Osmanlı Devleti  Rusya’nın hakimiyetine girdi” şeklinde değerlendirdiler (Akdes Nimet Kurat, Türkiye ve Rusya, Ankara Üniversitesi DTCF Yayınları , Ankara, 1970, s. 63). Bu sırada, İngiltere ile Fransa’nın  dünyaya yayılma ve sömürgecilik mücadelelerinde , Rusya  artık bunların iyice rakibi haline geldiği için Rus Filosunun  Boğaza gelmesini  hazmedemediler.  Osmanlı Devletine müşterek bir nota vererek,  Rus filosunun İstanbul’u  derhal terk etmesini ve Osmanlı’nın başını  ağrıtmaya devam eden Mısır Meselesine uluslararası bir çözüm bulacaklarını dile getirdiler.

     İngiliz-Fransız ikilisinin bu tepkisine  Avusturya  ve Prusya (Almanya) da dahil oldukları halde, Rusya bunlarla savaşı göze alamayarak  1 Temmuz 1833’de filosunu Boğazdan çekti.  Yalnız, Boğazdan çekilmeden  önce  8 Temmuz 1833’de adına “Hünkar  İskelesi Antlaşması” denilen Osmanlı ile 8 yıllık  “gizli” kaydı taşıyan bir antlaşma imzalamıştı.  Bunu göre, Osmanlı’ya bir yabancı devlet saldırırsa Rusya ona  askeri yardımda bulunacak,  Babıali ise,  Boğazlar Rusya ile harp eden bütün devletlerin harp gemilerine  kapatılacak, buralar yalnızca Rus harp gemilerine  açık olacaktı.  (Erim, s, 297 – 299)

      İngiltere ve Fransa,  gizli antlaşmayı bir yolunu bulup öğrenince, Osmanlı Devleti ve  Rusya’ya olan kızgınlıklarını daha da  artırdılar.  İngiltere’nin tepkisi daha sert oldu. Osmanlı’yı,  “ikili” olarak yapılan 1809 Türk – İngiliz Boğazlar Antlaşmasını ihlal etmekle suçladı. (Philips  I. Mosley,  Russian Diplomacy and the  Opening of sthe  Eastern  Question in 1838 and 1839,  Harvard University Press, Cambridge, 1934, s. 13) Osmanlı Devleti, İngiltere’nin bu sert çıkışı karşısında geri adım atarak, Boğazların yönetiminde  “Kadim Usül” e dönüldüğünü  ilan etti. Rus Filosu da zaten gitmişti (Ahmet Lütfi, Tarih –i  Lütfi, C . 4    Matbaa-i  Ȃmire, İstanbul, 1257, s. 53).

        Dünyanın süper gücü İngiltere, kendisi aleyhine olup bitenlerin sürüncemede kalmamasını isiyor, biran evvel çözüme kavuşması için sabırsızlanıyordu.  Bunun için, Mısır Ordusunu  Anadolu ve Suriye’den çıkarmak için “Askeri İttifak” görüşmelerini hızlandırdı ve  buna Fransa, Mısır Valisini   desteklediği  için yan çizince ittifak  İngiltere, Osmanlı Devleti  ve Avusturya arasında yapıldı.  Müttefik donanma  Mısır ordusunu buraya dönmesi için 14 Ağustos 1840’da  Beyrut limanına gelip  asker çıkarmaya başladı. Müttefik kuvvetlerle savaşı göze alamayan Mısır ordusu,  2 Kasım 1840’da Mısır’a savaşmadan dönmek zorunda kaldı.

                                       13 Temmuz 1841 Londra Boğazlar  Antlaşması

          Mısır ordusu etkisiz hale getirilince, sıra barış antlaşmasının yapılmasına gelmişti. Londra’da yapılacak antlaşmaya başta Osmanlı Devleti olmak üzere, İngiltere, Fransa, Avusturya, Prusya ve Rusya katıldı. Antlaşma masasında konuşulup karara bağlanacak konu, sürüncemede olmaya devam eden “Boğazlar meseli” olacaktı. Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa, Büyük Devletlerin Mısır valiliği ile yetinmesi isteğini kabul etmiş ve üstelik de ona “gönül alma imtiyazı” olarak, artık  bundan böyle Mısır Valiliğinin “ırsilik” e dönüştürülerek,  M. Ali Paşa’nın oğullarına  verilmesi geleneği de kabul edilmişti. Bu haliyle Mısır’a bir çeşit özerklik veriliyordu.

       Masada Boğazlar Meselesine süper güç olarak İngiltere damgasını vurdu. İngiliz Başbakanı Lord Palmertson, “Türkiye Boğazlarda bizim bekçimiz olmalıdır” diyerek, yapılacak antlaşmaya verilecek statüyü çoktan belirlemişti. Bu “bekçilik” görevi, işin esasına bakılırsa, İngiltere’nin sömürgecilikte rakibi Rusya’ya karşı yapılacak, Boğazlar Rusya’nın harp gemilerine kapatılmakla, onun “askeri bir kuvvet” olarak “Sıçak Deniz” Akdeniz’e inmesi önlenerek, İngiltere böylece, “en kârlı sömürgesi” denilen Hindistan’ı garanti altına almış olacaktı.  Palmerston, İngiltere’nin bu hassasiyeti ve emelini  şöyle dile getirmişti: “Hindistan Yolunun emniyeti için Akdeniz’in kontrolü mutlaka  İngiltere’nin elinde bulunmalıdır. Özellikle Doğu Akdeniz’in kontrolü ‘Avrupa’nın kilidi’ olacaktır” diyordu.  (G.D. Clayton, Britain  and the Eastern Question:  Missalaghi to  Gallipoli,     University of London Press Ltd., London, 1971, s. 67)

      13 Temmuz 1841’de imzalanan Boğazlar Antlaşmasının esası, Boğazların yönetiminde Osmanlı Devletinin “Kadim Usulü” ne geri dönülmesi olmuştu. Yani, Boğazlar sulh zamanlarında bütün devletlerin  ticaret gemilerinin geçişine serbest, harp gemilerine kapalı olacaktı. Yalnız, Türkiye harbe  girerse , müttefiki  olduğu devletlerin harp gemilerine Boğazları açabilecekti.  Rusya, Boğazların sulh zamanlarında da bütün devletlerin harp gemilerine açılmasını istemiş, bu isteği kabul edilmemiş, bunun sonucu antlaşmayı “kerhen” (istemeyerek) imzalamış, “ileride bir yolunu bulur bunu düzeltirim” düşüncesiyle yaşamaya başlamıştı. Bu sebepten de “Londra Antlaşmasında tek kaybeden devlet Rusya oldu” yorumları yapıldı.

       1841 Londra Boğazlar Antlaşmasıyla  Türk Boğazları artık “Dünya Kuvvet Dengesi” nin kilit noktası haline gelmişti. Antlaşmada yapılacak en ufak bir ihlal, adı geçen dengeyi alt üst edebilirdi. Kendisine  ‘en kârlı statüler’ i  getireceği düşüncesiyle bu denge Rusya  tarafından devamlı bozulmaya çalışıldı. Adı geçen antlaşmayı aleyhine gören ve o günkü şartlarda  ‘ehven –i şer’ kabilinden imzalayan Çar I. Nikola, imzalanmasını müteakip hemen harekete geçerek Rusya lehine olabilecek statüleri  aramaya başladı. Rusya 1841’den  1914’e kadar hep bu arayışın içinde bulundu. Büyük Devletler hiçbir zaman Rusya’ya fırsat vermediler. 1814 Londra Antlaşması, I. Dünya Harbi’ne kadar Avrupa uluslararası  hukuku dahilinde  önemli bir antlaşma olarak kaldı. (M.S. Anderson, The Great Powers and the Near East  1774 – 1923, Edvar Arnold, London, 1970, s. 51)

     1841 Boğazlar Antlaşması,  1809 Türkiye – İngiltere Antlaşmasının  teyidinden başka bir şey değildi. Farklı olarak İngiltere,  1809’deki “ikili garanti” yi yeni antlaşma ile  “uluslararası garanti” ye  dönüştürmüştü. “Rusya gelecekte herhangi bir zamanda  İstanbul ve Boğazlara tek başına  sahip olmaya kalkışırsa, antlaşmaya taraf  diğer dört devletin nefretini üzerine çekecek ve bu kolektif emniyet başlı başına  İngiltere’nin işine yarayacaktı.” (Clayton, s. 84)

       Tarihte en büyük Türkiye –Rusya Harplerinden birisi de 1853 -1856  Osmanlı –Rus Harbi oldu. Kıta Avrupa’sının büyük devletleri Osmanlı devletinin Rusya’nın hakimiyetine  girmesini önlemek için buna Osmanlı devleti de dahil olduğu  halde aralarında bugünkü NATO yapılanmasına benzer bir “Mini NATO İttifakı” kurarak, Rusya karşı  neredeyse bütün Avrupa devletlerinin  katılımıyla “Kırım Harbi Askeri İttifakı” yapıldı. Bu anlamda  Kırım Harbine, I. Dünya Harbi öncesi “Mini Dünya Harbi” de denilir.               Bu harpte Rusya,  Boğazlardan serbestçe geçirilen  müttefik donanmasıyla,  “harp limanı”  Sivastopol’ un  alınmak suretiyle mağlup edildi.

        Sultan II. Abdülhamid dönemine (30 Ağustos 1876 – 27 Nisan 1909)  gelindiğinde,  Çar II. Aleksandr, Sultan’la olan “özel dostluk” undan  faydalanarak  Boğazların statüsünü lehine değiştirmek istediyse de başarılı olamadı. II.  Abdülhamid, üstelik de yeni tabyalar  yaptırarak  Boğazları iyice tahkim etti. Rusya bunlara da karşı çıktı. Bunları, durdurmazsa  Sultan’ı, ödemesi dondurulan 93 Harbi’nin tazminatını ödemekle tehdit  etti.

  1. Dünya Harbi Yıllarında İstanbul, Marmara ve Boğazların Rusya’ya Verilmesi
  2. Dünya Harbi yıllarının arifesine gelindiğinde ise, Rusya’nın, Boğazların statüsünü değiştirmek için daha aktif olarak harekete geçtiği görüldü. Bu sırada  Rusya, Boğazlar meselelerini  adı geçen savaşın atmosferinden faydalanarak lehine çevirmeye  çalıştı.  Bunun esası,  gizli belgelerinde yer aldığı üzere,  “Madem ki Alman tehlikesine karşı İngiltere ve Fransa ile müttefik olacağız. Bunun bir bedeli, karşılığı olmalıdır” deniliyor, o bedel de  yine gizli belgelerde  şöyle dile getiriliyordu: “İstanbul şehri ile Boğaziçinin , Marmara denizinin  ve Çanakkale Boğazının batı sahilleri  ve keza  ‘Midye –Enez’  hattına kadar güney Trakya , daha başlangıçta  Rusya İmparatorluğunun sınırlarına dahil edilmelidir” paylaşım planları yapılıyordu. (A. A. Adamof, Sovyet Devlet Arşivi  Gizli Belgelerinde Anadolu’nun  Taksimi Planı,  Belge Yayınları, İstanbul, 1972, s. 189)

     Büyük Alman tehlikesine karşı ve üstelik de Harp sonunda Osmanlı İmparatorluğunun  tamamen tasfiyesi  planlandığı için İngiltere ve Fransa, bu harpte Rusya’nın mutlak surette yanlarında bulunmasını istiyorlar, onun bütün ittifak şartları tekliflerine “evet” demek zorunda kalıyorlardı.  Özellikle İngiltere, Rusya ile olan ittifakına  daha büyük bir önem veriyor, bu uğurda Rusya’yı  tatmin için ona verdiği cevapta “(Rusya), İmparatorluk Hükümetinden (İngiltere’den)  en büyük anlayış ve yardımı görecektir” vaadi ve teminatında bunuyordu. (Adamof, s. 190) Bunun sonucu, daha I. Dünya Harbinin başlarında   üç İtilaf Devleti İngiltere, Fransa ve Rusya arasında 18 Mart 1915’de  İstanbul Antlaşması yapılarak Rusya’nın yukarıda   bahsettiğimiz sınırlar dahilinde Boğazlar ve Marmara hinterlandı   Rusya’ya bırakılmıştı. (Paul C. Helmreıch,  Sevr Entrikaları, Çev. S. Erol,  Sabah Kitapları, İstanbul,  1996, s. 3) Aynı Antlaşma,    Mayıs  1916’da  İmzalanan  Sykes –Picot Antlaşmasıyla da teyit edilmiş, üstelik de Rusya’ya yeni bir “ek kazanç” olarak  Doğu Anadolu’dan altı vilayetimiz ona verilmişti.

      Ekim 1917’de Rusya’da  yapılan “Komünist İhtilali”, Rusya’nın Boğazlar ve altı vilayetimize yerleşmesini  akim bıraktı. Çünkü, Çarlık Rejimi  ve İmparatorluğu  tasfiye  edilmiş, yerine “Komünist Rejim ve İmparatorluk” gelmiş, bu yeni  rejim harpten erkenden çekilmiş, böylece ülkemiz büyük bir beladan kurtulmuştu.

Montrö ve Londra Anlaşmalarının Kısa Karşılaştırılması

       Türk İstiklal Harbinin kazanılmasından  sonra 24 Temmuz 1923’de imzalanan  Lozan Antlaşması ise, Boğazlar ve Marmara denizi hinterlantını  “Milletlerarası  “ bir yönetimin idaresine  verdi. Yani, bir nevi, Boğazlara  I. Dünya Harbiden sonra Rusya yerleşeceği yerde bunlar yerleştiler. Cumhuriyet Hükümeti, Boğazların egemenliğinde olmayan bu statüsünü değiştirmek için fırsatlar aramaya başladı. Nihayetinde bu  fırsatı ona, II. Dünya Harbinin yaklaşması verdi. 20 Temmuz 1936’da Boğazların yeniden yapılandırılmasını ihtiva eden  Montreux (Montrö) Boğazlar Antlaşması  adı gecen şehirde uluslararası  bir konferansta imzalandı. Buna,   zamanın büyük devletleri ile  Karadeniz’le  sınırı olan bütün devletler katıldılar.

     1936 Montrö Boğazlar Antlaşmasının  1841 Londra Boğazlar Antlaşmasından önemli bir farkı, bütün devletlerin harp gemilerine sulh zamanında da Boğazlardan geçiş hakkının verilmesi oldu. Yalnız,  Karadeniz’le sınırı olmayan devletlere  bu geçiş  hakkı, gemi   tonajı ve zaman süresi olarak “kısıtlı” olarak  verilecekti. Antlaşmanın bu haliyle, “en kârlı çıkan” denilen devleti  Rusya olmuş, yüzyıllardır beklediği umutlarına kavuşmuştu.   Bu hak istisna tutulursa, Montrö ve  Londra Boğazlar   Antlaşmaları, diğer bir kısım nüans farkları yanında  birbirilerinin aynısı idiler.  Türkiye,  Londra Antlaşmasıyla nasıl haklarına yeniden sahip olmuşsa,   Montrö Antlaşmasıyla  da aynı  haklara sahip oluyordu. Yalnız, bunların “uluslararası  garantiler, yaptırımlar ve gözetmeler”  sebepleriyle  Türkiye’nin bir kısım haklarını  kısıtlasa da, olup bitenler yine de onun lehine olarak değerlendirilmiştir. Haliyle bunlar olacaktı. Çünkü, yüzyıllardan beri Türk Boğazları “Küresel veya Uluslararası  Dengeler” in önemli bir unsuru olarak varlığını korumaya devam ediyordu.  Türkiye,  belki, bölgesinde ve dünyada Osmanlının ilk dönemlerindeki   gibi dünyanın  süper gücü haline gelebilirse, bazı bir kısım haklarını geri alabilir yorumları da yapılır.   İşin esasına bakılırsa, 1841’den 1936’ya fazla değişen bir şey olmamıştı.

        Not: Konumuzla ilgili olarak daha geniş bilgileri şu dört kitabımızdan elde edebilirsiniz: Türkiye’nin Canı Boğazlar, İngiliz Tuzağı 1783 - 1923,  Tarihte Türk –Rus Mücadelesi, Tarihte Türkler  ve Fransızlar.

Yorumlar